Türkiye, geçen hafta çok hızlı ve kritik günler yaşadı. İktidar “rejimin yeni ötekisi” kıldığı CHP’ye ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’na ağır bir yargı operasyonu gerçekleştirdi. Evvela magazinel bir konu olarak başlayan diploma soruşturması hız kazandı, İmamoğlu’nun diploması iptal edildi. Akabinde yolsuzluk ve terör ithamlarıyla CHP belediyelerine operasyon yapıldı. İmamoğlu önce gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Bugün itibarıyla CHP’nin İstanbul’da, büyükşehir de dâhil olmak üzere, yedi belediye başkanı görevden alınmış, dördü de cezaevine konulmuş durumda.
İktidarın bu yargısal kuşatmasına CHP siyasi bir hamleyle karşılık verdi. CHP teşkilatları sahaya indi, CHP’liler ve olan-bitenden rahatsızlık duyan vatandaşlar sokaklara çıktı, protestolar İstanbul ile sınırlı kalmadı ve yurt sathına yayıldı. İmamoğlu’nun tutuklanması, iktidarın hukuki ve demokratik sınırlarını istikrarlı bir şekilde ihlal etmesine ve siyaset sahasını yargı eliyle düzenlenmeye çalışmasına toplumun duyduğu tepkiyi gösteren bir vesileye dönüştü.
İmamoğlu, “terör” değil “yolsuzluk” ithamıyla tutuklandı. Muhtemelen iktidar, PKK ve DEM Parti ile derinlikli görüşmeler yürüttüğü bir esnada İmamoğlu’nu DEM Parti ile seçim döneminde kurulan ilişkiler üzerinden suçlamanın halkı ikna edemeyeceğini düşündü ve bu nedenle “yolsuzluk” ipine sarıldı. Nitekim iktidara yakın medya ağız birliği etmişçesine “Yolsuzluktan tutuklandı” manşetiyle çıktı. Amaç, ülkenin en büyük şehrinin belediye başkanına reva görülen gayri hukuki ve gayri medeni muamelenin altında sağlam bir nedenin olduğunu göstermek ve en azından kendi taraftarlarını bu söylem etrafında tahkim etmekti.
İktidarın bu stratejisinin kendi tabanını ne kadar tatmin edeceği meçhul; ancak hem CHP cenahının hem de halkın geniş bir kesiminin İmamoğlu’na yapılanları hukuki bir zorunluluk değil, siyasi bir hesap olarak okudukları kesin. “Hukuk gerektirdiği için değil, Erdoğan’a rakip olarak çıktığı için İmamoğlu’nun başına bunlar geldi” düşüncesi o denli güçlendi ve yaygınlaştı ki, artık Erdoğan’ın bunu değiştirmesi çok zor.
İmamoğlu da halktaki bu yerleşik kanaati gördü ve savunmasını bu hat üzerinden kurdu. Kendisinin hedef tahtasına oturtulmasının arkasında Erdoğan’ın olduğuna dikkati çekti, başka aktörlere çok anlam atfetmeden doğrudan Erdoğan’ı muhatap aldı, mücadeleden asla vazgeçmeyeceğini belirtti ve halkla birlikte zafer kazanacağından emin olduğunu altını çizdi.
Erdoğan’ın karizmasındaki hasar
Dolayısıyla son bir haftadaki gelişmelerin en mühim çıktısı, toplumun sınırlı bir kesiminde var olan “Erdoğan, İmamoğlu’ndan çekiniyor” fikrinin, iktidara oy verenlerin bir kısmını da kapsamak üzere, toplumun geniş kesimleri tarafından paylaşılan bir fikre dönüşmesi oldu. Şüphesiz, İmamoğlu’nun yakın geçmişte üç seçimde Erdoğan karşısında galip gelmiş olması da, bu fikrin güçlenmesine azımsanmayacak bir katkıda bulundu. En güçlü rakibini tabi tuttuğu işlem, sevenlerince Erdoğan’a atfedilen kimi nitelikleri (mertlik, cesaret, vb) sorgulanır kıldı ve Erdoğan’ın karizmasında telafisi güç bir hasar meydana getirdi.
İmamoğlu, hâlihazırda tutuklu, şartlar aleyhine gözüküyor. Lakin bu, Türkiye siyasetinde liderlik iddiasında olanlar için, ne yazık ki, alışılmadık bir durum değil. Hemen her liderin yolu, maalesef, bir şekilde cezaevinden geçiyor. Fakat eğer bir siyasi aktör halkın teveccühüne mazhar ise, cezaevine düşmesi onun siyasi hayatının biteceği anlamına gelmiyor. Erdoğan için “Muhtar bile olamaz” deniyordu; 23 yıldır ülkeyi yönetiyor. Demirtaş sekiz yılı aşkın bir süredir haksız hukuksuz içeride tutuluyor ama o hâlâ anaakım Kürt siyasetinin en güçlü ismi olarak parlıyor.
