Çanlar bugün şair için çalıyor

Çanların kimin için çalındığını 500 yıl önce duyuran vaiz, şair John Donne’ın dizeleri, aşk, tanrı, ölüm üçgeninde gezinen bir münazara alanı. Şiirleri, “edep”le edebiyat arasında terbiye, ahlak, hicap, haddini bilmekle kurulmaya çalışılan asma köprüleri sarsıyor. Donne “seks” kelimesini “cinsellik” anlamında kullanan ilk İngiliz yazarı. Ve “kadınların yüreğini hoş tutacağı yerde onların aklını karıştıran” bir gafil. Zira ona göre kadınların tek kusuru erkeğine bağlılık.

“Hiç kimse tek başına bir ada değildir. Dün­yanın bir parçasıdır herkes… Herhangi bir insanın ölümü ben­den bir şeyler eksiltir çünkü iç içeyim tüm insanlıkla. Onun için sorup durma çanların kimin için çaldığını: Çanlar senin için ça­lıyor.”

Ernest Hemingway’in ünlü romanının adına, epigrafına aldığı, tiyatroya, sinemaya, hatta deyim, kıssa havasında hayata yerleşen bu dizeler 500 yıllık. 1572’de, 22 Ocak’ta doğan İngiliz vaiz, şair Jone Donne’ın bu dizeleri aslında şiir külliyatı arasında da değil. Hemen hepsi ölümünden sonra yayınlanan vaazlarından birisi.

Hayata, aşka, ölüme dair yüzlerce yıllık bazı dizelerin, hakkı teslim edilen kelâmların derinliğini kaybetmemesi, diri kalması, hâlâ dilden dile yaşaması, hüzünlü, tuhaf bir duygu da veriyor insana. Yaşadığı 10 yılın bile değiştirdiklerini sindirmekte zorlanan insanın, 500 yıl öncesini tahayyül etmesinin ana yolu oralardan bandoyla geçiyor.

Geçen yıl Serbestiyet’te bir yazı dizisiyle değinmeye çalıştığım “Filozofların harika aşk dedikoduları” gibi fikriyle, zikriyle bugüne parmak ısırtacak “Şölen”lerin Antik Yunan’a, M.Ö.’lere uzanması sadece Tarih değil nihayetinde akraba hayatlara, “insan”ın soy ağacına dair hissiyat cümbüşü. Bazen kendinde şiir… O gümbür gümbür çanları bugün de hissetmek işten değil.

Şiirle, vaazla ölüme diklenmek

Vaazlarında, şiirlerinde, hayatında ölüme fazlasıyla, hatta saplantıyla yer veren Donne, girişteki sözleriyle de “Ölüm çanları”ndan, bir ölümü haber veren, hatırlatan, insanları öleni uğurlamaya, duaya çağıran çanlardan bahsediyor.

Çanların tarih öncesine giden kullanımı, kötü ruhları kovalamaya kadar varan farklı işlevleri ürkütücülüğüyle de büyüleyici. Tarih boyunca çanlar sadece birisinin öldüğü bilgisini değil bir savaşın başladığını ya da bittiğini, önemli yahut tekin olmayan olayları, saldırıları,  tehlikeleri, yangınları, selleri, salgınları, felaketleri de haber veriyor. Hemingway’in İspanya iç savaşında geçen romanı da yankısını çan çığlıklarından alıyor. 

Ölüm, savaş Donne’ın hayatında da eksik değil. Ama Antik Roma’dan beri kutsanan, mezarlıkların resepsiyonuna asılan “Ölümü hatırla, her fani ölümü tadacaktır”la kader olan ölüm, şiirinde de, vaazlarında da meydan okuduğu, hatta itiştiği alanlardan. Boşa kostaklanlanma, böbürlenme diyor ölüme, senin yaptığını zehir, afyon da yapar, hem de senden daha iyi, daha güzel… Büyük günahlardan intihar da bir hak ona göre.

Büyük harfle “Aşk”

Londra’da orta halli bir ailenin oğlu olan Donne, üniversiteye küçük yaştan başlıyor. Ox­ford’a gittiğinde 11, Cambidge’a geçtiğinde 14 yaşında. Katolik olduğu ve mezun olmak için öngörülen “Üstünlük (bağlılık) Yemini”ni reddettiği için diploma alamıyor. 17 yaşına geldiğinde tiyatroya, eğlenceye, kadınlara düşkün ama çalışkan bir hukuk öğrencisi. 

