Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Doğu Demirkol mizahı: Kendimize gülebilmek

Doğu Demirkol mizahı: Kendimize gülebilmek

Kutsalla alay etmek başkadır; insanın kutsal karşısındaki hâllerine gülmek başka. Türkiye’de din ile dindarlık arasındaki ayrımın hayati önemi de tam burada saklı. Dini, dindarın bütün fani günahlarından sorumlu tutmamak; dindarı da din kalkanının arkasına saklayarak eleştirilemez ilan etmemek gerekiyor. Bu ince ayar, sadece daha sahici bir inanç dünyası kurmakla kalmaz; aynı zamanda çok daha nefes alabilir, zengin bir kültürel hayatın da kapılarını aralar. Belki o zaman gerçekten daha iyi filmler, daha derin romanlar, daha kalıcı şarkılar ve daha doyurucu ve zengin bir mizah çıkar ortaya.

Son dönemde bu üç komedyeni merkeze alan polemikler gündemden düşmüyor. Fakat yapılan kıyaslamalarda sıklıkla gözden kaçan önemli bir detay var: Üç komedyenin üslupları veya kuşakları kadar, din, muhafazakârlık ve seküler hayat söz konusu olduğunda komik olanı aradıkları yerler de birbirinden tamamen farklı.

Cem Yılmaz’ın Türkiye’de modern stand-up’ın estetik diline ve popülerleşmesine yön veren en belirleyici isimlerden biri olduğu artık genel bir kabul. Askerlikten turizme, teknolojiden esnafa, kadın-erkek ilişkilerinden tüketim alışkanlıklarına uzanan geniş repertuvarında, o dönem hızla modernleşen ve şehirleşen Türkiye’nin gündelik insanını sahneye taşıdı. Cem Yılmaz’ın mizahındaki asıl güç, Türkiye’nin Batılılaşma ve kentleşme macerasını büyük teorilerde aramak yerine; uçaktaki telaşımızda, tatil köyündeki hallerimizde, yabancılarla karşılaşınca yaşadığımız bocalamalarda ya da yeni bir teknolojiyle ilk kez tanıştığımızda ortaya çıkan o küçük, sevimli tuhaflıklarda yakalayabilmesindeydi.

Din ve gelenek bu dünyanın tamamen dışında değildi elbet, ama merkezinde de oturmuyordu. Cem Yılmaz’ın sahnesindeki esas kahraman, modernleşmenin biraz şaşkın, biraz özgüvensiz ama son derece canlı kentli insanıydı.

Yeni kuşağa geldiğimizde ise hem ülkenin hem de komedinin beslendiği sosyolojik zemin kabuk değiştirdi. Bir zamanlar modernleşmeyle birlikte dinin bireysel ve kamusal hayattaki ağırlığının yavaş yavaş buharlaşacağı düşünülürdü; ancak işler hiç de öngörüldüğü gibi gitmedi. Türkiye modernleşti, fakat sekülerleşmenin tek yönlü, otoban gibi düz bir güzergâhını takip etmedi. Din ortadan kalkmadığı gibi siyasetle, tüketim kültürüyle, sınıfsal hareketlilikle ve yeni kentlilik biçimleriyle yeniden harmanlandı. Bugün aynı insan, modern hayatın bütün imkânlarından sonuna kadar yararlanırken geleneksel dini referanslarını da cebinde taşıyabiliyor. Kariyer hırsıyla tevekkülü, tüketim çılgınlığıyla kanaati, dünyevi başarı arzusuyla ahiret kaygısını aynı günün içinde, hattâ aynı anda yaşayabiliyor.

Dolayısıyla bugünün komedyeninin önünde, Cem Yılmaz’ın ilk dönemlerindeki seyircisinden çok daha katmanlı bir insan portresi duruyor. Deniz Göktaş ile Doğu Demirkol arasındaki fark da tam olarak bu yeni insanın neresine baktıklarıyla netleşiyor.

Deniz Göktaş’ın mizahında din, muhafazakârlık ve bunların siyasetle ilişkisi daha belirgin bir seküler-eleştirel mesafeden ele alınıyor. Dini söylemin kendi iç tutarsızlıkları veya muhafazakâr iddiaların modern hayat karşısındaki açmazları doğrudan mizahın merkezine oturabiliyor. Komedyenin durduğu yer ile eleştirdiği dünya arasındaki mesafe net bir şekilde göze çarpıyor.

