İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, günlerdir süren sessizliğini bozarak dün (19 Mart 2026) kameralar karşısına geçti ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik devam eden saldırılarının seyrine dair kamuoyunu bilgilendirdi.
Ancak Netanyahu’nun basın bilgilendirmesinde asıl dikkat çeken husus, yalnızca askerî stratejiler değil, son dönemlerde dozunu daha da artırdığı saldırgan tutumu meşrûlaştırmak adına sığındığı tarihî ve ahlâkî distopya oldu.
Netanyahu, İran’a yönelik saldırılarının sözde haklılığını temellendirmek amacıyla şu çarpıcı ve bir o kadar da tartışmalı ifadeleri kullandı:
“Biliyorsunuz, insanlar naif olmak isterlerse içinde yaşadığımız dünyayı görmezden gelirler…Bu dünyada ahlaklı olmak yetmez. Adil olmak yetmez. Haklı olmak yetmez…20. yüzyılın önemli tarihçilerinden, çok hayran olduğum Will ve Ariel Durant’ın yüz sayfalık Tarihin Dersleri adlı eserinde zikrettiği gibi; ‘tarih, ne yazık ki ve üzücü bir şekilde, İsa Mesih’in Cengiz Han’a karşı hiçbir üstünlüğü olmadığını kanıtlıyor’… Çünkü yeterince güçlü ve acımasız olan çoğu zaman üstün gelir… Güçlü olmalıyız, silahlanmalıyız, barbarlardan daha güçlü olmalıyız… İsrail şu anda Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte tam olarak bunu yapıyor.”
Netanyahu’nun bu sözleri, bilhassa Batı dünyasındaki samimi Hristiyan çevrelerde infial uyandırarak doğrudan “Hristiyan karşıtı” bir söylem olarak nitelendirildi.
Başbakan’ın bu ifadeleriyle aslında inşa etmeye çalıştığı zemin gayet açıktır: “Eğer yeterince cüretkâr, yeterince acımasız ve yeterince kudretliyseniz; kötülük iyiliğe, saldırganlık uyumluluğa, savaş ise barışa galebe çalacaktır.”
Netice itibarıyla Netanyahu’nun Hz. İsa ile Cengiz Han arasında kurduğu bu kıyas; bir medeniyet tasavvuru değil, yalın bir güç paradigması ilânıdır.
Hz. İsa: Bir ahlâk ve hakikat önderi
Hz. İsa, tarihsel verilere göre MÖ. yaklaşık 6-4 yılları civarında dünyaya gelmiş; oldukça kısa süren nübüvvet hayatı boyunca insanları ilâhî melekûta, tevhide, merhamete ve manevi bir arınmaya davet etmiştir.
Hem Hristiyan hem de İslam kaynaklarında mesajının mihverini sevgi, barış, adalet, merhamet ve hakikatin tebliği oluştururken; Kur’an-ı Kerim’de daha çok Allah’ın kulu ve resulü, “Allah’tan bir kelime ve ruh” olarak; İncillerde ise hastaları şifaya kavuşturan, fakir ve dışlanmış kitlelere yönelen bir muallim portresi çizilir.
Özetle Hz. İsa, hayatı boyunca zulmü, kibri, zorbalığı ve yıkıcılığı değil, kalbin ıslahını ve toplumsal ve evrensel barışı esas almıştır. Bu yönüyle o, maddi fetih üzerine kurulu bir güç düzenini değil, vicdanı, merhameti, hakikati ve insan onurunu ihya eden evrensel bir ahlâk nizamı kurmayı hedeflemiştir.
Cengiz Han: Zulüm, yıkım ve istila makinesi
Cengiz Han (yaklaşık 1155–1227), 13. yüzyılın ilk çeyreğinde Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyada jeopolitik dengeleri altüst etmiş ve tarihin en büyük istilâlarından birini gerçekleştirmiştir. Ancak bu askerî başarı, son derece sert, son derece yıkıcı ve acımasız bir yayılma ve tedhiş siyasetiyle yürütülmüştür.
Cengiz teslim olmayan şehirleri ve kabileleri topluca imha edip Mâverâünnehir, Horasan ve Hârizm coğrafyasındaki kadim medeniyet havzalarını yakıp yıkmıştır.
Bu süreçte sivil halkı kitleler halinde katlederek asırlık kültür merkezlerini harabeye çevirmiştir. Dönemin kaynaklarının da ittifakla vurguladığı üzere, bu istilâ süreci, insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkım ve kitlesel trajedilerden biri olarak tarihe geçmiştir
Netanyahu tarzı tarih çarpıtması
Netanyahu’nun basın bilgilendirme toplantısında sarfettiği sözler, ahlâkî haklılığın değil, mütekebbir güç ve acımasızlığın belirleyici olduğu bir savaş anlayışını meşrulaştırmaya yönelik ideolojik bir ifadedir.
O, bu tarihsel-realizmi Mesihçi siyonist bir mantıkla savaş ve şiddet bağlamında yeniden kurgulayarak; ahlâkın değil, kudretin sonuç ürettiğini savunan bir paradigma ortaya koymaktadır.