İspanya’yla savaş yıllarında 24 yaşında bir asker. O vesileyle önemli devlet adamlarından, kraliçenin gözdesi Sir Thomas Egerton’la tanışması, o yaşlardaki aklıyla, fikriyle onun “sekreter”i olması hayatında bir başka dönüm noktası.

Savaş Donne’ı sadece soylular katında bir kariyerle değil Sir Egerton’ın yeğeni Anne More nezdinde “Aşk”la tanıştırıyor. Büyük harfle yazılan bir aşkla… More ve ona olan Aşk’ı kendi deyimiyle “öyle gerçek ki, onu düşünmek masalları tarih, rüyaları gerçek yapmaya yetiyor”. Heyhat o günlerde (de) bir anayasa maddesi sayılan hükümlere göre dengi dengine değil maalesef.

John Donne-Undone

More’la yakınlığı hem Sir Egerton’ın, hem de kızın şansölye babasının şimşeklerini üzerine çekiyor. Ama ne gam; Donne “Aşk hep başkaları görmesin telaşındaysa, mertebesine erişmemiştir”i dizelemiş hayatına. Kimseye kulak asmadan gizlice evlendikleri ortaya çıkınca tüm hayatı bir anda enkaz.

Nikâhın rahibi, tanıklarıyla birlikte hapse atılıyor, işinden kovuluyor, tüm gelirlerini kaybediyor. Hapis­ten çıkar çıkmaz evliliğinin geçerliliğini kabul ettirmek, babasının evine götürülen eşini geri alabilmek için dava açıyor, zorlu bir süreçle kazanıyor ama hayatı yine kıyamet.

Kaynaklara göre canlı doğan 10’dan fazla çocuğu var, onların üçünü de 10 yaşından önce yitiriyor. Genç ömürlü eşinin aşkı hamilelik, doğum, emzirmeden kalan dar anlarda yaşadığını söylemek mümkün. Geçim derdiyle de koyulaşan 10-15 yıllık bir kaos. Öyle ki eşine yazdığı bir mektubu “mahvolmak” anlamına da gelen “undone” imzasıyla noktalıyor: “John Donne-Undone.” Ama ondan bıkmadığını, asla vazgeçmeyeceğini her mektubunda aşkla, tutkuyla dile getiriyor.

Şiiri de, vaazı da fırtınalı

Sonunda Katolik etiketinin ağırlığından 43 yaşında, 1615’de Anglikan Kilisesi’ne geçerek kurtuluyor. Artık tescilli din adamı. Lâkin iki yıl sonra 33 yaşındaki eşini kaybediyor. Yeni bir “undone” depremi… Kendini dine de, şiire de “kendince”, kendi yolunca bırakıyor. Hem kendi yolunca dindar, vaiz, hem de aynı kuvvette, benzer tutkuda, fırtınada, karmaşada şair.

Tutkuları saplantılı, asi, dik başlı… Hayatının, şiirinin ana temaları aşk, tanrı, ölüm üçgeninde gezinen bir savaş, münazara alanı. Bir yandan İngiltere’nin gözde vaizlerinden birisi olurken, metafizik şiirin de, günlük konuşma diliyle yazılan dizelerin de öncülerinden. İki kürsüdeki aykırı, “delice” çıkışlarına gelen tepki, yağan bombardıman da ağır.

“Akmayan su, çabuk kokar”

Anlaması, hissedilmesi, yaşaması zorlu şiirler aynı zamanda. Çok yönlü düşünen şiirler… Özellikle T.S. Eliot’ın onun anlaşılmasında, ünlü olmasında etkili olduğunu yazıyor kaynaklar. Yazar, Prof. Dr. Mina Urgan’a göre “İngiliz Edebiyatı’nda Eliot’dan önce anlaşılması en güç şair”. Ki Eliot’ı da önce “Cesaretim var mı?” diye sorduktan sonra “kırık putlar yığını”nı yani “kâinat”ı taciz eden cüretiyle tanımıştım.   

O devirdeki, 500 yıl önceki “Aşk”ından başlarsak, Donne’un tabulara meydan okuduğu tutkulu aşk şiirlerinde çağının, o “yapay, basmakalıp duygusallık”ın, o geleneğin izine rastlanmıyor. Kibar insanımızın bazı insanlara aykırı, anormal, hatta “sapkın” olduğunu söylememek için yeğlediği o kelimedeki gibi “Bi değişik”. Ama öyle olması Donne’ın gurur madalyası: “Akmadan bir yerde duran sular, çabuk kokar.

