Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Iskalanmış hayatların öfkesini Allah’a kusmak…

Iskalanmış hayatların öfkesini Allah’a kusmak…

Reddedilenin insanın içinden çıkmaması, Schiller’in Haydutlar adlı oyununda Franz Moor’un da trajedisidir. Franz, babasının sevgisini ve ailedeki yerini ağabeyi Karl’a kaptırdığını düşünen küçük kardeştir. Karl’ı babasının gözünden düşürüp onun yerine geçmek için yalan söyler, hile yapar. Kendisine verilmediğini düşündüğü hayatın öfkesiyle vicdanı da Tanrı’yı da küçümser. Fakat oyunun sonunda kıyamet rüyaları gören, Tanrı’nın huzurunda hesap vermekten korkan, dua etmeye çalışıp edemeyen adam yine odur. Iskaladığı hayatın öfkesini her yere kusmuştur. Reddettiği şeyse onu terk etmemiştir. Kitaptakilerin sözlerinde duyulan kırgınlık da bu yüzden insanı düşündürüyor. Yaşayamadıkları hayatın hesabını Allah’tan sorarken O’ndan bütünüyle ayrıldıklarını sanıyorlar. Oysa insan, öfkesini kustuğu yerden gerçekten ayrılmış olmayabilir.

Son yirmi yılımız, büyük entelektüel, iyi şair, yazar, sağlam yönetmen dediğimiz kim varsa onların birer trole dönüşmesini çaresizce izlemekle geçti. Kazıklanmışlık hissine mi yanalım, yoksa zamanında peşinden gittiğimiz, fikirlerini kendimize dayanak yaptığımız bu insanların birer çöp adama dönüşmesine mi içerlenelim bilemiyoruz. Anadolu’da hırsızları caydırmak için evlerin önüne, bahçelere, tarlalara korkuluk denilen kuklalar dikilir. Eskinin etkin isimleri sarıldıklarımızdan kaçmamızı salık verircesine kukla vazifesine soyundular son yirmi yılda. Kimin rüzgarı eserse onun adına sallanıyor gömleklerinin boş kolları. Başları kuklalarınki gibi ya sabit, kaskatı duruyor ya da muhatabının söylediği her şeyi olumlayan insan misali sürekli öne eğiliyor. Durumları, Angelopoulos’un Ulysses’in Bakışı filminde dev bir Lenin heykelinin Tuna’da bir gemiyle yaptığı trajik ve hüzünlü yolculuğu anımsatıyor. Sosyalizmin yıkılışına, parçalanan Sovyetlere ve Lenin’in Balkanlara veda etmesine göndermelerle dolu bu sahnede asıl vurucu olan, heykel geçerken kıyıdaki insanların bir ölüyü uğurlarcasına istavroz çıkarmasıdır. Mazilerini terk edişleriyle o devrik heykeli andıran dünün entelektüelleri, bugünün trolleri, arkalarından bir Fatiha okunacak büyük saygıyı bile bırakmamak için çaba harcıyor. Dahası bu ülkeye dair hayal kurmamızın müsebbibi olan kişi, kurum ve kuruluşların tümü umutlarımızı yok etti, yok ediyor. Ortaya çıkan fotoğrafa bakınca Çehov’un Vanya Dayı’sından Yelena Andreyevna’nın “Rusya’da yetenekli bir insan tertemiz kalamaz ki” cümlesi geliyor insanın aklına.

Düşüncelerini kendimize kalkan yaptıklarımız şimdilerde organize yürütülen vasatlığın temsilciliğini yapıyor. Onlardan biri de Ankara Okulu Yayınları. Bu yayınevi Türkiye’de birçok Müslüman ve entelektüelin yetişmesinde büyük bir paya sahip. İslam dünyasında üzeri örtülen, kör kesilip sağır kalınan meselelere cesurca yaklaşıp irdelemesiyle farklı bir yerde duruyor. Hatta yayınevinin kimliğinin en önemli parçası entelektüel namusu gözeterek cesaretli çalışmalar yapması. Ama belki de artık “yapmasıydı” demek lazım.

