Birlikte ama farklı

Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (BAYETAV), “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” adını taşıyan kapsamlı bir araştırma yayınladı. Araştırma, bir arada yaşamanın sınırlarına ve imkânlarına odaklanıyor ve kutuplaştığı düşünülen insanların gerçekte ortaklaştıkları değerler ile bir arada yaşama istek ve kapasitelerine dair önemli bulgular ihtiva ediyor.

İzmir merkezli bir vakıf olan Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (BAYETAV), “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” adını taşıyan kapsamlı bir araştırma yayınladı. Ferhat Kentel’in imzasını taşıyan ve BAYETAV’ın ilk çalışması olan bu araştırmanın nicel verileri KONDA Araştırma, nitel verileri ise SAM Araştırma tarafından toplanmış. Araştırma kapsamında 2.132 kişiyle telefon görüşmesi, 62 kişiyle derinlemesine görüşme yapılmış ve 12 de odak grup toplantısı gerçekleştirilmiş.

Araştırma, bir arada yaşamanın sınırlarına ve imkânlarına odaklanıyor. Aslında bu, salt Türkiye’nin değil bütün bir dünyanın sorunu; çünkü hemen her yerde ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslamofobi vb. dinamikler, insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Dolayısıyla hemen herkes, barış ve istikrar içinde birlikte yaşayabilmenin çaresini arıyor.

Türkiye’de de farklı kimlikler arasındaki önyargıları besleyen ve tansiyonu yükselten bir iklim var. Farklı gruplar birbirlerine güven duymuyorlar. Güvensizlik, gerginliklere sebebiyet veriyor; gerginlikler ise zaten var olan güvensizliği katmerli hale getiriyor. Bir sarmala dönüşen bu durumdan, kaçınılmaz olarak, bir kutuplaşma çıkıyor. Kutuplara çekilme ise, bir arada yaşamayı kırılgan kılıyor ve toplumsal barışı tehdit ediyor.

Kentel’in araştırması, bu meyanda, iki gaye güdüyor: Bir yandan toplumdaki kültürel ve siyasal gerilimlerin nedenlerini anlamaya, diğer yandan da bu kutuplaşmayı aşmak ve bir arada yaşamak için toplumun sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkarmaya çalışıyor. Yani salt insanları birbirine mesafeli kılan dinamiklere değil, insanları birbirine yakınlaştıran dinamiklere bakıyor. Araştırma, bu meyanda, kutuplaştığı düşünülen insanların gerçekte ortaklaştıkları değerler ile bir arada yaşama istek ve kapasitelerine dair önemli bulgular ihtiva ediyor.

“Hem farklıyız hem aynıyız”

Araştırmaya göre bireyler; toplumun kültürel, ekonomik, sınıfsal, dini, mezhebi ve etnik farklılıklardan müteşekkil olduğunu kabul ediyorlar. Farlılıkların ayırdındalar. Katılımcıların %87’si “sadece kendimize benzeyen insanlarla bir arada yaşamadığımızın farkına varmamız gerek” diyor. %78’i siyasette farklılıkları normal karşılıyor. %92’si “farklı kesimlerin birbirlerini tanıyıp anlamaları ve ortak noktalarını bulmaları gerektiğini” belirtiyor.

Ancak farklılık, doğal görülse de, bazı bireylerde bir korkuya neden olabiliyor. Farklılığın bir ayrımcılık yaratmasından endişe ediliyor. Kimliğinden ötürü bir ayrımcılığa maruz kalacağından ürkenler, farklılığı silikleştirip “hepimiz aynıyız” limanına demir atıyorlar.

Toplum farklı gruplardan oluşuyor ama bireylerin kendi kimliklerine sahip çıkma iradeleri, grupların kendi içinde çeşitlenmelerini de beraberinde getiriyor. Hiçbir grup homojenlik arz etmiyor. Her bir bireyin farklı özellikleri barındıran bir “kesişim alanı” oluşuyor. Birey tek bir kimliğin içine hapsedilemiyor; kimi evrensel referanslarla geleneksel kimliğini aşmaya, kimi de eğitime, başarıya ve birlikte yaşamaya dair tarihi anlatılara başvurarak daha geniş bir ilişki ağı kurmaya çalışıyor. Böylece grup içi ve gruplar arası geçişkenlik fazlalaşıyor ve bu sayede bireyler “tekil” bir kimlik inşa ediyor.

