Bir siyasî basiret ve dirayet sorunu

Şimdiden belli. Sosyal seleksiyon gerçekleşti bile. Yıllar geçecek. Etyen Mahçupyan’la Karar TV’de yapılan bütün o röportajdan, bir tek o meşhur ve meşum cümle, “yeniden Erdoğan’a oy verebilirim” cümlesi hatırlanacak.

[19 Ekim 2022] Bunun da özü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı (olanca icraatı, eylemi ve söylemiyle) tekrar olağanlaştırmak, meşrulaştırmak, oy verilebilir kılmak. Makul bir tercih gibi göstermek (belki 2011 dolaylarına kadar olduğu gibi). Buna ters düşen son altı yılı ise silmek âdetâ. Yaşanmamış, zahirî veya önemsiz saymak.

Oysa toplumun önemli bir kesimi, büyük ölçüde o son altı yıl yüzünden, “asla Erdoğan’a oy vermem” ya da hattâ “Erdoğan’ın karşısında kim olursa olsun ona oy veririm” noktasına gelmiş. Mahçupyan işte bu havaya, bu tepkiye, bu ambiyansa kontra gidiyor, kör kör parmağım gözüne. Hayır diyor, şöyle şöyle olursa ben oy verebilirim pekâlâ. Görünüşte şartlı, ama Mahçupyan’ın ileri sürdüğü şartların hiç önemi yok. Geriye sadece, Erdoğan’ın adaylığının normalleştirilmesi, alternatiflerden biri diye rasyonel ölçüler içinde düşünülebilmesi kalıyor.

Herkes de bunu böyle anladı ve anlıyor zaten. O yüzden hükümet medyası üzerine atladı bu cümlenin ve bütün röportajın. Alkışladılar. İşte, dediler, bu en seçkin muhalif aydın da gördü gerçeği. Muhalefetten hiçbir iş çıkmayacağını. Buna karşılık Erdoğan’ın er geç kazanacağını. Öyle konuşuyor ki, küskünlerin aklını karıştırıyor. Onlara tekrar AK Parti yolunu gösteriyor. Muhalefetin ise moralini bozuyor.

Bunların içinde çok haksız ve herhalde Etyen Mahçupyan’a çok ağır gelecek değerlendirmeler de var kuşkusuz. Bunun hesaplı bir demarş olduğu; şimdiden çıkarını kolladığı ve cumhurbaşkanına tekrar yanaşmaya baktığı gibi. Ama bu tür iftiraları bir yana bırakırsak, Mahçupyan’ın konuşmasının bütünsel etkisi, kamusal etkisi, (ister kastedilmiş ister kastedilmemiş olsun) nihaî ve çarpıcı mesajı konusunda, iktidar yorumcularına katılmamayı maalesef imkânsız buluyorum.

Diyeceksiniz ki, “yeniden Erdoğan’a oy verebilirim” cümleciği, Mahçupyan’ın söylediklerinin çok ama çok küçük bir parçası. Öncesinde, uzun uzadıya muhalifliğini ve muhalefete oy vereceğini anlatıyor. Ardından sıra, muhalefetin adayının neden Kılıçdaroğlu olması gerektiğine geliyor. İşte bu bağlamda, lâfı Kılıçdaroğlu’nun olası alternatiflerinden biri diye Mansur Yavaş’a getiriyor. Mahçupyan reddediyor bu fikri. Mansur Yavaş aday olur ve kazanırsa, devlette ve toplumda pek bir şeyin değişmeyeceğini savunuyor. Onun için, diyor, iş Erdoğan ile Mansur Yavaş arasında bir tercih yapmaya gelirse, ben pekâlâ gidip gene Erdoğan’a oy verebilirim. Gerekçesi de ilginç: Putin’e karşı Erdoğan’ın çok daha sağlam duracağını savunuyor. Bu yetiyor Mahçupyan’a, öyle bir durumda Erdoğan’a oy vereceğini söylemek için. Öte yandan, görünüşte bunu, Mansur Yavaş’ın ne kadar kötü bir aday olacağının altını çizmek ve muhalefetin adayının mutlaka Kılıçdaroğlu olması gerektiğini savunmak için yapıyor.

İyi, güzel de… (1) Bunu getirip muhayyel bir Erdoğan – Yavaş karşılaştırması üzerinden kurgulamanın ve buradan, ben o zaman Erdoğan’a oy verebilirim noktasına sıçramanın âlemi var mı? Bu şart mı, Mansur Yavaş’ı eleştirmek, velev kötülemek için? Bunun yolu, Erdoğan’ın görece olumlanması mı? İllâ gerekli mi, işi “gene Erdoğan’a oy verebilirim” noktasına vardırmak? “Belki verilebilir” de demiyor (başkaları adına); “ben verebilirim” diye, muhalif aydın kimliği ve repütasyonunun bütün ağırlığını koyuyor ortaya. Bu konjonktürde, muhalefete karşı bu kadar negatif olmanın ne anlamı var? Bu negatifliği bir de üstelik Erdoğan hakkında bu kadar hayırhahlığa dönüştürmek, hangi ihtiyacı karşılıyor?

