Yedi paşadan darbe şarkısı siparişi

12 Eylül darbesi her an müziğiyle de çığırarak çığır açıyor. Bir kere Kenan Evren assolist, 7/24 darbe sahnesinde… Sanatla, müzikle de uğraşmaması imkânsız. O her konuda or(dinaryus)general… Vikipedi’yi açın bakın “Türk asker, devlet adamı ve ressam” diyor mesela. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna yerleşince ekranlarda “İncecikten bir kar yağar” diye türkü, “Bekledim de gelmedin” diye şarkı şey ediyor. “Parası oldukça dans zevkini gidermek için ‘konsomasyonlu bar’lara gittiğini” bile keyifle anlatıyor.

Bizim kuşağın müzikal teçhizat tarihinde radyolardaki “darbe müzikleri”nin yeri ayrı. Geçen hafta yazdığım “Uygun adım marşla darbe tarihi”nden devamla…  O tarihi idrak edebilmek için -övünmek gibi olmasın- müzikolojinin, “radyoloji”nin o dalında da ihtisasın, stajın olmalı.

Çoğunu net hatırlıyorum, olmadı belleğimdeki izini sürüyorum ama 12 Mart 1971 darbesinin bu mevzuda bildik marşlar, türküler, repertuar dışında kendine has bir külliyatı hafızamda da, internet dünyasında da pek yok. Müzikal açıdan biraz zayıf bir darbe.

Belki o süreçte muhtıracıların ihtiyacı da, zamanı da olmuyor. 68 kuşağının her türden, milletten “devrim şarkıları”nın, “karşı müzik”in listeleri sarstığı bir ortamda, asıl dertleri üretmekten çok yasaklamak, yok etmeye çalışmak. Zira saçını uzatan gitarla, kestiren sazla silahlanıyor.

Darbe orkestrasına, radyo programlarına uyarlanacak, onun bağrından doğacak şarkıların, marşların dillerdeki karşı müziğin “top list”iyle yarışması da zor. Belki o yüzden de 12 Mart sürecinde eldeki marşlarla, türkülerle yetiniyorlar. Ne de olsa “Yine de şahlanıyor aman…” dedin mi, gerisini getirecek malzeme ibadullah.

Darbenin soldan mı sağdan mı geleceği yönündeki “tereddüt”ler de repertuar seçimini ötelemiş olabilir. O ünlü marşımızdaki gibi  “Salla bayrağı düşman üstüne” durumlarda bayrağın soldan sağa mı, sağdan sola mı sallanacağı -ezelden belli de olsa- münazara konusu.

Evren’den şarkılar, türküler

Lâkin 12 Eylül darbesi farklı. Her an müziğiyle de çığırarak çığır açıyor. Bir kere Kenan Evren assolist, 7/24 darbe sahnesinde… Sanatla, müzikle de uğraşmaması, o mevzularda da fikirizma yuvarlamaması, kendi hayatından örneklerle ispatladığı teorilerini paylaşmaması imkânsız. O her konuda or(dinaryus)general… Vikipedi’yi açın bakın “Türk asker, devlet adamı ve ressam” diyor mesela.

Darbe sathında müzik geçen hafta da değindiğim gibi zaten önemli. Üstelik 1980’lerde artık sadece radyodan değil televizyondan yayınlanan müzikal darbe programları da hayatın parçası. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna yerleşince Evren bile ekranlarda “İncecikten bir kar yağar” diye türkü, “Bekledim de gelmedin” diye şarkı şey ediyor.

“V for Vendetta” filminin o fiyakalı “Dans edemediğim devrim, devrim değildir” repliği, müzikal yönüyle darbeler için de muteber. Marş, aranjmanla marşa dönüştürülmüş şarkı, kahramanlık türküsü olmadan darbe de tat vermiyor. Dans kısmını pek araştırmadım ama İsrail Başbakanı’nın eşi Miriam Eskhol ile 1966’da twist yapan Idi Amin dahil dikta-dans görüntüleri var zihnimde. “Zihni sinir”inin tabldotunu her mevzuda servis eden Kenan Evren’in “dans felsefesi”ne dair özdeyişleri ise ibretlik.