Hülasa gerek grup ve gerek insan olarak ayrı bir kimliğin sahibi olunduğu bilinci yüksek; bununla birlikte bireyler toplumu bir bütün olarak da görüyorlar. Farklıyız ama aynıyız da. Sorun, toplum içinde kimliği tanınmadığında, kendi farklılığına bir kıymet verilmediğini düşündüğünde veya maruz kaldığı bazı uygulamalar nedeniyle bunu hissettiğinde baş gösteriyor. O vakit, müzakere olanaklarının azaldığı ve bireylerin dışlandığını en çok hissettikleri kimlik grubunun içine çekildikleri görülüyor.

Travmaların güncellenmesi ve güvensizliğin üretilmesi

Kutuplaşmanın varlığı noktasında toplumun bir şüphesi yok. %77, hem ülkemizde hem de dünyada insanların kendi kültürel gruplarının içine kapandıklarını ve birbirlerinden koptuklarını ifade ediyor. Güvensizlik, toplumun uçlara gitmesinin en önemli nedenlerinden biri olarak ağır basıyor. Nitekim araştırma da bunu teyit ediyor. İnsanların büyük bir kısmının iyi ve güvenilir olduğunu düşünenlerin oranı %23; buna mukabil %54’ü insanların büyük kısmını iyi ve güvenilir bulmuyor, %22’si de herhangi bir fikir beyan etmiyor.

Türkiye, sosyal sermayesi düşük bir ülke; insanlar birbirlerine güven duymakta zorlanıyorlar. Temeldeki bu güvensizlik sorunu, siyaset ve medya aktörleri tarafından da kışkırtılıyor. Her bir kesimin yaşadığı travmaların bir neticesi olan karşılıklı güvensizlikler, sürekli olarak yeniden üretiliyor ve gündelik siyasi mücadeleye malzeme ediliyor. Araştırmada, katılımcıların %88’i başkalarına duyduğumuz güvensizliğin tahrik edilmesini kutuplaşmanın nedenlerinden biri olarak görüyor. %81’i basit bir haber ile bizden saydığımız insanlara karşı bile düşmanlaşabildiğimizi vurguluyor. %90’ı da medyada yer alan şiddet ve ayrımcılığın toplumsal hayatı olumsuz etkilediğini düşünüyor.

“Kutsal dava” kavramına atfedilen aşırı anlam, kutuplaşmanın bir diğer tetikleyici faktörü olarak işlev görüyor. İçeriği, sembolü ve taşıyıcısı gruptan gruba değişiklik gösterse de, genel olarak, kutsal davaların bu topraklarda alıcısı çok! “Kutsal davalar insan hayatından değerlidir” önermesini, her 100 kişiden 42’si doğru, 42’si de yanlış buluyor.

Keza sorumluluk üstlenme konusunda da toplumda yeterli bir olgunluğun olduğu görülmüyor. Karşılaşılan sorunların müsebbibi arandığında bireyler, bakışlarını kendilerine çevirmiyor ve hep başkalarını işaret ediyorlar. Kimi zaman siyasetçileri kimi zaman da herhangi bir özelliğinden ötürü ötekileştirdikleri toplumsal bir grubu günah keçisi ilan ediyorlar. Bütün yükü sırtlarına vurdukları ötekilere tahammül etmiyorlar (toplumun %66’sı sorunlara sebep olanlara karşı tahammülü olmadığını söylüyor) ve buna gerekçe olarak da başkalarının da kendilerine tahammül etmemelerini (toplumun %72’si “başkaları da bizi suçluyor ve onla­rın da bize tahammülü yok” diyor) gösteriyorlar.

Güçlü lider

Kimlik mensuplarının kendilerini teminat altında hissettikleri bir toplumsal ortamın bulunmadığı, devlet ve siyasetin de tanınmayı sağlayacak mekanizmaları üretemediği bir vasatta çare güçlü liderde aranıyor. Toplumun %85’inde güçlü lider arzusu var. Güçlü lider arayışının yanlış olduğunu düşünenler %7’de kalıyor. Türkler (%87), Kürtlerden (%80) daha fazla güçlü lidere ihtiyaç duyuyor. İktidar partilerinin seçmenlerinde güçlü lider talebi çok yüksek (MHP’de %99, AK Parti’de %95), muhalefet partilerin seçmenlerinde nispeten daha düşük (İYİ Parti’de %80, CHP’de %76) seyrediyor. Güçlü lidere en az az teveccühü HDP’liler (%69) gösteriyor.