Doğu Demirkol’da ise bu mesafe adeta buharlaşıyor. O, Deniz’den farklı olarak doğrudan dini değil, dindarlığı ve insanların onu gündelik hayatta yaşama biçimlerini merkeze alıyor; din ile seküler dünyanın karşılaşmasından doğan kaçınılmaz çelişkileri sahneye taşıyor. Üstelik eleştirel gözlem yalnızca dindara yönelmiyor; dindarın sekülere, sekülerin de dindara bakışındaki önyargılar, gizli üstünlük duyguları, mahcubiyetler ve karşılıklı yanlış okumalar aynı mizah evreninin neşeli birer parçası haline geliyor.

Bir ev, iki Türkiye

Doğu Demirkol’un ateist bir baba ile tarikat mensubu bir annenin çocuğu olarak büyümesi, biyografisinin renkli bir detayından çok daha fazlasını fısıldıyor bize. Çünkü burada yalnızca iki farklı dünya görüşünden bahsetmiyoruz; aynı evin içinde yaşayan, aynı sofraya oturan, aynı çocuğu büyüten ve hayatın küçük büyük meseleleri karşısında birbirlerinin dünyasıyla her gün yeniden yüzleşmek zorunda kalan iki insandan söz ediyoruz.

Böyle bir evde büyüyen bir çocuk da haliyle dindarlığı ya da sekülerliği sadece dışarıdan ya da steril bir mesafeden gözlemlemiyor. Dindarın sekülerle, sekülerin dindarla nasıl konuştuğunu, birbirlerinde neyi tuhaf bulduklarını, nerede çuvalladıklarını, neye içerlediklerini ve bütün bu keskin dünya görüşü farklarına rağmen hayatı nasıl olup da pekâlâ paylaşabildiklerini görüyor.

Doğu Demirkol’un mizahındaki en ayırt edici ton da tam burada belirginleşiyor. İki mahalleden birini diğerinin karşısına dikip seyirciyi konforlu ve güvenli bir koltuğa oturtmak yerine, her iki tarafın da birbirine bakarken düştüğü komik durumlara ayna tutuyor. Dindarın seküler hakkındaki ezberleri kadar, sekülerin dindar hakkındaki o kendinden emin ve zaman zaman tepeden bakan halleri de ustalıkla malzemeye dönüşebiliyor.

Bu yüzden onun mizahında “öteki” sabit bir hedef değil. Bakış açısı değiştiğinde kimin tuhaf, kimin normal olduğu da akışkan bir şekilde yer değiştiriyor.

Mizahın hamuru için bundan daha bereketli bir zemin düşünmek zor. Çünkü iyi komedi çoğu zaman bir dünyanın tamamen içinde veya tamamen dışında kalmakta değil, tam o sınır hattında durabilmekten doğar. İçeridekilerin dilini anlayacak kadar yakın, onların kör noktalarını ve tuhaflıklarını görecek kadar da dışarıda olmak gerekir. Doğu’nun sahnedeki o biraz tedirgin, söylediği şeyden bile birkaç saniye sonra içten içe şüphe edebilecekmiş gibi duran personasında bu arada kalmışlığın izlerini netçe görebilirsiniz. O, farklı hakikat iddialarının arasında sıkışıp kalmış sıradan insanın komedisini yapıyor.

Annesinin dünyasını çok iyi biliyor ama bütünüyle oraya ait değil; babasının dünyasını tanıyor ama oraya da tamamen yerleşmiyor. İki tarafın da lisanına hâkim olduğu için, ikisinin de birbirine baktığındaki komik körlüklerini fark edebiliyor.

Ve tam bu noktada, mizah üzerinden yürüttüğümüz bu sohbet bizi çok daha derin bir eşiğe taşıyor: Din ile dindarlık arasındaki o hayati ayrıma.

Din başka, dindarlık başka

Gündelik sohbetlerimizde din ile dindarlığı sıkça birbirinin yerine, hatta eş anlamlı gibi kullanıyoruz. Oysa aradaki mesafe, toplumsal barışımız açısından kritik bir önem taşıyor.

Din; inançları, kutsal metinleri, ahlaki normları, ibadetleri ve köklü kurumlarıyla muazzam bir referans sistemi sunar. Dindarlık ise bütün bunların, nefes alan, hata yapan, zikzaklar çizen gerçek bir insanın hayatında aldığı pratik ifade biçimidir.

İşin içine insan girdiğinde, hayat teorideki o kusursuz formüller gibi akmıyor. İnsan inanır ama şüphe de eder; günah işler fakat kendisini yine de iyi biri olarak görmeye devam etmek ister. Kul hakkından büyük bir hassasiyetle söz eder ama iş kendi çıkarına dokunduğunda minik istisnalar üretiverir. Dünyevi hırslarıyla manevi ideallerini aynı kalpte taşır. Ölümden korktuğunda can havliyle dua eder, o korku dalgası biraz dinince unutur, yeniden sıkıştığında yine hatırlar…

Bunlar dinin değil, dindarlığın o dalgalı, insani halleridir.

Ülkemizde din tartışmalarının bu kadar kolay alevlenip derin çatışmalara dönüşmesinin temelinde, kavramları birbirine karıştırma alışkanlığımız yatıyor. Dindarın hatalı bir tutumu ya da dindarlık biçimi eleştirildiğinde, bu durum anında ‘dine ve kutsal değerlere yöneltilmiş bir saldırı’ havasına büründürülüyor. Tam tersi bir refleksle, herhangi bir dindarın bireysel kusuru da doğrudan inancın kendisine karşı nihai bir delil gibi öne sürülebiliyor.

Her iki refleks de insanı ve inanç sistemini birbirine körü körüne karıştırıyor. Böyle olunca ne dindarlığı sağlıklı bir şekilde eleştirebiliyoruz ne de dinî hayat gereksiz ve hırçın bir savunma mekanizmasından kurtulabiliyor. Seküler bakış açısı dindarın en küçük kusurunu hemen dine mal ederken; dindar insan da kendisine gelen en masum eleştiriyi inancına yönelmiş varoluşsal bir tehdit olarak okuyor. Sonuçta iki taraf da zıt uçlardan hareket etse de günün sonunda aynı noktada buluşuyor: Din ile dindarı birbirinden ayrılmaz kılarak aradaki o kritik mesafeyi yok ediyorlar.

Bu durum sadece kavramsal bir kriz değil; Türkiye’nin toplumsal huzurunu zehirleyen derin bir mesele. Dini hayatın normalleşmesi de tam olarak bu hayati ayrımı kabullenmekle başlayabilir.

Dindar bir insanın da diğerleri gibi çelişkili, zaaflı, bazen riyakâr ama bazen de son derece samimi olabileceğini idrak etmek; onun her hareketine kutsal bir anlam yüklememek; dindarlığı eleştirilebilir ve hatta gülünebilir insani bir tecrübe olarak görebilmek dini asla değersizleştirmez. Tam aksine, dini dindarın bütün o insani kusurlarının omuzlarına yüklediği ağırlıktan kurtarır.

Aynı şekilde, seküler insanın da dindarlığı başlı başına tuhaf, açıklanması gereken bir anormallik gibi görmekten vazgeçmesi toplumsal hayatı ferahlatır. Dindarlık modern toplumun içinde “sıradan bir insan tecrübesi” haline geldiğinde, dindar ile sekülerin karşılaşması sürekli bir kavga sebebine dönüşmekten çıkar.

Buraya küçük bir parantez açıp akademinin haline bakmak gerekirse: Aslında işin en düşündürücü yanı, sosyal bilimlerin ve ilahiyat çatısı altında sürdürülen din çalışmalarının bu hayati ayrımı ve toplumsal sonuçlarını yeterince seslendirmemesidir. Oysa ilahiyatın içinde bunu doğrudan mercek altına alan muazzam bir disiplin var; din psikolojisi…Bu alanda çalışan araştırmacılar doğrudan dini değil, dindarlığı inceler; bir dinin ilahi hakikatini sorgulamaktan ziyade insanın o inancı zihninde nasıl deneyimlediğine, suçlulukla, vicdanla ve benlikle nasıl ördüğüne, tutum ve davranışlarına nasıl yansıdığına bakar. Bu ayrım belki de Türkiye’nin uzun süredir ihtiyaç duyduğu o analitik bakış açısına mütevazı bir kapı aralayabilir.