Oysa Hz. İsa figürü; tarihsel ve dinî hafızada merhamet, barış ve şiddete karşı sergilenen o sarsılmaz ahlâkî direniş ile özdeşleşmiştir.
Hz. İsa’nın insanlık tasavvuru: Adalet ve merhametin hâkim olduğu bir dünya
İsa Mesih’in özellikle “Dağdaki Vaaz” (Matta 5-7 bap) ve “Ovadaki Vaaz” (Luka 6 bap) olarak bilinen öğretileri, şiddetsizliği ve manevi gücün fiziksel güçten üstünlüğünü vurgulayan devrim niteliğinde ifadeler içerir. Şu ifadeler onun yaklaşımının özünü açıkça ortaya koymaktadır:
- “Kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza tokat atana öbür yanağınızı da çevirin.” (Matta 5:39)
- “Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.” (Matta 5:44)
- “Kılıcını yerine koy! Kılıç çekenlerin hepsi kılıçla ölecek!” (Matta 26:52)
- “Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek.” (Matta 5:9)
- “Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklar.” (Matta 5:5)
- “Beni dinleyen sizlere şunu söylüyorum: Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin” (Luka 6:28)
Bu temel prensipler birlikte değerlendirildiğinde, Hz. İsa’nın inşa etmek istediği ahlâkî düzenin mahiyeti şu şekilde özetlenebilir:
- Kötülüğe aynıyla mukabele etmemeyi düstur edinerek, “güç” kavramını fiziksel ve kaba bir üstünlükten, sarsılmaz bir ahlâkî yüceliğe ve irade zaferine taşımak;
- Cengiz figürüyle sembolize edilen “düşmanı mutlak yok etme” anlayışının aksine; muhatabın, hatta düşmanın dahi manevi ıslahını ve kalbi dönüşümünü hedefleyen kuşatıcı bir merhamet duygusu kuşanmak;
- Zulüm ve zorbalık üzerine bina edilen düzenlerin nihayetinde kendi felaketlerini hazırlayacağını ihtar ederek; fani güce tapınmanın kaçınılmaz bir hüsran ve çöküşle neticeleneceği hakikatini haykırmak;
- Tarihin gerçek muzafferlerinin, geçici stratejik başarılar elde edenler değil; yeryüzünde kalıcı barışı, hakkı ve adaleti tesis edenler olduğu bilincini yerleştirmek;
- Dünyevî güç hiyerarşilerini ve tahakkümcü sınıfları reddederek; merkezinde merhamet, tevazu ve insan onurunun yer aldığı evrensel bir insanlık nizamı tesis etmek.
Cengiz’in insanlık tasavvuru: Hukuk ve insanlığın değil, kılıç ve barbarlığın hakim olduğu bir dünya
Buna karşılık Cengiz, bugün Netanyahu’nun Gazze’de yaptığı gibi, dünya tarihinin en sistematik yıkım ve kitlesel imha aygıtını yöneten acımasız bir figür olarak hafızalara kazınmıştır. Onun temsil ettiği savaş mantığı; teslim olmayan şehirleri taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayacak şekilde tarihten silmeyi esas alır.
Cengiz’in istilâları Mâverâünnehir’den Bağdat’a kadar kadim gelenekleri barındıran kütüphanelerin küle döndüğü, sulama kanallarının kanla dolduğu ve milyonlarca sivilin hiçbir askerî zaruret gözetilmeksizin katledildiği apokaliptik bir yıkım sürecidir.
Cengiz’in kurduğu düzen ise insanlık onurunu ve sivilleri yok sayan, yalnızca “biat ya da itlaf” seçeneklerini sunan bir tiranlık sembolüdür.
Bu yönüyle Cengiz’in stratejisi, modern hukukun temel taşı olan ayırt etme ve orantılılık ilkeleriyle taban tabana zıttır; çünkü o, savaşı askerler arasında bir mücadele olarak değil, toplumları kökten kazıyan jenerik tasfiye süreci olarak icra etmiştir.
Materyalist-emperyalist doktrin ile Nebevî öğreti arasındaki derin uçurum
Netanyahu’nun yaklaşımı, özünde Batı emperyalizminin ve günümüz Mesihçi Siyonizminin rehber edindiği, “amaca giden her yol mübahtır” anlayışına dayalı Makyavelist kinizmin en somut tezahürlerinden biridir.
Dünyayı ifsat eden bu zihniyet, Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) önermesine sığınmaktadır. Buna, Tevrat’taki Leviyatan ve Amalek imgelerinden devşirilen mutlak güç ve yok etme sembolleri de eklenince, güçlü olanın zayıfı ezmesini meşrulaştıran, Yahudiliğin kadim değerlerini de zehirleyen bir dünya tasavvuru ortaya çıkmıştır.