Yayınevinden çıkan Dip Dalga: Eski Müslümanlar, Yeni Deistler/Ateistler/Agnostikler… adlı kitap, ilk bakışta kurumun eski reflekslerini hatırlatması bakımından heyecan verici görünüyor. Adından da anlaşılacağı üzere eskiden Müslüman olan insanların İslam’dan vazgeçme hikayeleri anlatılıyor. Aralarında hâlâ ilahiyat fakültesinde görev yapanların da bulunduğu birçok insanla röportaj yapılmış. İsimleri gizli kalmak şartıyla neden Allah’tan vazgeçtikleri, onları İslam’ı terk etmeye götüren süreç ve inanmamaya hangi yolculuğun sonucunda vardıkları sorulmuş. İslami camianın gizli kapaklı ortamlarda konuştuğu bu meselelerle alakalı bir çalışma yapılması ilk başta insanı umutlandırıyor. Zira bu konular üzeri kapatılarak, duymazdan gelinerek üstesinden gelinebilecek mevzular değil. Aksine konuşulması, uzmanlarının görüşlerinin alınması, bu süreçten geçenlerin tecrübelerinden yararlanılması, aynı sorgulamaları yapanların dinlenmesi dinen elzem, toplumun sağlığı için zorunlu, devletin bekası için de hayati. Dolayısıyla bu çalışmanın niteliği ve sunacağı veriler fazlasıyla önemli.

Röportaj yapılanların neredeyse tamamı eğitimli, hatta bazılarının yüksek eğitimli olduğunu göz önünde bulundurunca okuma iştahınız daha da kabarıyor. Dönüşümlerine giden sürecin hangi sorgulamalardan geçtiğini, neler yaşadıklarını çok merak ediyorsunuz. Eğitimli, okumuş bu kişilerin kültürel seviyelerinin de yüksek olacağını öngörüyorsunuz. Entelektüel düzeyde kayda değer bir şeyler beklemek hevesinizi perçinliyor. Arayışlarının kişisel öfkelerden, özgüvensizliğin yarattığı komplekslerden ya da büyüdükleri çevreden utanmaktan değil, ciddi sorgulamalardan doğduğuna hüsnüzan ediyorsunuz.

Fakat beklentilerinizin hırpalanması, coşkunuzun kum torbası muamelesine tabi tutulması uzun sürmüyor. Birkaç röportaj okuduktan sonra muhalifliğin şehvetine kapılıp Allah’la ilişkilendirdikleri siyasi iradeden hınç almak istercesine hareket eden, hesaplaşma peşinde koşan, operasyon amacı taşıyan düşük düzeyli bir çalışmayla karşılaşıyorsunuz. Önyargılara kapılmamak için tanıtımda görmezden geldiğiniz “Dini terk etmiş olan bu üç kesim, yeni hayatlarında çok mutlular.” cümlesi kitabın kötü niyetliliğini ortaya çıkarıyor. Halkın vatandaş sayılmadığı halkevleri müsamerelerinde dine, geleneğe, tarihe, halkın değerlerine sallayan tiratların tınısı, rengi, ruhsuzluğu saçılıyor etrafa.

Evin içinde uçmasına izin verilince, kafesteki diğer kuşa ‘sen tutsaksın’ imasıyla yukarıdan bakan köle ruhlu kuşun hali bu. Entelektüel çıkarımlar, derin sorular, düşündürücü cevaplar, sorgulayıcı hayat hikâyeleri beklerken ülkenin makus talihini yaşamaya mahkûm bırakılmışçasına vasatın içine düşüyorsunuz. Iskaladıkları hayatın intikamını Allah’tan almak isteyen kızgın zekalıların, kırgın ruhların kinleri cümle dizilimlerini bozuyor adeta. Kendi olamamış, sinikliğini aşamamış, özendiği hayatı yaşamaya cesaret edememişlerin öfkesini kusmak için İslam’a yumruk sallama basitliğinden başka bir şey görülmüyor. Öfkeleri o kadar bağırıyor ki, mutlu olduklarını söyledikleri yeni hayatlarını yaşamaktan çok, dine zarar verme motivasyonuyla konuşuyorlar.