(2) Temelde, önümüzdeki Haziran 2023 seçimlerinin önemi nedir Türkiye açısından? Herhangi bir cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimi midir, yoksa bir kader ânı mıdır, bundan böyle nasıl bir ülke ve toplum olacağımızı belirleyecek? Oy verebilirim/veremem meselesi, çok büyük ölçüde bu tesbite bağlı olmuyor mu?

(3) Erdoğan ile Yavaş arasındaki fark, dış politikadan ve icabında Putin’e ne kadar sert çıkabileceklerinden mi ibaret? Başka hiçbir fark yok mu aralarında — demokrasi, özgürlükler, hukuk devleti vb açısından? Bunlar sadece tek başlarına birer birey değil; aynı zamanda partileri, ittifakları, çerçeveleri var. Biri devlet başkanı; diğeri ana muhalefet partisinden belediye başkanı. Biri Cumhur İttifakı’nın lideri ve adayı; diğeri olursa (olsaydı) Millet İttifakı’nın adayı olur (olacaktı). Öyle bir muhalefet ki, ister CHP’siyle, ister DEVA’sıyla, bizim yerimiz demokratik ülkelerin yanıdır diyor açık açık. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ise hiç ama hiç böyle bir ses çıkmıyor, uluslararası planda.

(4) Etyen Mahçupyan için hiç mi önemi yok bu farklı ve zıt aidiyetlerin? En basiti, Mansur Yavaş seçilse (bunun Meclisin bileşimindeki karşılığıyla birlikte), şimdiki Türk usulü güçlendirilmiş başkanlık sistemi duracak mı yerli yerinde? Toplum hangisiyle biraz olsun nefes alabilir, böyle bir “son iki aday” durumunda? Kürt sorununda, Mansur Yavaş sürdürür mü kayyum uygulamalarını? Haydi ondan da geçtim; sırf siyaset dilinin kamuoyu, kutuplaşma ve dolayısıyla demokrasinin olabilirliği üzerinde başlı başına muazzam bir etkisi olduğu açık. Var mı, Mansur Yavaş’ın konuşma tarzında, örneğin “dillerini kopartırız”ın veya “sürtük”ün veya “kader” söyleminin veya “PKK’nın 5-10-15 çocuğu var”ın herhangi bir karşılığı?

(5) Etyen Mahçupyan’ın nihaî karar noktası diye önümüze getirdiği bu farazî Putin görüşmesinde, Mansur Yavaş Putin’e sert çıkamaz, ama Kılıçdaroğlu çıkabilir demek (ki bunu da söylüyor), ne kadar gerçekçi? Çok daha önemlisi, asıl Erdoğan’ın (en azından Mansur Yavaş’a kıyasla) Putin’e karşı çok daha sağlam duracağı imâsının kendisi, ne kadar gerçekçi? Olgulara bakalım; Cumhurbaşkanı Erdoğan şimdi kadar defalarca buluşup görüştüğü Putin’e, herhangi bir konuda ne kadar sert çıktı acaba? Evet, Türkiye hâlâ da resmen Batı ittifakına mensup olduğu halde, Batı’ya (alenen, kamuouyu önünde) bağırıp çağırabiliyor, her fırsatta. Ama Rusya’ya ve Putin’e bağırıp çağırdığını ben hiç görmedim, duymadım. Ukrayna’ya saldırmasını kınadı mı örneğin? Ya da sözde referandumları ve ilhak kararlarını? Dışişleri bunları resmen yaptı, tamam. Ama Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat ve bilfiil yaptı mı, Rusya Devlet Başkanı Putin’in yüzüne karşı? (Ya da Çin’e ve Şi Cinping’e, Müslüman Uygulara yapılanların hesabını sordu mu?) Şimdiye kadar hiç böyle bir şey okumadık, bu ikili görüşmeler veya çeşitli çok-taraflı toplantılardan sonra yapılması mutad açıklamalarda. Türkiye’nin, sorunun müzakerelerle çözülmesinden yana olduğu klişesi tekrarlandı sadece. Bir tek Çin lideri Şi Cinping’in, savaş konusunda kendisine aykırı ve eleştirel şeyler söylediğini kabul etti Putin, şimdiye kadar. Hal böyleyken, Mahçupyan’ın Putin karşısındaki tavrı açısından Erdoğan’ı (Mansur Yavaş’a) tercih edeceğini açıklaması, neye dayanıyor?