İmamoğlu’nun da halkta bir karşılığı var, bu nedenle bugün cezaevinde olsa da yarın memleketin politik hayatında bir rolü olacak. Bu rolün büyüklüğünü ise, başlıca iki faktör tayin edecek. Faktörlerden ilki, CHP’nin İmamoğlu’nun etrafında ne oranda kenetleneceğidir. Erdoğan’ın siyasi yolu kesilmeye çalışıldığında AK Parti bütün varlığıyla onun arkasında durmuş ve sistemin bu tasfiye girişimini boşa çıkarmıştı.
Şimdi de İmamoğlu bir tasfiye tehlikesiyle karşı karşıya; eğer partisi -AK Parti’nin Erdoğan’a sahip çıktığı gibi- ona sahip çıkarsa, İmamoğlu da bu tasfiye hamlesini bertaraf edebilir. İlk gelen sinyaller, İmamoğlu açısından, son derece müspet. CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yaptığı ön seçimde 15 milyona yakın seçmenin oy kullanmasının ehemmiyeti büyük.
“Organik lider”
Doğrusu ben rakamın bu seviyelere çıkacağını beklemiyordum. Zira Türkiye’de seçmen genellikle tavrını seçimlerde ortaya koyar. Parti kültürümüzde ön seçimlerin yeri ve seçmenin “gerçek” seçimler dışında sandıkla tavrını koyma alışkanlığı yok denecek kadar az. Bu itibarla bir zorunluluk olmamasına rağmen 15 milyona yakın seçmenin sırf iktidara tepkisini ortaya koymak için sandık başına gitmesi muazzam bir hadise. Küçümsenecek, dudak bükülecek, türlü gerekçelerle itibarsızlaştırılacak bir olay değil bu; ciddi bir seçmen mobilizasyonu söz konusu.
Zannımca iktidar da bu kadarını beklemiyordu. İmamoğlu’na dokunmanın muhalefet tabanını bu derece hareketlendireceğini, kendisine yönelik muhalefetin devasa bir biçimde dallanıp budaklanacağını ve sandık başına gidenlerin bu kadar yüksek bir rakama varacağını düşünmüyordu. Eğer iktidar işin bu nispette toplumsallaşacağını öngörseydi, büyük ihtimalle İmamoğlu meselesini böyle ele almazdı.
Muhalefet, İmamoğlu’nun tutuklanmasının sıradan bir vakıaya dönüşmesine müsaade etmedi ve arkasında kilitlendi. 15 milyona yakın oy, muhalif seçmenin İmamoğlu’nu kurda kuşa yem etmeyeceğinin bir göstergesiydi. Hülasa iktidar, bu teşebbüsüyle arzu ettiğinin tersi bir sonuca yol açtı. Bir taraftan muhalif seçmeni gelecek seçimler için şimdiden seferber etti ve CHP etrafında bir toparlanmaya sebep oldu. Diğer taraftan da İmamoğlu’nun yıldızını parlattı, alternatiflerini köreltti ve onu “gerçek bir rakip” yaptı.
İktidara akıl verenlerin sevdiği bir tabir var: “Organik lider”. Denilebilir ki iktidar, kendi eliyle İmamoğlu’nu kitlelerin kendilerini özdeşleştirdiği bir organik lidere dönüştürdü.
Zehirli dil
İkinci faktör ise, CHP’nin bütün bir muhalefeti içeren bir siyaset üretip üretmeyeceğidir. Farklı kesimlerin talep ve hassasiyetlerini gözeten, onların dertleriyle hemdert olan bir dil kurup kuramayacağıdır. Meselenin salt bir CHP meselesi olmadığını ve bir memleket meselesi olduğunu hissettiren bir melodiyi kitlelere geçirip geçirmeyeceğidir. İktidardan çeşitli yönlerden mustarip olanları bir şemsiye altında toplayıp toplayamayacağıdır.
CHP’de bu bağlamda, hem tabandan hem de tavandaki kimi aktörlerden gelen işaretler, oldukça karışık. Mansur Yavaş’ın, Kürtleri hedef alarak yaptığı açıklama bu karışıklığın bir yansıması. Yavaş’ın her görüşten Kürdü yaralayan ve infiale sürükleyen diline karşı Kürtler bu nedenle sert bir reaksiyon gösterdiler.
Öyle ki Özel’in Newroz mesajı bir gün önce Diyarbakır’da alkışla karşılanırken, bir gün sonra İstanbul’da Yavaş’a duyulan kızgınlıktan ötürü yuhalandı. CHP “iktidara karşı muhalifler birlik olmalı” derken, Yavaş bir sözüyle bunu tuzla buz etti. Gerçi Özel sonradan Yavaş’ın bu tahribatını gidermeye çalıştı, kırıp döktüklerinden helallik istedi ama Yavaş’ın açtığı yara toplumsal hafızada yerini aldı.
Velhasıl, evet, bugün bir yanda iktidar için altından kalkması güç bir fatura, diğer yanda da CHP’nin kazandığı bir ivme var. Ancak bu müspet görünen tablo, tek başına CHP’ye bir iktidar garantisi vermez. CHP’nin ve İmamoğlu’nun geleceği, hem bu temponun korunmasına hem de Yavaş’ın sözlerinde ifadesini bulan ve CHP tabanında alıcısı bulunan zehirli dilden kurtulup birleştirici bir dil kurulmasına bağlı.