Vermiş parasını dans etmiş

Meğer (Bak sen şu işe!) Evren de vermiş parasını, dans etmiş vaktiyle: “Param oldukça dans zevkimi gidermek için barlara giderdim. Dans etmeyi sever ve iyi de dans ederdim. Ancak bardaki konsomatris kızlara acırdım. Hoşlansın hoşlanmasın, yorgun olsun olmasın, önüne gelenle dans etmeye veya içki içmeye mecburdular.” (¹)

Onun gençliğini gözümde canlandıramasam da… Hani “Gençliktir, gençliktendir” filan deyip uzatmayacağım belki ama Evren  herkesin ayıplayacağını bile bile, kendimi feda ederek cüret edeceğim bu yüce müsamahama bile izin vermiyor. Zira davranışlarını, tutumunu, dansa bir cümlelik yaklaşımıyla ortaya serilen “dünya” görüşünü, alışkanlıkla, “normalen” açıklıyor, cümle âleme savunuyor:

“Gençlikte elde edilen alışkanlıklar, hayatın sonuna kadar devam eder. Bugün bende ve arkadaşlarımda birçok alışkanlıklar peydah olmuştur. Bu gençliğimizde bize aşılan­dı. Mesela ben hiçbir zaman mendilimi sol cebimden başka yere koymamışımdır. Bildim bileli oradadır. Para cüzdanı bir yerdedir, kalem bir yerdedir, yer değiştirmemiştir. Ne­den? Bu bir alışkanlıktır.” Psikolojik tahlilini uzmanına bırakıp, bir cümleyle sosyolojik analizini yaparsam… Evren de işte böyle alışkanlıklarıyla peydah olmuştur, alışkanlıklarına bağlı ülkenin başına.

“Adamın aklında başka şey var”

Dans zevkini gidermek için gittiği “bar”lardaki, tahayyülündeki, aklındaki dans kavramı da muharip. Evren’in evrenine göre insan yani erkekler öyle işlere, fingirdemeye mahsus “bar”larda tabii ki ve elbette dans edebilir. Hizmet sektöründe o dal da para ayıracağın, gidermen gereken bir ihtiyaç.

Ama bir öyle mütenâsip, milli “dans” var, bir de darbeyi yaptığı zaman verdiği örnekteki gibi “bir çeşit ahlak anarşisi”ne yol açabilecek dans var. O başka, öbürküsü başka… Dans bu ülkede aklında “başka bir şey” olmadan yapılacak bir şey değil zaten:

“Bu öğretim üyeleri özerklik diye bir şey tutturmuşlar, Ankara-İstanbul’dan kımıldamamak için kullanıyorlar. Neymiş efendim, taşrada üniversite olmazmış. Sensin taşralı! Çünkü üniversite öğrenimi demek yalnız kitap okumak demek değilmiş; kızlı-erkekli gidip dans edilemeyen yerde üniversite kurulamazmış. Adamın aklında başka şey var.” (Okkalı bir makale beliriyor zihnimde: Bir adamın aklındaki başka şeyle, diğer adamın aklındaki başka şeyin savaş dansı…)

Darbenin davulu uzaktan hoş

Neyse… O uzatıyor ama ben daha fazla uzatmayayım. 12 Eylül askeri darbesi de radyodaki müzikleri bir anda değiştiriyor. Darbenin davulu (savaşa giden mehter davuluna kaba davul, kös davul deniyormuş) o müziklerle de hoş geliyor uzaktan.

Davudî, bas sesiyle Ruhi Su’nun farklı cenahtan “rakibi” kadrosundaki Hasan Mutlucan her an radyoda… “Yine de şahlanıyor aman /(…) Davullar çalsınlar aman /Aman da ceng-i cengide harbiyi” narasıyla veriyorsa mehteri, darbenin yan dallarından halkla ilişkiler meselesi ana hatlarıyla tamam.

Lâkin yıllar geçtikçe, devran döndükçe “darbenin tescilli sesi” olmaktan, kendi deyişiyle sokakta yürürken önüne geleninin “Karışık bir durum mu var?” diye sormasından bunalıyor. Tempo Dergisi’ne verdiği röportajda da sabahın köründe “Türkiye’nin baykuşu” olma halinden bıktığını anlatıyor: “Türkiye’ye biraz demokrasi gelse çok iyi olur. Sayın Demirel’i belli aralıklarla uyandırmaktan, kendi sesimle kendimi uyandırmaktan bıktım artık.”