Etnik, dini veya mezhebi kimlik, yaşam tarzı ve parti tercihleri dikkate alındığında bazı farklar görülse de, güçlü lider beklentisinin bütün toplumsal kesimlere sirayet etmesi;
ülkedeki demokrasi açığıyla, sivil toplum yetersizliği, lider kültünün bütün siyasal hareketlerde değerli görülmesiyle, sorumluktan imtina etmenin yaygınlığıyla ve geleneksel ilişki ağlarının kuvvetli olmasıyla açıklanabilir. Ancak güçlü liderin hangi anlamda kullanıldığına da dikkat etmek gerekiyor. Güçlü lider ile, masaya yumruğunu vuran otoriter bir figürden ziyade, adaletle hareket eden, eşit davranan, pragmatist, açıkları kapatan, iş gören ve iş bitiren bir aktör kastediliyor.

Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar 

Araştırmada üzerinde durulması gereken bir veri de, genel doğrular söz konusu olduğunda toplumun müspet bir tablo sergilemesi ama mesele somut sorunlara geldiğinde halkın tavrının keskin bir şekilde değişmesidir. Mesela %94 gibi ezici bir çoğunluğa göre devletin bütün bireylere, gruplara ve kimliklere eşit mesafede durması gerekiyor. Ancak daha güçsüz, dezavantajlı kesimler, etnik ve mezhepsel grupların her alanda ve özellikle ‘bütün vatandaşlara eşit davranması’ istenen devlet tarafından ayrımcılığa uğramasına bir ses çıkartılmıyor. Hatta Suriyeliler, Romanlar, LBGT+’lar ve Kürtler gibi gruplar hedef tahtasına oturtulabiliyor.

“Sosyal adalet sorununun, eşitsizliğin gündelik hayatta somut bir şekilde yaşandığı çevrelerde, en zayıf toplumsal kesimler öfke ve hüsranlarını boşaltacakları ‘günah keçilerini’ her zaman kolaylıkla bulabilirler. Çünkü ‘günah keçileri’ en kolay he­deflerdir, onlara ‘atık’ muamelesi yapılabilir ve onlara yönelik yapılan saldırıların cezasız kalması çok muhtemeldir. Günah keçileri sayesinde zayıf aktörler öfkelerini güvenle boşaltabilecekleri ve buna karşılık kendilerini nispeten daha üstün görebi­lecekleri başka insanları bulabilirler.”

Toplumun dörtte üçü diğer toplumlarla ilişkiyi kesmenin ve birbirimize yettiğimizi düşünmenin yanlış olduğunu, farklı gruplardan insanları anlamaya çalışmak gerektiğini belirtiyor. Fakat konu Suriyeliler başta olmak üzere, göçmenler ya da mültecilere geldiğinde, anlama çabası yerini, düşük veya yüksek dozda tepkiye bırakıyor.

%74 hepimizin göçmen olduğunu, hiçbirimizin başkalarından daha yerli ve yabancı olmadığını söylüyor. Ama Suriyelileri sorduğunuzda, onlarla kesişen bir çevrede yaşayanlar iktisadi menfaatleri zedelendiği için, onlarla hiç karşılaşmayanlar ise siyasi nedenler ve kültürel önyargılardan ötürü Suriyelilere karşı olduklarını belirtiyorlar. Suriyeli karşıtlığı; “Suriyelilerin tembelliği”, “devletten yardım almaları”, “süslenmeleri” ve “çok çocuk yapmaları” gibi argümanlar üzerinden temellendiriliyor.

Hülasa soyutta ve genelde doğruyu bilmek ve doğru yerde durmak, somut ve özel hadiselerde doğru davranmanın bir garantisini oluşturmuyor. Aksine farklı bir kimlikle karşılaştığında, toplum doğrudan sapabiliyor; aynı veya benzer olaylar karşısında farklı kimliklere farklı tepkiler gösterebiliyor.

Geçmişi deşmeyelim!

Türkiye’de toplumun hafızası travmalarla yüklü; insanlar farklı nedenlerden ötürü kendilerini yaralayan olayları hatırlıyorlar; konuşmasalar ya da konuşmayı istemeseler bile travmalar bir şekilde onların dünyasına etkiliyorlar. Travmalar; yakın ve uzak tarihte meydana gelenler, etnik veya mezhebi kimlikten kaynaklanalar, kişisel ve sosyal temelli olanlar gibi farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Fakat sebebi ne olursa olsun travmalar, insanların duygusal sermayelerini tahrip ediyor, onların başkalarıyla ilişki kurmalarını güçleştiriyor.