(6) Cumhur İttifakı yıllardır bir “dışarıya karşı güçlü lider” imajı, hattâ kültü geliştiriyor Cumhurbaşkanı Erdoğan etrafında. Dış dünyaya karşı sürekli korku ve düşmanlığı körüklüyor. Beka propagandasının merkezine bunu oturtuyor. Biri dizi mevhum tehdide karşı Türkiye’nin bekasını ancak Erdoğan’ın sağlayabileceğini savunuyor. Geçmişte Etyen Mahçupyan, iktidarın estirdiği bu milliyetçilik rüzgârlarına muhalefetin karşı çıkamamasını, alternatif bir dünya ve dış politika vizyonu sunamamasını çok eleştirdi. Haklıydı da. İyi ama şimdi, Putin’e karşı daha sağlam durabileceği için “yeniden Erdoğan’a oy verebileceğini” söylemek, tam da bu beka söyleminin ve “dışarıya karşı biricik güçlü lider” kültünün değirmenine su taşımayı çağrıştırmıyor mu?

Bir zamanlar Hikmet Kıvılcımlı’nın (1902-1971) solun başka kesimlerini eleştirirken kullandığı bir kavram vardı (kendi eleştirilecek yönleri bir yana). Meseleleri “dikine koymak”tan şikâyet ederdi (kendi dilinin anlaşılmazlığı bir yana). Kafamı kurcalamaya devam ediyor, bu meseleleri “dikine koymak” deyimi. Belki de gereksiz ikilemler yaratmayı, “ya biri ya diğeri” metafiziğine kaçmayı, sorunları olumluya değil olumsuza çekmeyi, ya da yanlış pistlere girip çıkamamayı kastediyordu. O dönemin ünlü (ve boş) Millî Demokratik Devrim – Sosyalist Devrim kavgası ve kampları hakkında böyle düşünmüş olması muhtemeldir. Bunlar benim yorumlarım kuşkusuz.

Stephen Jay Gould (1941-2002) çok çok ünlü bir paleontolog, biyolog, bilim tarihçisi ve evrim teorisyeniydi, yıllar boyu Harvard’da. 1997’de New York’ta katıldığım bir konferansta, benzer bir şey söylemişti, Kıvılcımlı’yı çağrıştıran. Postmodernizm etrafında fırtınaların koptuğu yıllardı. Çıkıp tamam, postmodernizm tabii çok problemli ama fazla büyütmeyin demeye getirmiş ve eklemişti: İnsan doğasında illâ dikotomize etmekten (ya biri ya diğeri tarzı ikilemler kurmaktan) çok hoşlanan bir taraf var. Kapılmayın, bu 1/0 ikilemleri yaratma furyasına.

Şimdi her ikisini de Etyen Mahçupyan’ı düşünürken tekrar hatırladım. Mahçupyan’a nedense çok uyuyor, hem “meseleleri dikine koymak” deyimi, hem bu dikotomizasyona yatkınlık teşhisi. Gerçekten de Mahçupyan uzun  süredir yapıyor bunu. Parlak (ama yalnız, tek başına, başkalarıyla birlikte düşünüp tartışmaya, ortak çalışmaya yatkın olmayan) bir entellektüel. Çok zeki (ama soğuk ve insana uzak bir zekası var). Esaslı gözlemler yapıyor ve zaman zaman çok önemsediğim fikirler geliştiriyor, özellikle Türkiye hakkında. Örneğin 7 Eylül 2022’de Serbestiyet’te yayınlanan Sahici ve kalıcı vasatlığın eşiğinde yazısı, en azından ilk iki üç bölümüyle, fevkalâde düşündürücü. Bazı kritik cümlelerini hatırlatmak istiyorum: (a) “Türkiye gerçekte ‘ideolojisiz’ kaldı. Ne Kemalizmin, ne İslamcılığın, ne de Türk milliyetçiliğinin bu toplumu ve ülkeyi yönetebilme niteliği bulunmuyor. Her üçü de fazlasıyla sığ ve bugünün gerekleri karşısında yetersiz ideolojiler.” Devamında:  (b) “[İ]nsanlar (özellikle gençler ve genç çekirdek aileler) ne ideolojik, ne kimliksel, ne de ahlaki bir çıpaya, gerektiğinde baş vuracakları bir referansa sahip değil gözüküyor. Bunun sosyal tezahürlerini, sağlık personelinin yurt dışına kaçma isteğinden Erasmus öğrencilerinin geri dönmemesine, aileleri parçalayan akçalı skandallardan kurumların bir bütün olarak yozlaşmasına kadar bir dizi olayda izliyoruz.” Hemen ardından: (c) “Söz konusu toplumsal fetretin iki yönü var: Ekonomik ve gündelik hayata dair meselelerde bireysel kaçış stratejilerinin üretilmesi; ve kişinin (ailenin) kendisini toplumun geri kalanıyla ilişkilendirdiği, huzur ve güvenliğin öne çıktığı meselelerde cemaatsal/kimliksel tutunma ihtiyacının belirleyici olması.” Buradan hareketle, (d) tek tek siyasî partilerin konum ve kısıtlarının masaya yatırılması. Esaslı eleştiriler: AKP’nin ve CHP’nin limitleri; çeşitli konularda nerelere gidip gidemeyecekleri. Sıkışmışlıkları. Keza Gelecek Partisi ile DEVA’nın, muhafazakârlığa ve/ya merkez sağa yeni bir tanım ve misyon kazandıramamış olması.

Bunların hepsine katılabilirim. Ama sonrasında, çok tuhaf bir şey yapıyor Etyen Mahçupyan: toplumun çıpası olabilecek yeni bir programın, platformun, velev ideolojinin neleri kapsayabileceği konusunda olumlu fikirler geliştirmek yerine (ki bu kapasitesi rahatlıkla var), ya da meselâ muhalefet partilerini buna yönelik düşünce platformları kurmaya özendirmek yerine… işi kestirmeden, buna çözüm bulamazlarsa gene yenilirler ve AKP kazanır noktasına getiriveriyor. Şöyle olursa da muhalefet kaybeder, böyle olursa da muhalefet kaybeder… Neredeyse muhalefeti pataklamaktan, horlamaktan, aşağılamaktan zevk alıyor diyeceğim. Bir tür düşünsel-siyasal mazoşizm gibi. CHP ve diğerleri (kurucularından olduğu kendi Gelecek Partisi dahil) buna çare bulmalı, bu boşluğu görmeli diye, olumlu ve yapıcı biçimde yaklaşmıyor meseleye. İllâ tersten (Kıvılcımlı’nın deyimiyle “dikine”) koyuyor ve kazanamazlar diyor; hattâ ilginç bir şekilde, kazanamamalarının bütün varyantlarını, kaç biçimde kazanamayacaklarını uzun uzadıya sayıp döküyor, meselâ sözünü ettiğim 7 Eylül yazısının (her şey bir yana, bu yüzden gereksiz yere uzayıp giden ve alabildiğine sıkıcılaşan) son bölümünde. 2023 Haziran seçimlerinden ikili iktidar çıkacağını, Meclisin bileşiminin ne olacağını, sonra neden erken seçime gidileceğini, bu sefer sonucun ne olacağını, güya bilimsel bir şekilde öngörmeye kalkıyor. Olacak şey değil. O kadar çok bilinmeyen var ki, bugün ile bundan bir bir buçuk yıl sonrası arasında! Melih Altınok’un “at yarışı oynarcasına” benzetmesinde bir gerçeklik payı var korkarım. Seviyor bu tür spekülatif oyunları. Bulmacanın büyüsüne kaptırıyor kendisini. O öyle olursa bu böyle olur, derken şu da şöyle olursa bu sefer bu böyle olur… diye kurguladıkça, hem gerçeklikten kopup bir tür metaverse’de yaşamaya başlıyor. Hem, şahsen hiçbir çözüm önerisinde bulunmaksızın, kendisini ve okuyucusunu çaresizliğe, karamsarlığa, kaçınılmazlığa, fatalizme hapsediyor.

Siyaset, siyasi mücadele, sırf parlak entellektüel analizlerden ibaret değil. İnsanî bir faaliyet; bütün boyutlarıyla gerçek ve sıcak insanları gerektiriyor. Pratiğin içinde, reel hayatta ölçü, dikkat, dirayet ve basiret diye bir mesele de var. Siyaseti, makine gibi mükemmel düşünen (ama) soğuk mühendislik zekâları yapmıyor. Daha etten kemikten insanlar yapıyor. Psikoloji, ortam, karamsarlık, iyimserlik, direnç, moral, mücadele azmi, hepsi rol oynuyor. Etyen Mahçupyan’da ise bu ikisinin arasına bir uçurum giriyor. Belki aradığı mükemmel bir program ve mükemmel bir muhalefet var. Bunun mümkün olup olmadığı ayrı bir sorun. Ama Etyen Mahçupyan söylemiyor ne istediğini. Olumsuz, yıkıcı tepkiselliğini, negativizmini  yaşıyor. Hayata karşı benimsediği soğuk analitik entellektüalizm, sonuçta kısa düşüyor. Bu talihsiz canlı yayın röportajında olduğu gibi, çok ters yerlere takılıyor.