Nitekim bu patolojik zihniyet, her saldırıya bir bahane, her işgale bir gerekçe, her yıkıma da bir “stratejik zorunluluk” kılıfı uydurmaktadır. Bugün gözlerimizin önünde cereyan eden Lübnan ve İran saldırıları, bu güç merkezli ve acımasız yok etmeye teşne anlayışın bölgemizdeki en somut yansımalarıdır.
Burada belirleyici olan, Tevrat’ın adalete, hukuka veya insan hayatına verdiği değerler değil, Mesihçi Siyonizmin sözde üstün zalim gücü ve tahakküm iradesidir.
Şiddeti ve savaşı ontolojik bir zorunluluk gibi gören bu güç tapıcıları için Hz. İsa’nın öğretisi, elbette bir “naiflik”, hatta “stratejik bir zafiyet” olarak görülecektir. Oysa burada temelden reddedilen şey, Hz. İsa’nın da esas aldığı merhamet, adalet, şefkat ve insan onuru gibi Tevrat merkezli asli kadim prensiplerdir.
Netanyahu, İsa ile Cengiz Han’ı kıyaslarken aslında “tarih kitapları peygamberleri över; ama haritaları işgalciler çizer” demeye getirmektedir.
Fakat bu bakış açısı, insanlığın ve Yahudiliğin kadim değerlerini jeopolitik hırslara kurban eden Siyonizmin karanlık zihniyetinin ifadesidir.
Son tahlilde bu çarpık mantık, Tevrat’ın Hz. Musa ile yürürlüğe konan ahlâkî değerlerini şiddetin hizmetine sokan bir güçperestliktir.
Karanlık ile aydınlığın kıyası: Eyne’s-serâ ve’s-süreyyâ?
Netanyahu’nun konuşmasında Hz. İsa ile Cengiz Han’ın aynı düzlemde karşılaştırılması, ahlâkî kategorilerin açık bir çarpıtılmasıdır.
Burada karşı karşıya gelen; iki ayrı başarı modeli değil, iki zıt medeniyet tasavvurudur: Biri yıkım ve tahakküm üzerine kurulu güç paradigması, diğeri ise merhamet ve ıslah üzerine kurulu ahlâk paradigmasıdır.
Bu kıyas sadece Nebevî öğretiyi değil, aynı zamanda Hz. Musa’nın Tur-ı Sina’dan getirdiği “Öldürmeyeceksin!” emriyle mühürlenmiş Tevrat’ın adalet ve kutsal yaşam ilkesini de hiçe saymaktadır. Zira Yahudiliğin kadim değerleri, kaba kuvveti değil, hakkı ve insan onurunu korumayı emreder.
Hz. İsa’nın temsil ettiği çizgi, Cengiz Han’ın dehşet ve işgalci siyasetine bütünüyle zıt olarak, Tevrat’ın özündeki kadim ahlâkî köklere tutunmakta; güce değil ahlâka, zorbalığa değil merhamete dayanan evrensel bir yol ortaya koymaktadır.
Oysa Netanyahu’nun temsil ettiği bu tahakkümcü çizgi, nebevî gelenekle değil; tam da Cengiz Han’ın o karanlık ve yıkıcı mirasıyla örtüşmektedir. Bu durum, Başbakan’ın bizzat bağlı olduğunu iddia ettiği Yahudiliğin etik temellerinden koparak, Mesihçi Siyonizmin ontolojik şiddet sarmalına savrulduğunun da en somut göstergesidir.
Sonuç yerine
Tarih, kadim geçmişinde emperyalist zorbalıkları değil, zulüm karşısında ahlâkı ve insan onurunu savunanları haklı çıkarmıştır. Netanyahu’nun dünkü basın bilgilendirmesinde kurduğu karşıtlık ise bir tarih yorumu değil, ezici kuvvet mantığını önceleyen bilinçli bir siyasal tercihtir.
Son on yıllarda bölgede sistematik olarak yürütülen yıkım politikaları, kadim medeniyet mirasını hiçe sayan bu materyalist güç anlayışının birer tezahürüdür.
Kısacası tarihte kalıcı olan, yıkım ve korku siyaseti değil; barış, adalet ve insanlık uğruna verilen erdemli mücadeledir. Peygamberlerin öğrettiği temel düstur da budur: Zulme benzemeden zulme direnmek; güce tapmadan, her şartta hakk savunmak ve hakikatin yanında durmak.
Netanyahu’nun dünkü basın bilgilendirmesinde Hz. İsa ve Cengiz’i aynı kefeye koyma densizliğine hakikat penceresinden bakıldığında, söylenecek tek söz Arapçadaki şu meşhur atasözüdür: “Eyne’s-serâ ve’s-Süreyyâ?: Yer nerede, Süreyya yıldızı nerede!?”
Musa’nın kadim öğretileri nerede, Siyonizmin yıkıcı ideolojisi nerede?
Hz. İsa’nın barış ve adaleti nerede, Cengiz Han’ın zulüm ve şiddeti nerede?
Hakikatin izzetli duruşu nerede, Netanyahu’nun kaba kuvvetle örülü karanlık paradigması nerede!
Hakikaten nerede?
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.