Toplum bunun farkında; zira katılımcıların %71’i bugünkü huzursuzluğumuzun en önemli nedeninin, geçmişte kalan acılar olduğunu söylüyor. Bununla birlikte aynı katılımcıların %76’sı da, geçmişte herkesin acılar yaşadığını ve bunları tekrar açmanın kimseye faydasının olmadığını belirtiyor. Yani toplumun büyük bir çoğunluğu hem dünden kalan yaralarımızın olduğunu hem de bu yaraların bugünümüzü huzursuz kıldığını kabul ediyor. Ama geçmişin defterini açmak da istemiyor.

“Öyle anlaşılıyor ki, yüzleşmenin önünde bir bariyer var: Suçun kaynağı olarak top dış güçlere atılınca yüzleşme de mümkün olmuyor. Bütün bu travmatik geçmişle ve olaylarla yüzleşmek için ise asgari düzeyde bir empati, yani öğretilmiş olan kutup­laşmaların ötesine geçmek gerekiyor. Bu türden bir empati toplumda ara sıra be­lirginleşse de zihinsel konfor üreten merkezin ya da devletin söylemi dışına çıkma kapasitesi olmayan bireylerin yüzleşmesi de sınırlı kalıyor.”

Sınıfsallık ve eşitlik talebi  

Araştırmada altı en çok çizilen farklılık, gelir dağılımı ve gelir düzeyi üzerinden kendini gösteren ve toplumdaki ekonomik hiyerarşiye işaret eden, ekonomik farklılıktır. Araştırmada “sınıfsal farklılık” kavramı kullanılıyor. İdeolojik angajmanlarından ve siyasi parti tercihlerinden bağımsız olarak toplumun kahir ekseriyeti, ekonomik ve sınıfsal bir farklılığın ve ayrımcılığın yaşandığında hemfikir.

Her 10 kişiden 9’u (%89) “toplumda ekonomik olarak güçlü ama küçük bir gru­bun daha çok kazanması için çoğunluğun zarar gördüğüne” inanıyor. Zengin bir azınlığın rahatı için çoğunluğun zarar gördüğü önermesine katılmayanlar, %5’te kalıyor. Sınıfsal farklılıkları; cinsel, mezhebi, etnik ve yaşa bağlı farklılıklar izliyor.

Peki, tüm bu farklılıklara rağmen birlikte yaşayabilir miyiz? Evet, yaşayabiliriz, adaleti sağlayarak. Adalet, değer yüklü bir kavram; hem farklılıkların tanınmasını hem eşitliği hem de ayrımcılıkların ortadan kaldırılmasını ifade ediyor. Araştırmaya göre katılımcılar, en çok gelir adaletsizliğinin (%82) giderilmesini talep ediyorlar. Ardından cinsel eşitlik (%71), mezhebi eşitlik (%62) ve etnik eşitlik (%62) talebi geliyor.

“Bir arada yaşamanın farklı sesleri”

BAYETAV Araştırması, bize güllük gülistanlık bir toplum manzarası sunmuyor. Travmalardan geçmiş, kırılmış, güveni az, korkuları çok ve kırılgan bir toplum, bu. Ancak bu madalyonun bir yüzü; diğer yüzde ise birbirleriyle konuşma ve ortaklaşma potansiyeli yüksek olan bir toplum görünüyor. Bir kutuplaşma var, ancak bu kutuplaşma mutlak değil; insanlar farklıklarını koruyarak birlikte yaşamak istiyorlar.

Kutuplaşmanın sürekli üretilmesi bu isteği baltalasa da, bu aşılmaz bir durum değil. Devlete, siyasete ve sivil topluma düşen mühim vazifeler var. Zira bireyleri ve grupları birbirinden uzaklaştıran dinamiklerin aşılması veya etkilerinin asgariye indirilmesi, bir yandan bir arada yaşama tecrübelerinin artırılmasını, diğer yandan da siyasi ve sivil aktörlerin ortak konuşma zeminini kuvvetlendirmeye yönelik müdahalelerini gerekli kılar.

Son sözü araştırmaya bırakalım:

“Ve bu araştırmanın en önemli sonuçlardan birinin şu olduğunu düşünüyoruz: Bir arada yaşamanın anlamı bizzat bütün bu konuştuğumuz insanlarda, bu insanların karmaşık birlikteliğinde yatıyor… Birbirlerinden farklı şeyler anlatsalar da ya da her zaman aynı şeyleri anlatmasalar da kendilerini eleştiren Kemalistler ya da dindar­lar, başkalarını anlayan Aleviler, Kürtler ya da Türkler, AK Partililer ya da MHP’liler… Her zaman aynı çözümü dile getirmeseler de en nihayetinde bir arada yaşamın farklı seslerini sergiliyorlar.”