Bu acemi misyonerlik girişiminin cılızlığı üzerine tezler yazılmış, farklı mecralarda yazılar kaleme alınmış. Kitabı akademik bir gözle inceleyen Fatıma Akkaya Öğe, editörün örnekleme seçimini hiç açıklamadığını, katılımcı cevaplarının çoğunun bir sorgulama değil güncel bir siyasi kırgınlık taşıdığını gösteriyor. Bunu da tek tek sorular ve cevaplar üzerinden inceleyerek göstermiş. Sezgin Yaman’ın ayrı bir incelemesi de aynı noktaya varıyor. O da editörün metninde açıkça din karşıtı bir dil olduğunu, altmış kişilik sınırlı bir örneklemden bu denli büyük bir kehanette bulunmanın bilimsel bir temeli olmadığını söylüyor. Yani din terk edilmiyor, bir iktidara, bir kadroya, bir olaya duyulan öfke dinin üzerine boşaltılıyor.

Kitaptakilerin neredeyse hepsi aynı cümlenin etrafında dolaşıyor. Açık açık söyleyemediklerini başka şekilde ifade etseler de alt metin çok net. Görmemek anlamamak imkânsız. Hayatlarını Allah için ıskaladıklarını, yaşayamadıkları gençliğin, tadamadıkları hazların, ertelenmiş arzuların faturasını O’na kesiyorlar. Bu yüzden yalnızca inanmamakla yetinmiyorlar. Allah’la çocuksu bir kavgaya da giriyorlar. Kendilerinden alındığını düşündükleri hayatın karşılığında Allah’ın olan ne varsa yıkmaya girişiyorlar. Durumları, ırkçılığa dair en can alıcı hikayelerden birinin kurbanı olmuş büyük yazar ve hikayeci Bruno Schulz’un ölümünü getiriyor akla.

Schulz’un doğduğu kent, İkinci Dünya Savaşı’nda hem Sovyet hem de Nazi güçlerince işgal edilir. Nazi işgali sırasında gettoda yaşayan Schulz, bir süreliğine, çocuğunun oyun odasının duvarlarına resim yapması karşılığında kendisine ekmek ve koruma sağlayan bir Nazi subayının emrinde çalışır. Yahudileri bekleyen zorunlu göçlerin ve infazların farkında olan Schulz, bazı eserlerini Yahudi olmayan arkadaşlarına emanet eder. 19 Kasım 1942’de duvar resimlerini bitirdikten kısa bir süre sonra, elinde bir somun ekmekle gettoya dönerken başka bir Nazi subayı tarafından vurulur. Meğer Schulz’u koruyan Nazi subayı, onu vuran subayın denetimindeki bir Yahudi’yi öldürmüş, o da karşılığında Schulz’u öldürme hakkını kendinde bulmuştu. “Sen benim Yahudi’mi öldürdün,” der, “ben de seninkini öldürdüm.”

Bruno Schulz’un hikâyesindeki o absürtlük, tetikçilerin birbirlerinin “malı” gibi gördükleri hayatlar üzerinden hesaplaşması, bugün bu kitabın sayfalarında yankılanan ruh hâliyle birebir örtüşüyor. Nasıl ki o Alman subayları arasında can veren bir sanatçının hatırası anlamsız bir güç mücadelesine kurban edildiyse, inanç gibi en mahrem ve derin bir mesele de bugünün ucuz siyasi hesaplaşmalarına kurban ediliyor. Buradaki benzerlik, yaşananların ağırlığında değil, öfkenin yönünde: Hesaplaşmak istenen kişiye ulaşılamayınca onunla özdeşleştirilen başka bir varlık hedef alınıyor.

Deist ve ateist gençlerin anlattıklarına bu gözle bakınca, öfkenin nasıl hedef değiştirdiği görülüyor.

Bu etiketi taşıyanların çoğu, kendilerini bir sorgulamayla ya da ahlaki bir meseleyle değil, iktidar üzerinden tanımlıyor. İktidarın temsil ettiği muhafazakâr, mütedeyyin, İslamcı kimlik üzerinden AKP’yi, dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ı, dinle ve dinin sahibiyle özdeşleştiriyorlar. Onlara göre Allah, bütün yaratılmışların, bütün Türkiye’nin, muhaliflerin Allah’ı değil, yalnızca iktidarın Allah’ı. Çünkü iktidar Müslüman ve muhafazakâr bir kimliğe sahip, ortaya çıktığı günden bu yana kendini böyle tanımlıyor, destekçileri de mütedeyyin. Seçmenin yaslandığı geleneğin katılığı, iktidarın da o geleneğin savunucusu ve yürütücüsü olması, öfkelerini daha da kışkırtıyor. Tüm bunlar onları Allah’ın sadece iktidarın ilahı olduğuna inandırıyor. Asıl kırılma da burada başlıyor: iktidara karşı gösteremedikleri tepkiyi dine karşı gösteriyorlar. En sert, en keskin tepkilerini Allah’tan vazgeçerek veriyorlar. Gösteremedikleri iradeyi dinsizlikle kapatmaya çalışırken, başkalarından destek bulmak amacıyla Allah’a saldırıyorlar. Böylece Tayyip Erdoğan’a bir darbe vurmuş sayarak, nevrotik bir zafer hazzı yaşıyorlar.

Ama daha çarpıcı bir şey daha var. Cevaplara saklanmış, kısık sesli trajik bir ayrıntı görülüyor. Bu ayrılış hikâyelerini anlatanların çoğu, aslında Allah’tan hâlâ tam kopamamış. Mahcuplar, ürkekler, kırgınlar ama bağları sürüyor. Sözlerinde Allah’a ve dine cephe alsalar da içlerinde bu hesaplaşmayı sonuna kadar götüremiyorlar. Gençliklerini yaşayamamalarının sorumlusu olarak gördükleri Allah’la kavga etmeye çekiniyorlar. Kırgınlığını ayrılık ilan ederek gösteren, fakat sevildiğinden emin olduğu için kapının kendisine kapanmayacağını içten içe bilen biri gibiler. Allah hâlâ onların Rabbi. Hâlâ kendilerine rahmet eden, merhamet eden O. Öfkelerine ve içlerinde biriktirdikleri bütün kırgınlıklara, kinlerine rağmen Rablerine karşı sevgileri de sürüyor. Daha da önemlisi, bu bağ kopmadığı için Allah’ın kendilerini cezalandıracağından hâlâ korkuyorlar. Allah’la doğrudan hesaplaşamadıkları için Erdoğan’a duydukları öfkeyi din üzerinden dışa vuruyorlar. Ona kinlenerek, ona muhalif durarak deist olduklarını zannediyorlar. Çünkü bilinçlerinde, muhafazakâr ve İslamcı olduğu için Erdoğan’ı Allah’la özdeşleştiren bir arketip var.

Tam burada Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı’nda başroldeki Sinan’ın imamlarla karşılaşması benzer bir hesaplaşmayı akla getiriyor. İki imam, başkasının ağacından elma toplamaktadır. Daha açık bir ifadeyle kullandığı metaforik göndermelerle renkleri, sembolleri, şablonları yeni tanıyan çocukları kıskandıran yönetmenimiz imamlara elma çaldırıyor. Yani Hz. Âdem’in cennetten kovulmasına neden olduğu söylenen, ülkemizde Amasya’da meşhur olan o güzel meyve. İmamlar elma çalarken ağaca fırlatılan bir taşla renkleri soluyor. Yakalandıklarını sanıp fena halde korkuyorlar. Yutkunmaları uzun sürmeden Sinan çıkageliyor. İmamlardan biri “Allah seni ne yapsın, korkuttun bizi ya” diye şakayla durumu örtüyor. Ağaçtan elma alan imamlara yönelik “Sen de mi yasak elmanın peşindesin?” cümlesinin ucuzluğu sinemamız adına ayrıca ibret verici! Sinan lafını çarpıyor ama imam onu takmıyorcasına elmalardan bir tanesini Sinan’a fırlatıp “sünnetle” diyor. En önemli göstergelerden biri tam da burası. Hırsızlık ve sünnetleme! İmamın kendisine ait olduğu gösterilmeyen elmayı alıp vurdumduymaz ve yarı istihzalı bir tavırla Sinan’a ısırması için ikram etmesi yönetmenin öfkesinin en belirgin yerlerinden biri. Yani daha açık bir ifadeyle kitaptakiler gibi iktidara yönelik öfkenin imamlar üzerinden dine yansıtılan biçimi.

Sinan kabul etmese de imamın ısrarıyla elmadan bir ısırık alıyor. Elmaları yiye yiye bağların arasından sohbet ederek köye yürüyorlar. Üçü de konuşuyor ama kimse düşünmüyor. Üstelik konuşmanın içinde Ebûzer ve mülkiyet meselesi var. Servetin iktidarın elinde birikmesine İslam’ın içinden itiraz eden Ebûzer’i, başkasının ağacından elma çalan imamlara konuşturuyor yönetmenimiz. İmamlar bu meseleleri, gelenekten ayrı bir “öz İslam” arayışını, Şeriati ve Seyit Kutup okumalarını ilk kez keşfetmiş gibi tartışıyor. Sinan ise onlara bir yerden duyduğu itirazları fırlatıyor. Ezberlenmiş bir metnin sesli okunuşu gibi. Seküler eleştirmenler bu sahneleri derin buldu, çünkü o tartışmalar onlara yeniydi. İslami camianın içinden bakan biri içinse doksanların dergilerinde, sohbetlerinde, entelektüel toplantılarında konuşulmuş şeyler bunlar. Dolayısıyla sahne, sekülerlerin sandığı gibi derinlik değil, gecikme taşıyor. Kitaptaki cevaplar da böyle. Ne yeni ne kendilerine ait. Zamanı çoktan geçmiş bir tartışmayı kendi keşifleri sanıyorlar.

Ama daha da önemlisi, elma, cennetten sürgün ve imam üçlemesini düşündüğümüzde Ceylan da kitaptakilerle aynı yere düşüyor. Sahnede siyasi iktidara yöneltilebilecek öfke, dinin temsilcilerine yöneliyor. Film Sinan’ın işsizliğini, ailesindeki huzursuzluğu, yazar olma hayallerini, önünde açılmayan hayatı gösteriyor. Fakat bu sıkışmanın siyasi tarafıyla Sinan üzerinden hesaplaşmak yerine imamlara elma çaldırıyor. Kitaptakiler de aynı şeyi yapmıyor mu? İktidarla girişemedikleri kavgayı Allah’la sürdürüyorlar. Dine vurarak iktidarın canını yakacaklarını, Allah’a duyurdukları öfkeyle ondan da hınç alacaklarını sanıyorlar. Ülkenin en büyük yönetmeni olduğu iddia edilen birinin bu sahnede aynı kolaycılığa düşmesinin de ayrıca konuşulması gerekir. Ceylan gibi büyük bir yönetmenin bu sahnelere verdiği prestij, daha felsefi, daha derinlikli ele alınması gereken meseleleri kalitesizleştiriyor. Buna dindarlardan çok inançsızlık yolculuğuna çıkanların itiraz etmesi gerekir.

Oysa Ceylan imamları karikatürize edeceğine, bu meseleler üzerine ciddi ciddi kafa yormuş ve kendisinin de etkilendiği Bergman’ın izinden gitmesi daha büyük fayda sağlardı. Bergman bu konuda çıtayı arşa koymuş bir isim. Şüpheleriyle, sorularıyla, inançsızlık buhranlarıyla Allah’la kavgasını saklamıyor. Ama o kavgayı insanca, zekice ve cesaretle veriyor. Bergman, öfkesini bırakıp idrakini kuşanır, cesurca ve korkmadan o cedelleşmeyi yapar. Kış Işığı’nda papaz Tomas’ın inancı sarsılmıştır. Neredeyse boş bir kilisede vaaz verir. Fakat söyledikleri Tanrı’nın sessizliği karşısında kendisini bile teselli edemez. İnancındaki çatlağı başka birine duyduğu öfkeyle kapatmaya çalışmaz. Şüpheleriyle birlikte Rabbin huzuruna çıkar. Cevap alamadığında da o sessizliğin acısını yaşar. Kitabın tanıtımındaki “yeni hayatlarında çok mutlular” cümlesine cevap da burada. Bergman’ın anlattığı inanç kaybı, bir yükten kurtulmanın neşesi değil, sevilen birinin sesini artık duyamamanın yasıdır. Kitaptakiler ise Allah’la aralarındaki bağı, kırgınlıklarını, itirazlarını, iddialarını, sorularını ve çıkmazlarını konuşmak yerine ayrılıklarını bir zafer gibi anlatıyorlar.

Kitapta dikkat çeken diğer bir husus, kadınların durumu. Onlara gelince, gelenekle dinin birbirine karıştığını, fıtri denilen rolden ayrılmayı doğrudan bir inançsızlık göstergesi saydıklarını görüyoruz. Dinin kendilerine biçtiği kalıpların dışına çıkmayı bir tür özgürlük olarak sunuyorlar. Bu biraz da bugünkü dayatmaların, cinsiyet rollerini birbirine yaklaştıran değişimin bir yansıması. Ama onlar bunu deistlik ya da ateistlik olarak okuyor. Kendilerini tutsaklıktan çıkıp özgürlüğe kavuşmuş sayıyorlar. Röportajlara göre kendi ayakları üzerinde duran, çalışan, ekonomik özgürlüğünü kazanan kadın, aynı zamanda mutlu olan kadın da oluyor. Oysa karşı çıktıkları şey çoğu zaman Allah değil, Allah adına konuşan cemaatin, ailenin, mahallenin kendilerine biçtiği roldür. Rolü reddetmekle Rabbi reddetmek aynı şey değil, ama onlar ikisini aynı cümlede eritiyor.

Yaşayamadıkları her şey içlerinde kocaman bir öfkeye dönüşmüş. Bu öfkenin yönü, büyüklüğüyle değil, karşısındakini yaralamak için kendinden de vazgeçmesiyle Medea’yı hatırlatıyor. Euripides’in Medea’sı Iason’a âşık olur, ülkesini ve ailesini geride bırakıp onunla gider. Birlikte çocukları olur. Iason onu bırakıp kralın kızıyla evlenince Medea, onu en ağır yerinden yaralamak için kendi çocuklarını öldürmeye karar verir. Çocukları öldürmeden önce ne yapacağını bildiğini, ama öfkesinin aklından güçlü olduğunu söyler. Iason’la son karşılaşmasında da acıyı kendisinin de çektiğini, fakat onun bir daha gülemeyecek olmasının buna değdiğini söyler. Kitaptakiler de yaralamak istedikleri şeye ulaşamayınca kendi içlerinde ona ait ne varsa kesip atıyorlar.

Allah kullarına kendisine inanmama hakkını vermişken bizler kalkıp kimsenin inancına ya da inançsızlığına hükmedemeyiz. Ama bu hak, inanmayanlara ucuz misyonerlik yapma ya da inananları istihzayla karşılama hakkı vermez. İnananların da saygı görmeye hakkı var. Üstelik inanç üzerine yapılacak nitelikli, derinlikli bir çalışma, Allah’tan vazgeçtiğini söyleyenlerin elini de psikolojik olarak güçlendirir. Aynı tematik cevaplarla, benzer öfke hâlleriyle hazırlanmış bir çalışma cılız kalır ve eleştirdiği tarafın ezberciliğine dönüşür. Bu meseleleri ele alacak kişilerin objektifliği kadar yetkinliği de önemlidir. Hatta bu, inananlardan çok Allah’tan vazgeçtiğini söyleyenler için hayati olabilir. Çünkü dine yönelttikleri temel itirazlardan biri, onun akılla bağdaşmadığı iddiasıdır. Aklı merkeze alan bir itirazın kendisi de akıl süzgecinden geçmiş, entelektüel bakımdan doyurucu savlar ortaya koymak zorundadır.

Ama inanç meselesi yalnızca ileri sürülen düşüncelerden ibaret değil. Deist ve ateist gençlerin anlattıklarına bakarken ayrıldıklarını söyledikleri inancın hayatlarında tuttuğu yeri de görmek gerekiyor. Türkiye’de din, yalnızca insanla Allah arasında kurulmuş metafizik bir bağ değil. Ailenin, mahallenin, geleneğin, çocukluğun, dilin, ölümün, mezarlığın, bayramın, korkunun ve tesellinin içine sinmiş bir şey. Ecinniler’de Şatov’un “Halkı olmayanın Tanrı’sı da yoktur” sözü, inançla insanın ait olduğu dünya arasındaki bu bağı hatırlatıyor. Fakat insan inancını yitirdiğinde o dünyadan da çıkmış oluyor mu? Belki daha kışkırtıcı soruyu sormak gerekiyor: Bu topraklarda insan, ateist olurken Allah’ı hayatından bütünüyle çıkarabilir mi? Elbette insan Allah’ın varlığını reddedebilir, kendisini ateist olarak tanımlayabilir. Fakat insanın zihninden çıkardığı Tanrı’yı hafızasından, dilinden, korkularından, çocukluğundan ve ölüm tasavvurundan da çıkarabilmesi aynı şey değildir. Bu coğrafyada Allah bazen inanılmayan hâliyle bile insanın hayatında kalmaya devam eder. Belki de bu coğrafyada inançtan uzaklaşmanın paradoksu budur: Reddedilen şey, reddedenin dünyasını şekillendirmeyi sürdürür.

Reddedilenin insanın içinden çıkmaması, Schiller’in Haydutlar adlı oyununda Franz Moor’un da trajedisidir. Franz, babasının sevgisini ve ailedeki yerini ağabeyi Karl’a kaptırdığını düşünen küçük kardeştir. Karl’ı babasının gözünden düşürüp onun yerine geçmek için yalan söyler, hile yapar. Kendisine verilmediğini düşündüğü hayatın öfkesiyle vicdanı da Tanrı’yı da küçümser. Fakat oyunun sonunda kıyamet rüyaları gören, Tanrı’nın huzurunda hesap vermekten korkan, dua etmeye çalışıp edemeyen adam yine odur. Iskaladığı hayatın öfkesini her yere kusmuştur. Reddettiği şeyse onu terk etmemiştir. Kitaptakilerin sözlerinde duyulan kırgınlık da bu yüzden insanı düşündürüyor. Yaşayamadıkları hayatın hesabını Allah’tan sorarken O’ndan bütünüyle ayrıldıklarını sanıyorlar. Oysa insan, öfkesini kustuğu yerden gerçekten ayrılmış olmayabilir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın