İklim değişikliği konferansı ve Türkiye

Avrupa ve ABD ve genelde sanayileşmiş ülkelerde iklim değişikliğine karşı mücadele en azından Ukrayna savaşına kadar gündemin ilk sırasını işgal ederken, aynı şeyi Türkiye için söylemek mümkün değil. Kamuoyundan baskı gelmeyince sanayiciler, hatta bürokrasi ve iktidar da konuyla pek ilgilenmemektedir. Tersine Çin sermayesiyle inşa edilmekte olan termik santral Adana’da tabiri caizse tam gaz ilerlemektedir. Fakat G20’de kabul edilen bir taahhüt uyarınca Çin kendi toprakları dışında artık böyle santrallerin finansmanını ve inşasını üstlenmeyecektir.

İklim Değişikliği Sözleşmesine taraf ülkeler konferansının 27incisi (COP27) 6-20 Kasım tarihlerinde Mısır’ın Şarm-el-Şeyh sahil kentinde yapıldı.  Geçen yıl Glasgow’da yapılan 26ıncı Konferansa protokol gerekçeleri öne sürerek katılmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan 27inci Konferansa de katılmamış, ülkemizi Çevre Bakanı başkanlığında bir heyetin temsil ettiği açıklanmıştır.  Cumhurbaşkanının gitmek istememesi yıldızları bir türlü barışmayan Mısır Devlet Başkanı Sisi ile görüşmek istememesine bağlanabilir.  Gerçi bu defa bir gerekçe verilmemiş ama sebebin bu olduğunu tahmin etmek çok zor değil.  Oysa ABD Başkanı Biden dahil dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen 100’ü aşkın devlet ve hükümet başkanı COP27 için Mısır’a gitmekte sakınca görmemiştir.

Aslında Sisi’nin darbe ile iktidara gelen bir askeri diktatör olduğu, ülkesinde ölçüsüz insan hakları ihlallerine sebep olduğu tartışma kaldırmayan bir husustur.  Normal şartlarda Batılı ülkelerin böyle birinin liderliğini yaptığı bir ülkeye uluslararası konferans nedeniyle de olsa gitmemeleri veya en azından kendisinden uzak durmaya çalışmaları, hatta böyle bir konferansın ülkesinde yapılmasını engellemek istemeleri beklenirdi.  Üstelik Sisi’nin gadrine uğramış insan hakları aktivistlerinin ülke dışındaki destekçileri durumu kamuoyu ve Batılı siyasi liderlerin dikkatine getirmiş ve Sisi ile görüşen liderlerin bu davalar hakkında gerekli şikayetlerde bulunmasını istemişlerdir.  İngiltere Başbakanı Sunak bunu yaptığını açıklamış, ancak ABD Başkanı Biden ise bu konuda ayrıntı vermekten kaçınmıştır.

Sisi’nin belki en güçlü yönünün ülkesini demir yumrukla yönetirken dış ilişkilerinde çok ihtiyatlı olduğu ve başta İsrail olmak üzere bölge ülkeleriyle uyumlu bir siyaset uyguladığı, Batı dünyasıyla da sürtüşmemeye dikkat ettiği söylenebilir.  Bu suretle onlarla diyalogu sürdürebilmekte, içeride sorumlu olduğu vahim insan hakları ihlallerini unutturmayı değilse de en azından üzerinde olası baskıyı hafifletmeyi becerdiği bellidir.  Yeni soğuk savaş döneminde Batı dünyasının eski soğuk savaş döneminde olduğu gibi kendisine yakın olmaları kaydıyla diktatörlere müsamaha gösterdiği görülmektedir. Bundan çıkarılacak bazı dersler muhakkak ki vardır.

Gelelim Şarm-el-Şeyh Konferansına: bu konferansın başlıca amacı, İklim Değişikliği 2015 Paris Sözleşmesi gereğince ülkelerin yaptıkları taahhütlerin güncellenmesi ve gelişme yolundaki ülkelere vaat edilen maddi yardımların arttırılmasını sağlamaktı.  Bütün dünyanın günlerce gözü konferansta olmasına rağmen, bizde iktidar, muhalefet ve medyanın katiyen ilgisini kazanamamış, bir futbol maçı kadar dahi dikkat çekmemiştir.  Oysa dünyanın geleceğinin iklim değişikliğinin frenlenmesine bağlı olduğu, sıcaklıklar artmaya devam ettiği takdirde bazı bölgelerin yaşanmaz hale geleceği, tabiat olaylarının da gittikçe şiddetleneceği çoğu bilim insanı tarafından söylenmektedir.  Bu kayıtsızlık tamamen iç sorunlara yoğunlaşmış ülkemizin dış dünyadan ne kadar koptuğunu gösteren yeni bir örnek sayılmalıdır.

Hatırlanacağı üzere, Paris’teki hedef dünya ortalama sıcaklığının sanayileşme öncesi duruma nazaran 1,5-2 dereceden fazla artmasını önlemek için ülkelerin sera gazı salınımlarını azaltmak ve net sıfıra indirmekti.  Bunun için her ülke bağlayıcı olmasa da ulusal taahhütler üstlenmişti.  Her yıl yapılan Taraflar Konferansları (Conference of Parties, COP) bu taahhütlerin ne durumda olduğunun gözden geçirilmesine ve gerektiği takdirde güncellenmesine imkân sağlamaktadır.

Geçen yıl Glasgow’da yapılan Konferansta işlerin çok kötü gitmediği izlenimi ortaya çıkmıştı.  Net sıfır hedefine 2035-2050 yılları arasında ulaşılabileceği ciddi bir şekilde öngörülüyordu. Özellikle Batılı sanayileşmiş ülkeler kömür santrallerini kısa zamanda kapatarak, doğal gazı geçici bir enerji ve elektrik kaynağı olarak daha çok kullanmayı ve yenilenebilir enerjilere yatırımları arttırma yoluna gitmek suretiyle hedeflerine ulaşmayı planlıyordu. 

Ancak Rusya diktatörü Putin’in 24 Şubat’ta başlattığı Ukrayna istilası ve savaşın aniden Rusya’nın Avrupa’ya doğal gaz ihracatını sonlandırma noktasına getirmesi hedeflerin şaşmasına, kapanması öngörülen kömür santrallerinin faaliyet ömrünün uzatılmasına ve bunun sonucunda da sera gazları salınımının değil azalmasına artmaya devam etmesine yol açmıştır. Dolayısıyla en azından kısa vadede 1,5 derece hedefinden şaşıldığı açıktır. Gerçi Uluslararası Enerji Ajansı İcra Direktörü Fatih Birol yaptığı açıklamalarda Avrupa’nın karşılaştığı doğal gaz kaynaklı enerji krizinin yenilenebilir enerjilere yatırımları hızlandıracağını ve net-sıfır salınım hedefine ulaşılmasını aslında kolaylaştıracağını söylemektedir. Bunun gerçekleşip göstermeyeceğini zaman gösterecektir.

Diğer taraftan gelişme yolundaki ülkeler de kendilerine verilecek yardım taahhütlerinin yerine getirilmediğinden şikâyet etmekte ve bu konuda somut adımlar istemektedirler.  Şarm-el-Şeyhte yılda 100 milyar doları bulan gelişme yolundaki ülkelere yardım programı teyit edilmiş, ayrıca iklim değişikliğinden en fazla zarar gören ülkeler için ayrı bir fonun bir yıl sonra yapılacak COP 28’e kadar oluşturulması kararlaştırılmıştır.  Buna karşılık başta Suudi Arabistan olmak üzere petrol üreticilerinin baskıları ile fosil yakıtların kullanımına son vermeye yol açacak bir taahhüt gelişmiş ülkelerin baskısına rağmen kabul edilememiştir.  AB temsilcisi Timmermans duyduğu hayal kırıklığını açıkça dile getirmiş ve bundan dolayı AB’nin Konferansı terk etmesine ramak kaldığını söylemiştir.

Hatırlanacağı üzere ülkemiz 2015 Paris Sözleşmesini altı yıl sonra onaylamıştı.  Bu onayın COP 26’nın geçen yıl Glasgow’da toplanmasından birkaç gün önce gerçekleşmesi, katılmayı öngören ancak yukarıda bahsettiğim protokol nedenleriyle bundan vazgeçen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhataplarının baskısından kurtulmak için yapıldığı aşikârdı zira ülkemiz G20 arasında onay işlemlerini tamamlayan en son ülkeler arasında yer alıyordu.

Onay işlemleri yapıldı ancak Türkiye’nin ulusal hedefleri Glasgow’da açıklanmadı. Bir sonra süre net sıfır salınıma 2053’te ulaşma hedefinin belirlenmesine rağmen bu hedefe nasıl ulaşılacağı konusunda herhangi bir yol haritası çizilmemiştir.  Oysa Türkiye ekonomisine benzer kalkınma düzeyinde olan ve ekonomileri dış rekabete açık tüm ülkeler bunu yaptı.  Kalkınmış ekonomilerin de bu konuda çok iddialı hedefleri olduğunu hatırlatmaya gerek yok tabii. Örneğin en önemli ticari ortağımız olan AB 2050 yılına kadar net sıfır salınım noktasına ulaşacak bir program yapmış, buna göre karbon fiyatlaması sürecini daha işlevsel hale getirmeyi, 2035’ten itibaren dizel ve benzinli otomobil üretimini durdurmak, yenilenebilir enerjinin tüm enerji tüketimindeki payını %40’lara çıkarmak, atmosferdeki karbonun ormanlarda ve toprakta depolanması çalışmalarına hız vermek gibi hedefler belirlemiştir.  Bu arada üye ülkeleri fosil yakıt kullanımından kurtarma ve sanayilerini dönüştürmeye yardımcı olmak için AB ilk aşamada 260 milyar euroluk bir kaynak yaratmıştır.

AB’nin çalışma programında bizi özellikle ilgilendiren 2035 yılına kadar uygulamaya girmesi beklenen ithalatta alınacak karbon hudut vergisidir diyebiliriz.  Buna göre, atmosferi en fazla kirleten demir-çelik, çimento, alüminyum ve suni gübre gibi sektörlerde AB dışından yapılan ithalatta sebep olunan kirlenme oranında bir gümrük vergisi tahsil edilmesi öngörülmektedir. Bu verginin Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına uygun olmasına gayret edilecek ancak DTÖ’nün son dönemde kaybettiği zemin dolayısıyla bu önceliğin çok daha önemli olmaması olasıdır.  Bu verginin vuracağı ülkelerin başında Türkiye’nin olduğu da bilinmektedir.  2035 birçoklarına uzak bir tarih gelebilir ama öyle olmadığı açıktır.

Bütün bu gelişmeler Türk kamuoyunun ilgi alanının bir hayli dışında cereyan etmektedir.  Avrupa ve ABD ve genelde sanayileşmiş ülkelerde iklim değişikliğine karşı mücadele en azından Ukrayna savaşına kadar gündemin ilk sırasını işgal ederken aynı şeyi Türkiye için söylemek mümkün değil. Kamuoyundan baskı gelmeyince sanayiciler, hatta bürokrasi ve iktidar da konuyla pek ilgilenmemektedir. Tersine Çin sermayesiyle inşa edilmekte olan termik santral Adana’da tabiri caizse tam gaz ilerlemektedir. Fakat G20’de kabul edilen bir taahhüt uyarınca Çin kendi toprakları dışında artık böyle santrallerin finansmanını ve inşasını üstlenmeyecektir.

COP 27’ye katılan Çevre Bakanı Murat Kurum toplantıda Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefini teyit etmiştir.  Ancak bu hedefe ne şekilde ulaşılacağı konusunda bir açıklık olmadığı gibi, salınımları azaltmak değil sadece artış hızını azaltmayı hedeflediklerini beyan etmiştir. Örneğin AB ve diğer önde gelen ekonomilerin başta karbon piyasası olmak üzere kullandıkları yöntemlerden Türkiye’de bahis yok.  Şarm-el Şeyh’de de bu konuya açıklık getirilmedi.  Tabiatıyla bu açıklamalar, başta ülkemizdeki çevre stk’ları da dahil gözlemcileri tatmin etmemiş, dış dünyada yankı uyandırmamıştır.  Oysa önemli bir kömür üreticisi olan ve 1 Aralık tarihine kadar G20 dönem başkanlığını yürütmekte olan Endonezya, kömürden vazgeçmek kaydıyla gelişmiş ülkelerden 20 milyar dolarlık bir destek vaadini koparmıştır.  Glasgow Konferansında Güney Afrika benzer taahhütler karşılığında 8,3 milyar dolarlık bir yardım paketine sahip olmuştu.  Ülkemizin böyle bir pazarlığa girmeye teşebbüs ettiğine dair herhangi bir duyum alınmamıştır.  Muhtemelen Türk ekonomisini dev aynasında gören iktidarımız bu tür pazarlıkları kendine yedirememiştir.  Geçmişte ülkemizin OECD üyesi sıfatıyla gelişme yolundaki ülkeler için öngörülen yardımlardan yararlanamayacağı engeli ülkemizin iklim değişikliği pazarlıklarında elini ve kolunu epey bağlamıştı ama artık yumurtanın kapıya dayandığı mevcut dönemde bu sıkıntıdan bir çıkış yolu bulmanın imkânsız olmadığı söylenebilir.

Önümüzdeki aylarda seri üretime geçmesi beklenen Türkiye’nin ilk “yerli” ve ilk elektrikle çalışan otomobili doğru bir adımdır şüphesiz.  Ancak özellikle Avrupa ülkeleri elektrikli otomobile geçiş için hem şarj istasyonu sayısını arttırmaya hem de araç sayısında hızlı artışa cevap verebilmek amacıyla şebekelerini güçlendirmek için her birisi milyarlarca Euro yatırım yapmaya başladılar.  Bizde ise birkaç bin yeni şarj istasyonu inşa edilmekte ama şebekenin güçlendirilmesi için bir çalışma yapılıp yapılmadığına bir açıklamaya rastlamadım.

AB ve ABD gibi sanayileşmiş ülkeler kendi atmosferlerini temizlemeye çalışırken ülkemizin bunu yapmaması, hatta tersine kirletmeye devam etmesi elbette gözden kaçmayacaktır. Ülkemizin ulusal hedeflerinin ve bunlara ulaşılmasını sağlayacak eylem planının ticaret yaptığı başlıca sanayileşmiş ülkelerinkilerle uyumlu olması istenecektir.  Bu yapılmazsa karbon hudut vergisinin başlıca ihraç mallarımızı vurmasını beklemekten başka bir şey kalmayacaktır.  Biz dış dünyadaki gelişmelerle ilgilenmemeye devam ederken dış dünyada meydana gelen gelişmeler gelip bize çarpacaktır maalesef.