Mina Urgan beş ciltlik “İngiliz Edebiyatı Tarihi”nde onun “şaşılacak kadar yeni” şiirlerinin çağdaş şiirleri kuvvetle andırdığını vurguluyor. Virgina Volf için de Donne “çelişkileri ve karmaşıklığıyla bir 17. Yüzyıl figürü değil çağdaş bir şair izlenimi veren” bir şair.

Kadınların aklını karıştırıyor

Bu özelliği de -şimdisini, çağdaş yasaklı, sakıncalı şiirleri kestiremem ama- o günlerde tümüyle yersiz, zamansız bir durum. Çağdaşları ve onların piri “başşair”, “devlet şairi”, kafiye kamburu John Dryden aşkdan, kadınların, “cinsi latif”in tatlılığından, zayıflığından cici bici söz ederken, her fırsatta Donne’a çatıyor: “Kadınların yüreğini hoş tutacağı yerde, kılı kırk yaran felsefe sorunlarıyla onların aklını karıştırıyor.”

Haklılık payı yüksek her çağa postunu seren öyle camialarda. Metaforları, benzetmeleri bile katlanılmaz. Hem şaşırtıyor, hem de öfkelendiriyor insanları. Aşkta, ilişkilerde cinselliği dizelerine almasının yanında, gerçekçi şiirlerinin, keskin hicvinin çağdaşlarının hap gibi dizelerinin aksine okurundan da emek, tebessüm talep etmesi de aykırı. Şiirin sadece bir duygu, melankolya değil “kafa” işi olduğunu anlamak için kaç yüzyıl gerekiyor, bugün bile yanıt vermek güç.

“Sex”in adını koyan ilk şair

Çağdaşı şairler güneşi “cennetin altın gözüne” benzetirken, Donne ondan “işgüzar yaşlı budala” olarak söz ediyor: “Çünkü sabahın erken saatinde -aşk yorgunu- yatarlarken perdelerin arasından sızarak, kendisiyle sevgilisini uyandırmış”.

Bir de kalkıp “Yemin ederim merak ediyorum /Senle ben ne yapardık sevişmeden önce?” diye soruyor. Şiirlerinde -normal- konuşma dilini kullanması da anormal tabii… İngiliz dilinin kalesi Oxford Dictionary’ye göre Donne “sex” kelimesini erkek ya da ka­dın cinsiyeti olarak değil “cinsellik” anlamında kullanan ilk İngiliz yazarı.

Aşkı sadece ruhuyla değil bedeniyle de işe katınca da durumu müşkül. Üstelik cüreti sonsuz… Bekâretin kutsandığı, kemerinin, onla ilgili efsanelerin bile hurda sayılmadığı bir dönemde şiiri onunla bile “şakalaşıyor”. Hicvi de keskin: “Benimle birlikte olursan kaybedeceğin “kan”, yitireceğin iffet, pirenin senden alacağı kan kadardır”. “Edep”le edebiyat arasında terbiye, ahlak, hicap, haddini bilmekle kurulmaya çalışılan asma köprüleri sarsıyor şiirleriyle. Var bir edepsizlik.

“Tek kusurları erkeğe bağlılık”

Mina Urgan’ın deyişiyle aşk şiirleri de “insanı hayrete düşürecek kadar değişik”: “Kinle karışık bir şehvetten tutun da, neredeyse dinsel bir tapmaya kadar aşkın her çeşidini tatmış gibidir. Kimi şiirlerinde aşkı hiç mi hiç ciddiye almaz, dü­pedüz alay eder. Örneğin yaşlı ve çirkin bir kadının, genç ve güzel bir kadından daha çok sevilmesi gerektiği para­doksunu savunur; ya da kadınlarda tek dayanamayacağı kusu­run erkeğine bağlılık olduğunu ileri sürer”. İnsanın ezelden boyunduruğu o kutsal sadakati, yüce itaati de 500 yıl öncesinden sorguluyor.

Urgan aşk şairi Donne ile vaiz, din şairi Donne arasında pek fark olmadığını da hatırlatıyor: “Onun gözünde Tanrı, hem ölesiye tutkun olduğu, hem de gönül rahatlığıyla sevgisine sığınamadığı, durmadan eziyet ettiği, eziyet gördüğü, belalı bir sevgili gibidir. Tanrı ile bu fırtınalı, huzursuz aşk ilişkisini anlatırken Donne’ın bazı dizelerinin insanı hayretlere düşürecek ka­dar erotik oluşunun nedeni de bu olsa gerek: “Al beni kendine, hapset beni; /Çünkü sen beni köle etmedikçe özgür olamam hiç; /Sen ırzıma geçmedikçe de iffetli olamam.”

Son vaazı “Ölümün düellosu”

Donne “Sevgiliyle konuşurken çekinmeden dobra dobra nasıl içini döküyorsa, Tanrı’ya da aynı içtenlikle içini dö­ker; her şeyi açıkça tartışır, kuşkularından ve günahlarından ötürü kendini suçlar, benliğinde iyi güçlerle kötü güçlerin çar­pışması yüzünden çektiği acıları anlatır. O nedenle kilisedeki vaazlarını bile sadece tanrıya inanlar değil inanmayanlar da sever.”

Aşk nihayetinde insanî bir duyguysa, tanrı aşkı da aşkın enstrümanlarıyla, diliyle, tasviriyle giriyor şiire. Mevlana’yla, Yunus Emre’yle, tasavvufu, halk şiiriyle, bizim edebiyatımızda bile… O sarsıntılı, darbeli hayatında hastalıklar, ölüme göz kırpan nekahetler de bırakmıyor peşini.

Hastalanıp ölmeden birkaç hafta önce, Kral I. Charles’ın huzurunda son vaazı ünlü “Ölümün düellosu”. Ölümle düellosunda “zindanımın anahtarı elimdedir” diyerek yine intihara atıf yapıyor. Ölüme onun kıyafetiyle de meydan okuyor.

“Resmimi kefenimle yapın”

Donne ölmeden önce kefenine sarılarak tabu­tuna yatıyor ve o ölüm pozuyla resmini, gravürünü yaptırıyor. O resme bakarak geçiriyor son günlerini. Ve 31 Mart 1631’de Londra’da çanlar onun için çalıyor.

 Heykeltraş Nicholas Stone’un aynı yıl St. Paul Katedrali’ne gömülen Donne anısına yaptığı mezar anıtı da kefenli pozuyla… Şehri 1666’da enkaza çeviren “Büyük Londra Yangını”nda katedral de çöküyor. Ama enkazdan çıkarılan Donne heykeli sağlam. İkinci Dünya Savaşı’nda da bombardımandan kurtarılacak ilk eserlerden.

“John Donne için Büyük Ağıt”ı yazan Rus asıllı Amerikalı şair Joseph Brodsky onun şiirlerini de çeviriyor: “Onu okurken çağdaşlarının aksine heceleri, uyakları değil zamanını ölçüyorsunuz.” John Donne’ın şiirlerinin değerinin hakkıyla anca 20. Yüzyıl’da anlaşılması, “John Doe”yu çağrıştırıyor bana.  Hani birisinin gerçek adı öğrenilemediğinde ya da adı mahkemede, adli, polisiye kayıtlarda gizlenmesi gerektiğinde ve özelikle kimliği bilinmeyen, anlaşılamayan cesetleri adlandırmada kullanılan John Doe’yu…

 BİR AŞK-BİR ŞİİR

“İki üç kez sevmiştim seni, /Yüzünü görmeden, adını duymadan önce. /Hani taparız ya meleklere, bize göründüklerinde /Kimi öyle bir ses, kimi belirsiz bir alev gibi. /Gene de senin bulunduğun yere geldiğimde, /Gördüğüm çok güzel, görkemli bir hiçti! /Ama ruhum etten kemikten olduğuna /Ve onlarsız bir şey yapamayacağıma göre, /Bir bedene bürünmeli ruhumun çocukluğu olan aşk da, /O da bensiz olamaz annesi gibi. /Bu yüzden senin için, nedir, kimdir, diye /‘Bir sor bakalım’ dedim aşk’a önce, /Sonra bıraktım bürünsün artık bedenine, /Yerleşsin dudaklarına, gözlerine, alnına. /İşte böyle, aşka biraz safra yüklesem de, /‘Daha dengeli olsa’ derken gidişi, /Baktım öyle yüklemişim ki aşk teknesini, /Hayranlığım bile batacak hale gelmiş neredeyse. /Saçının bir teli bile aşka öyle çok iş çıkarıyor ki,/Daha uygun bir beden bulmak gerek bunun yerine. /Çünkü aşk ne hiçlikte barınabilir, ne de /Aşırı yoğun, aşırı parlak varlıklarda.” (John Donne’ın ölümünden iki yıl sonra yayınlanan şiirinden.)