Fakat işin trajikomik tarafı, din psikolojisi disiplininin kendisi bile bu iki mahallenin arasında sıkışıp kalmış durumdadır. Kimi dindar çevreler, dini tecrübeyi psikolojik süreçlerle ele almanın o kutsal anlamların büyüsünü bozacağından çekinerek mesafeli durur; psikolojinin ana akımı ise dini ve dindarlığı insan davranışını anlamak bakımından hâlâ yeterince prestijli veya seküler bir araştırma alanı olarak görmez. Böylece milyonlarca insanın hayatının merkezinde duran devasa bir tecrübe, iki farklı ön yargının kurbanı olur.

Türkiye gibi insanların hayatını günah, sevap, kader, tevekkül, helallik, kul hakkı, vicdan ve ahiret gibi kavramlarla ördüğü bir coğrafyada, psikoloji biliminin hâlâ bu alana burun kıvırıyor olması ayrı bir dramdır. Siyasetçiler konuşur, sosyologlar rapor yazar, ilahiyatçılar tartışır; fakat psikoloji derin bir sessizliğe gömülmüştür.

Parantezi kapatıp asıl meseleye dönersek: Oysa bazen bir komedyen çıkıp sahnede; dindar ile sekülerin birbirini nasıl yanlış okuduğunu, yan yana geldiklerinde nasıl kasıldıklarını ve aslında birbirlerine ne kadar çok benzediklerini birkaç dakikalık bir tiplemeyle özetleyiveriyor. Komedyenin sahne üzerinde fark ettiği o incelikli insanlık hâllerini psikolojinin bu kadar ıskalaması ise meselenin düşündüren bir diğer boyutu olarak duruyor.

Komedinin inançla imtihanı: Dindar ve muhafazakâr camianın kültür açmazı

Din ile dindarlığı birbirinden ayırmakta yaşadığımız bu zorluk, sadece toplumsal gerilimlerde karşımıza çıkmıyor. Meselenin kültür ve sanat dünyamızda da çok ağır bir faturası var.

Türkiye’nin muhafazakâr kesimleri son birkaç on yılda ekonomik olarak büyüdü, şehirleşti, üniversite kapılarını aşındırdı ve yeni orta-üst sınıflar üretti. Sermayede, medyada, bürokraside ve siyasette geçmişle kıyaslanamayacak kadar görünür hale geldi.

Fakat ortada biraz da iğneyi kendine batıran kışkırtıcı bir soru/n duruyor: Bütün bu ekonomik ve toplumsal kabuk değişimine rağmen, neden yalnızca muhafazakâr kesimin değil tüm Türkiye’nin soluksuz takip ettiği o büyük müzik grupları, sinemaya yön veren yönetmenler, iz bırakan oyuncular veya popüler kültür figürleri bu havuzdan aynı zenginlikle süzülüp gelmiyor?

Elbette istisnalar var, mesele “hiç sanatçı çıkmadı” demek değil. Asıl mesele, sahip olunan ekonomik ve siyasal gücün ihtişamına kıyasla, geniş toplum kesimlerinin kültürel zevklerini ve dilini belirleyen üretimin neden bu kadar cılız kaldığını anlamak…

Bunun sebeplerinden biri, acaba din ile dindarlık arasındaki o mesafenin hâlâ kurulamamış olması olabilir mi? Çünkü din ile dindar bu kadar iç içe algılandığında, dindar bir sanatçının omuzuna da ister istemez taşınması güç ağır bir temsil yükü biniyor gibi duruyor.

Yaptığı iş artık sadece onun özgürce ürettiği bir sanat eseri olmaktan çıkıyor. Doğrudan dini kimliğinin, mahallesinin ve hatta tırnak içinde “dinin” kendisinin bir vitrinine dönüşüyor. Dindar bir komedyenin yaptığı bir espri, sadece iyi ya da kötü bir şaka olma lüksünü kaybediyor. Bir oyuncunun seçtiği rol, müzisyenin mırıldandığı şarkı, yazarın sayfaya döktüğü karakter sürekli aynı mercekten cımbızla aranıyor:

“Hakiki bir dindar bunu yapar mı?”