Yasaklanamayan muzır şarkı

Sanatçılar, onların radyoda, televizyonda yayınlanan şarkıları da o “marş marş”lardan alıyor nasibini fazlasıyla. O ciltler dolusu külliyatı, daha önce de verdiğim tek bir örnekle geçeceğim: 12 Mart 1971 darbesinin ardından Şenay’ın “Hayat Bayram Olsa” şarkısı bile komünizm propagandası ve “bir grubun marşı” sayılıyor. TRT’nin yasaklı şarkılar listesine ilk üçten giriyor hemen.

12 Eylül’ün generalleri ise onca tecrübelerine, birikimlerine karşı Şenay’ın 1980’de çıkan albümündeki şarkı sözlerinde suç unsuru bulamıyor: “Honki ponki toni nok /Çalona bimbo bori rok /Muşi muşi hubobo kozi zok /Çiki çiki şayne tiki tak tok.” Oysa biraz dikkat etseler, sabredip gerisini dinleseler, satır araları efkâr-ı muzırrayla dolu o şarkının.

Başta “Demedim, demedim, bir şey demedim /Hiçbir anlamı yok bu sözlerin” diye nağme, takiye yapsa da, daha sonra itiraf ediyor, halkı fesat güftesiyle ayaklanmaya teşvik ediyor: “Tutamam çenemi of, söylenirim /Kulağı vardır şşşt her yerin /Haydi gel beraber söyleyelim.”

O yıllardaki Evrenlerinin sınırlarını düşünerek cuntacıların da hakkını yemek istemiyorum aslında. Ellerindeki imkânlar, araştırma, inceleme ve her koşulda şıp diye “delil” bulma buluşturma teknikleri, bir düğmeyle devreye sokulan algı mekanizmaları, kanalları bugünkü kadar gelişmemiş tabii.

Evren’in elini öpen “rock”çılar

12 Eylül 1980 darbesinin repertuarı geniş. Sadece marşlar, Mutlucan’ın kahramanlık türküleri değil Türk Hafif Müziği, hatta “fantâzî” esintili Türk Sanat Müziği de ekleniyor darbe repertuarına. Toplumun her kesimini kapsayan bir müzik yelpazesi… Rock bile eksik değil.

Lafın gelişi “Anadolu Rock”çı ama askeri darbelere gönülden ayarını “Aman tertip can tertip” diye yapan Ersen ve Dadaşlar mesela. Cumhurbaşkanı Evren’in masasında, koltuğunun, kanatlarının altında “Vatan bizim, ülke bizim” eserini rock tarihinin, felsefesinin kemiklerini sızlatarak söylüyor.

O eserinin derin sözlerindeki gibi biliyor çünkü: “Vatan aşkı ile çalışan kafa /Muhakkak erişir öndeki safa”. Şarkı bitince de sırayla öyle âlemlerde sempatetik diktatörün elini öpüyorlar hep beraber. Ersen Evren’in elini öpüp başına koyuyor, Evren de yanağını okşuyor onun. Ersen dayanamayıp alkışlar eşliğinde bir daha öpüyor elini… Onlar elini yukarıda değindiğim o şahsına mahsus “alışkanlık”larıyla tereddütsüz, keyifle, huşûyla uzatan Evren’in “Ömrün uzun olsun evladım” dediği nadir gençlerden. (O anın videosu, https://www.turkiyerocktarihi.com/d/815/ersen-ve-dadaslar,-kenan-evren-ve-turgut-ozal- arşivlik ibret vesikası esasında.)

Hemen ardından da “Aman aman can polis Haydar” methiyesi geliyor. İşin trajikomik yanı Ersen’in “Haydar”ının milli argoda özel -cop gibi- bir “sopa”nın mahlası olması… Giriniz internete hemen alabilirsiniz. Hem de üzerinde gönlünüze uygun vecizeler yazanlarını: “Alırım aklını”,”Oğlum bak git”, “Kas gevşetici”, “Haydar sıkıysa kaytar”. Şimşir ağacından olanı da var, “ultra hafif”i de…

Marş verilmez alınır bazen

Ayten Alpman’ın Kıbrıs Harekâtı’nda bize gereken gazı veren “-Bir başkadır benim- Memleketim” 12 Eylül’ün de gözdesi. Radyonun, TV’nin darbe lansman parçası… Darbe çeşitleri “bir başka” olsa da nihayetinde hepsi memleketim. Havasından mıdır, suyundan mıdır… Ulusça bir tuhaf, bir hoş oluyoruz, tüylerimiz milletçe diken diken her dinlediğimizde.

Lâkin onun “bizim şarkımız” değil bir aranjman olduğunu öğrenince tadımız kaçıyoruz biraz. Hele bir kısım birileri, önce Mireille Mathieu’nün “L’aveugle” etiketiyle sunulan o aranjmanın kökenine hıyanetle indiğinde iyice canımız sıkılıyor. Meğer o ulusal pop-marşımız, aslında Hahamlı filan geleneksel Yahudi Halk Şarkısı “Rabbi Elimelekh”miş. Gerçi kim bilecek, hatta inanacak gürül gürül söylerken. Hem marş verilmez, alınır bazen.

Alpman’ın komünist arkadaşı

O günlerden bir süre sonra televizyonda kanalları gezerken Ayten Alpman’a rastlıyorum.  Şaşırıyorum bir an. Çünkü darbede radyolarda, TV’lerde Mutlucan’ın türküleriyle dönüşümlü yayınlanan “Memleketim”in solisti “Arkadaş”ı söylüyor.

Hani Melike Demirağ’ın Yılmaz Güney ile birlikte oynadığı, el ele dolaşıp kitapçıdaki “komünist kitaplar”a, Kapital’e filan baktığı, göz göze “komünist şiirler” söylediği Arkadaş filminin müziğini… Alpman “Arkadaş”ı albümüne de almış o dönemde. Belki bir repertuar devrimi… Belki yıllar önceki bir hesabı usulca kapatmak, düzeltmek.

Belki de ilk nedeni bir röportajındaki sözlerinde gizli: “İsveç’te ustalarından caz eğitimi gördüm. Caza bu kadar meraklıyken tüm kariyerimin ‘Memleketim’e indirgeniyor, beni görenin aklına o şarkı geliyor. Artık sıkıldım. O kadar şişiyorum ki söylerken.” Öyle ya da böyle sanattaki, şarkı(cı)daki, türkü(cü)deki “kodlar” zamanla aşılıyor. Şarkı, türkü, şiirle “sağ”a ya da “sol”a kurulan barikatların bir kısmı kendiliğinden kalkıyor bazen.

Türk bayrağından solist sahnede

Savaşın, darbenin fon müziği olan “Memleketim” hoş da, “havasını, suyunu, taşını, toprağını” “Lay lay lay” nakaratıyla geçiştiriyor, 12 Eylül’ün darbe repertuarını tek başına dolduramıyor. Belki cunta da şişmiş biraz o şarkıdan.

Daha yerli, daha uygun adım, daha net, daha mesajlı şarkı marşları da gerekli. Hemen sipariş ediyorlar. “Türkiyem (Türkiyem, Türkiyem, Cennetim)”, sadece müziği, güftesiyle değil icracısının kisvesiyle de darbelerin, onun “rap rap” müziğinin unutulmaz eseri. “Memleketim”in gerisini getiriyor.

O darbenin güzide sanatçılarından Müşerref (Tezcan) Akay’ın şapka dâhil komple bayraktan abiyesiyle sabah akşam biteviye söylediği şarkı marşı tüm meseleyi girişinde özetliyor: “Kahraman ırkıma sızmış ihanet /Bütün yüreklerde acı ve nefret /Düşmanlarım mert değil hepsi de namert /Türk’e Türk’ten başka yoktur dost nimet. ” Tezcan’ın Türk Bayrağı Kanunu’ndaki “Elbise olarak giyilemez” yasağını Evren’in özel izniyle aştığı söyleniyor.

Fantâzî şarkı marşı 12 Eylül’ün markası

Artık o “fantâzî marş” herkesin dilinde. Bu sosyo-patolojik meseleyi, ulusal takıntıyı oturup uzun uzun konuştuğumuzu bile net hatırlıyorum. İnsanların bir anda “istemsiz çalışan kas türleri” arasına katılan diline, mırıltısına takılıyor anında. Mezarlıktan geçerken ıslık çalasın gelse; “Türkiyem, Türkiyem, cennetim”…

TRT o şarkı marşının klibini de yapıyor, tarihindeki ilk video kliplerden… Sinema filmi de çekiliyor. Ne kadar kovsan, kovalasan da radyolardaki, televizyonlardaki, sokaktaki 7/24 o tekrar ezberi, rap rap makamdan melodisi boş bulunduğunda seni kıstırıyor. Gündelik Türk düşünürü Evren’in sözleriyle “İnsana aşılanan, peydah olan alışkanlıklar işte” desem, yazımdaki tüm emeğim heba olacak.

12 Eylül’ün tescilli markalarından “Türkiyem”, aslında darbenin ruhunu hissetmek için Temel Eserler’den… Magazin gazetecisi Şebnem Özcan’ın Bugün’de Müşerref Tezcan’la yaptığı ve Eylül 2010’da birçok haber sitesinde de yayınlanan röportaj da bir başvuru kaynağı. Her kelimesiyle, cümlesiyle, cümlelerin kuruluş biçimiyle, safdilliği, “içten”liğiyle 12 Eylül’ün veciz toplumsal manzarası.

Önce Manço’yu düşünmüşler

Darbeci generaller Tezcan’ı Ankara’ya çağırıp “Türkiyem”i sipariş ediyorlar. Şöyle anlatıyor o süreci: “Türkiyem adlı bir şarkının yapılmasına karar veriliyor. Yedi paşa karar veriyor. (Ben beşini sayabildim…) İlk etapta seçilen sanatçı rahmetli Barış Manço oluyor. Bakın bütün bunları ilk defa size anlatıyorum. Ama diyorlar ki, ‘Bunu genç ve düzgün yaşantısı olan bir hanım sanatçımızın yapması lazım’.

Ve ben Ankara’ya çağrıldım çocuklarımın babasıyla birlikte. Çok kıymetli bir paşamızla görüştük, ‘Müşerref Hanım beste yapabiliyor musunuz?’ dedi. ‘Evet ama amatörce’ dedim. ‘Türkiyem’ adlı bir şarkı istiyoruz sizden’ dedi. ‘New York New York’ diye bir şarkı var ama Türkiye’nin bir şarkısı yok. Bunu yapabilir misiniz’ diye rica etti. (Muhtemelen paşanın darbe gözlüğüyle Türkiye koca bir şehir zaten.)

Çok motive oldum arabada yazdım

Ben çok milliyetçi bir çocuktum zaten. Çok duygulandım. ‘Paşam beste yapmak enteresan bir şeydir ama bu duyguyla bir haftada mı olur, on günde mi olur bilemem’ dedim. ‘Bize bir haftada lazım’ dedi. Çok motive olmuştum. Oradan ayrıldık, biz Ankara’dan Bolu’ya gelene kadar şarkı bitmişti. Arabada yazdım, müziğini de yaptım.” Paşalardan aldığı motivasyonla, brüt üç saatte şarkı tamam, İstanbul’a kadar sabretse unutulmaz bir senfoni çıkacak belki.  

Tezcan anlatırken, “Türkiyem bir darbe şarkısı mıdır?” sorusu üzerine de şunları söylüyor: “Ben bu şarkının darbe şarkısı olup olmadığını anlayacak yaşta değildim ki? 21 yaşındaydım (Bu arada tüm kaynaklara göre 1952 doğumlu,1980’de 28 yaşında). Kim vatanı için şarkı söylemek istemez, hangi sanatçı ‘Olmaz’ der size soruyorum?”

Cezaevlerindeki işkence şarkısı

Ardından “Cezaevlerindekilere işkence olarak (7/24) Türkiyem şarkısı dinletilmiş?” sorusu geliyor: “Ben buna çok üzülüyorum. Bakın üzülüyorum. Benim şarkım işkence için yapılmış bir şarkı değil. Vatanım ve dışarıdaki yabancı güçlerin Türkiye’ye ettikleri zulümle ilgili düşünülerek yapılmış bir şarkıdır. Ha bana deselerdi, ‘Böyle bir işkence şarkısı yap!’ Ben bunu yapar mıydım, tabii ki yapmazdım. Zaten benim şarkımın içinde işkenceyle ilgili bir söz yok ki? Bütün partiler bu şarkıyı sahiplendi. Önce Doğru Yol sahiplendi, sonra MHP, sonra CHP, bu ne demektir, o zaman bu şarkı Türkiye’nin şarkısıdır.” (Dikkatinizi çekerim, “Bu ne demektir, o zaman bu şu demektir” Evren’in ispatlarının, cümlelerinin ana inşa malzemesi.)

Tezcan’ın şarkısı bir zaman sonra Kartal Festivali’nde sıkıntı yaratıyor: “Kartal Festivali’nde sahneye çıkacağım. Hapishanede işkence edilmiş insanlar, Kartal Festivali’ni protesto ediyorlar ve Belediye Başkanı’nın odasını basıyorlar. ‘Müşerref Akay gelirse onu sahnede vuracağız’ diyorlar. Ondan sonra Belediye Başkanı bana telefon açıyor, ‘ İsterseniz vazgeçebilirsiniz’ diyor. Ben de ona dedim ki, ‘Diyelim ki vazgeçtim, bu arkadaşlar ne diyecek, ‘Aa bak biz herkesi korkutabiliyoruz’. Eğer benim kaderim bu şarkıyla ilgili o sahnede ölmekse ölürüm.

Evren’e mektupla Bülent Ersoy ihbarı

Ben böyle konuşunca belediye başkanı hapiste işkence görmüş yedi arkadaşla görüşmemi sağladı. O arkadaşlarla görüştük. Hepsi bana kötü kötü bakıyordu. ‘Size bir tek şey soracağım. Herkes hüviyetlerini çıkarsın’ dedim. Durdular, ‘Eğer hüviyetinizde TC yazmıyorsa siz savaşınızda haklısınız. Eğer yazıyorsa bu vatanın ekmeğini yiyorsunuz, bu bayrağın altında yaşıyorsunuz. Bu şarkıyı sahiplenin’ dedim. ‘Bize 24 saat bu şarkıyla işkence yaptılar’ dediler. ‘Ama ben hapishane müdürü değilim. Ben bir sanatçıyım. Ben bu şarkıyı dışarıdaki güçler için yazdım’ dedim. Sonra Emniyet Müdürlüğü 180 tane polisle sahneyi korudu. Tomsonların altında o şarkıyı söyledim.”

Röportajdan son bir anekdot, “Siz Kenan Evren’e bir mektup yazmışsınız. O mektupta Bülent Ersoy’un ‘Transeksüel’ olduğunu, gençlere kötü örnek olduğunu belirtmiş ve sahneye çıkmasının yasaklanmasını istemişsiniz. O mektuptan sonra Bülent Hanım’a sahne yasağı konulmuş. Bülent Ersoy’a sahne yasağını siz mi koydurdunuz?” sorusuyla ortaya çıkıyor: Evet o Bülent Ersoy için yapıldı. Ben o mektubu yazmadım. Bunu çocuklarımın babası yaptı”.

 Aslolan “Kervan yolda düzülür” marşı

Neyse, “radyo ve darbeler” meselesini gereğinden fazla uzattım sanki. Muhtemelen o darbeleri yapanlar bile başlangıçta bu kadar detaya girmemiş, bir noktadan sonra “Kervan yolda düzülür” marşıyla harekete geçmiştir.

Bunu Kenan Evren’in birbirinden spontane, memleketin otantik kıraathanelerinden doğaçlama, birazcığını “yazdığı” altı ciltlik  “Kenan Evren’in Anıları”na sığdırdığı hayatından, o engin tecrübeden akıl fikirlediği nutuklarından da seziyor, biliyoruz. 

Yazı dizimin bu bölümünü bitirirken, darbelere, zulme, felaketlere, hatta hastalıklara karşı yapılan, misal Tarkan’ın hepimizi bunaltan, milyonları hasta eden “Korona virüs”e karşı söylediği “Geççek, gitçek”i gibi şarkılar, türküler de var tabii. Onlar da bazen ilaç gibi gelebiliyor insana, atladığımı sanmayın. Lâkin onlar radyolarda pek çalınmadığı için daha çok “müzikte teçhizatlar tarihi”ne odaklanmaya çalıştığım dizime almıyorum.

İnsanoğlunun neşesine, mutluluğuna, öyle günlerine, kutlamalarına eşlik eden müziğin yasla, yas günleriyle de irtibatı kuvvetli, enteresan. Bu ilişki ülkelere göre farklı, yer yer tuhaf seyredebiliyor. Dünyanın bir yakasında insanlar “Ölüler Günü”nde vur patlasın, çal oynasın şarkılar söyler, danslar ederken, diğer yakasında yas günlerinde koyu bir sessizlik, radyolarında bile müziğin karanlığı, yasa uygun ağır havası var. Ona da gelecek pazar değinmeye alışacağım. 

 (¹) Kenan Evren’in Anıları, “Topçu Okulu günleri”, Cilt 1, 1990.