Sanatın nefes alabilmek için, o hamuru yoğurabilmek için muhtaç olduğu oyun alanı tam burada daralıp yok oluyor.

Çünkü sanatçı sadece başkalarına değil, en başta kendisine, kendi zaaflarına mesafe alabilen insandır. Kendi ailesini, sınıfını, mahallesini, inancını yaşayış biçimini ve bunların içindeki o gülünç çelişkileri dışarıdan gözlemleyemeyen birinin güçlü bir mizah ya da sanat üretmesi neredeyse imkânsızdır. Her eleştirinin “dine zarar vermek”, her ironinin “kutsallarla alay etmek”, her sıra dışı karakterin ise “yanlış temsil” olarak yaftalandığı bir iklimde sanatçı değil, ancak birbekçi veya temsilci yetişir.

Temsilci dediğin kişi ise sürekli tetiktedir; kendini ve mahallesini korumak zorundadır. Sanatçı ise gerektiğinde kendi mahallesini de huzursuz edebilendir.

Doğu Demirkol örneğinin stand-up sınırlarını aşıp toplumsal bir zemine oturması tam da bu noktada anlam kazanıyor. Kendisini dindar olarak tanımlamasına rağmen dindarlığı mizahın dokunulmaz alanı ilan etmiyor; kendi çevresini, ailesini ve o ikiyüzlülükleri gayet rahat malzeme yapabiliyor. Bunu yaparken dindarı aşağılamıyor, aksine seküler dünyanın dindara bakarken ürettiği o sığ klişeleri de aynı mizah potasında eritiyor.

Bu açıdan Doğu Demirkol; dindar bir insanın, modern eğlence sektörünün içinde kendi kimliğinden taviz vermeden ama işini de ucuz bir propaganda aracına çevirmeden nasıl var olabileceğine dair harika bir laboratuvar sunuyor.

Belki de asıl aradığımız şey bir “muhafazakâr Cem Yılmaz” veya benzeri popüler şablonlar üretmeye çalışmak değildir; çünkü kültür siparişle, talimatla üretilemez. Asıl ihtiyaç duyulan şey, dindar bir insanın sanatçı olduğunda sürekli mahallesinin ve inancının resmi sözcüsü olmak zorunda kalmayacağı o özgür kültürel iklimdir.

Çünkü dindar bir insanın yaptığı sanat dinin kendisi değildir. Dindar bir komedyenin kendi mahallesiyle dalga geçmesi diniyle dalga geçtiği anlamına gelmez.

Bu idrak biçimi yerleşmediğinde, dindar sanatçının sırtına o devasa kutsallık kamburu yükleniyor. Muhafazakâr camianın kültürel alanda yaşadığı tıkanıklığın  sebeplerinden biri belki de bu: Dindar bir insanın sanatçı olmasını alkışlıyoruz ama o sanatçının kendi mahallesine dışarıdan bakmasına, onunla inceden alay etmesine ve gerektiğinde ona gülmesine razı olamıyoruz.

Dini hayatın normalleşmesi dediğimiz şey biraz da bu olmalı. Dindar insanın sadece camide, vakıfta veya siyasi kürsülerde değil; romanda, sinemada, müzik sahnesinde, dizide ve popüler kültürün bütün damarlarında, her seferinde alnına “dindar sanatçı” etiketi yapıştırılmadan var olabilmesi gerekiyor.

Kendimize gülebilmek

Mizah pusulasına yeniden dönersek, muhafazakâr kesimin mizahla zaman zaman neden gerilimli bir ilişki kurduğu da berraklaşıyor. Dindar bir insanın en sıradan hatasına veya zaafına yapılan masum bir şakayı bile dine yapılmış bir saldırıgibi okuduğumuzda, farkında olmadan din ile dindarı birbirine zincirliyoruz.

Oysa dindar bir esnafın ticarette yaptığı hile din değildir. Bir hocanın sözleriyle yaşantısı arasındaki tutarsızlık din değildir. Muhafazakâr bir insanın menfaati uğruna kendini haklı çıkarmak için ürettiği gerekçeler de din değildir. Bunların hepsi katıksız insan davranışıdır.
Ve insan davranışı psikolojinin olduğu kadar mizahın, edebiyatın ve sinemanın da ana vatanıdır.

Üstelik bizim kendi kültürel tarihimiz bu neşeli özeleştiriye hiç de yabancı değil. Nasreddin Hoca’nın nüktelerinde hoca, kadı, dindar, zengin, fakir, ölüm ve kader rahatlıkla mizahın süzgecinden geçer. Hoca o dünyanın dışından tepeden inme konuşmaz; tam kalbindedir. Fakat işin içinde olması, insanın kutsalla ilişki kurarken düştüğü o komik, aciz durumlara bıyık altından gülmesine asla mani olmaz.
Kutsalla alay etmek başkadır; insanın kutsal karşısındaki hâllerine gülmek başka.

Türkiye’de din ile dindarlık arasındaki ayrımın hayati önemi de tam burada saklı. Dini, dindarın bütün fani günahlarından sorumlu tutmamak; dindarı da din kalkanının arkasına saklayarak eleştirilemez ilan etmemek gerekiyor. Bu ince ayar, sadece daha sahici bir inanç dünyası kurmakla kalmaz; aynı zamanda çok daha nefes alabilir, zengin bir kültürel hayatın da kapılarını aralar. Belki o zaman gerçekten daha iyi filmler, daha derin romanlar, daha kalıcı şarkılar ve daha doyurucu ve zengin bir mizah çıkar ortaya.

Üç komedyen, üç Türkiye

Cem Yılmaz, Doğu Demirkol ve Deniz Göktaş tartışmasını sığ bir “hangisi daha komik veya daha iyi?” yarışına indirgemek hiçbir yere varmaz. Çok daha heyecan verici olan, bu üç ismin Türkiye’ye hangi pencereden baktığıdır.

Cem Yılmaz’ın devasa sahnesinde modernleşen Türkiye’nin o neşeli kentli insanı vardı. Deniz Göktaş’ın temsil ettiği genç damarda ise din ve muhafazakârlık karşısındaki seküler-eleştirel mesafe çok daha keskin bir dille belirginleşiyor.

Doğu Demirkol ise çok daha arada, gri ve bu nedenle sosyolojik olarak büyüleyici bir noktada duruyor. İki mahallenin de dilini, kodlarını, korkularını ve ezberlerini ezbere biliyor. Dindarın seküler hakkındaki peşin hükümlerini tanıdığı kadar, seküler insanın kendisini akıl abidesi zannetmesindeki o komik kibrini de yakalayabiliyor.

Ateist bir baba ile tarikat mensubu bir annenin aynı çatı altında, aynı çaydanlıktan çay içtiği bir çocukluk hikâyesinin buralara bağlanması aslında hiç de tesadüf değil. Çünkü Türkiye’nin bugünkü ruh hâli de uzun süredir tıpkı o ev gibi.

Dindarlar ile sekülerler aynı masada kahvaltı ediyor, aynı holdingde çalışıyor, aynı apartmanda komşuluk yapıyor ve bu ülkenin geleceği hakkında birbirine tamamen zıt rüyalar görüyorlar. Birbirlerini bazen yanlış anlıyor, bazen küçümsüyor ama bütün bu gürültünün ortasında bir şekilde birlikte yaşamaya devam ediyorlar.

Bu zoraki birlikteliği biraz daha az sancılı, biraz daha nefes alabilir kılmanın yollarından biri de din ile dindarlığı ayırmayı öğrenmekten geçiyor. Dini, dindarın hatalarına kurban etmemek; dindarı din maskesiyle dokunulmaz kılmamak; sekülerin her halini otomatik olarak üstün görmemek ve dindarlığı da modern hayatın içinde yok olması gereken tuhaf bir anomali gibi okumamak…

Doğu Demirkol’un mizahının beslendiği o ana damar da tam bu ara bölgede, dindar ile sekülerin birbirine dik dik veya şaşkınlıkla baktığı o anlık yüz ifadesinde gizli.

İyi mizahın mahareti de budur belki: Bize sadece karşı mahalledekine değil, doğrudan kendi aynadaki halimize de dışarıdan bakabileceğimiz o birkaç saniyelik mesafeyi kazandırmak.

Din ile dindarlık arasındaki mesafe biraz açıldığında, sanatın o daracık koridorları da genişleyecek. Belki birbirimize biraz daha az dik dik bakıp biraz daha çok güleceğiz. En çok da kendimize.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın