İsrail’in ABD ile birlikte 28 Şubat 2026’da İran’a başlattığı saldırı, radikal Siyonist Mesihçi çevreler ile Evanjelik Hıristiyan gruplar arasında Mesih beklentisini artırmıştır. Günümüzde yaşanan jeopolitik gelişmeler, söz konusu çevrelerce sadece siyasî olaylar olarak değil, tarihî, hatta Mesih’in gelişi açısından eskatolojik bir dönüm noktası kabul edilmektedir. Bu nedenle söz konusu bu son saldırı, stratejik veya askerî bir hamlenin ötesinde; dinî semboller, tarihî anlatılar ve psikolojik savaş unsurlarının iç içe geçtiği çok yönlü bir operasyon niteliği taşımaktadır.
Son yıllarda yoğun çatışmalar ve güvenlik krizleri yaşayan Ortadoğu’da, bu krizlerin müsebbibi olan İsrail’in askerî ve stratejik olarak önemli ölçüde güçlendiği bir gerçektir. Öte yandan İran’ın uzun yıllara sâri olarak kurmaya çalıştığı bölgesel “mezhepçi çevreleme” stratejisi zayıflamış, bazı vekil yapıların etkisi kırılmış ve İbrahim (Avraham) Anlaşmaları gibi bölgede İsrail’in güvenliğini sağlamaya yönelik sözde normalleşme girişimleri, yeni bölgesel ittifak ihtimallerini gündeme getirmiştir. Ayrıca bütün bu gelişmeler, ABD’nin de desteği ile İsrail’i yalnızca savunma konumunda bulunan bir aktör olmaktan çıkarıp bölgenin etkin merkezî güçlerinden biri haline getirmiştir.
Öte yandan bu tablo, radikal Mesihçi Yahudiler tarafından, tarihlerinde kurulmuş üçüncü devlet İsrail’in, Kral Süleyman döneminden bu zamana kadar görülmemiş bir güç ve egemenlik düzeyine ulaştığı şeklinde yorumlanmaktadır. Aynı çevrelerde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun tarihsel bir rol oynadığına inanılmakta; hatta Netanyahu bazı dinci gruplar tarafından Mesih çağının gelişini haber veren siyasî bir figür olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, mesela, Lubavitch Hasidik hareketin son lideri Rabbi Menahem Mendel Schneerson’a nispet edilen bazı sözlere sıkça atıfta bulunulmaktadır. Schneerson’un, Netanyahu ile yaptığı bir görüşmede, onun Mesih çağından önceki son İsrail başbakanı olduğu yönündeki sözleri bu çevrelerde yaygın biçimde kabul görmektedir.
Bütün bunlara ilaveten, son yıllarda Mescid-i Aksâ’nın yıkılarak yerine Üçüncü Yahudi Mabedi’nin yapılması, kızıl düve (para aduma/red heifer) tartışmaları ve mabet ritüellerine ilişkin hazırlıklar da İsrail kamuoyunda Mesih beklentileri bağlamında daha sık gündeme gelmeye başlamıştır. Bu başlıklar, İsrail’de marjinal bir dinî ajanda olmanın ötesinde, giderek daha görünür hale gelen toplumsal ve siyasal bir söylem haline gelmiştir.
İşte bütün bu gelişmeler, İran ile yaşanan savaş ve bölgesel güç dengelerindeki değişimle birlikte bazı çevrelerde Mesih’in çıkmak üzere olduğu beklentisini de artırmıştır. Bununla beraber savaşın “ne getireceği” kadar “neyi haber verdiği”de yoğun bir şekilde konuşulmaktadır.
Bu nedenle İran–İsrail/ABD savaşı, sadece siyasî ve jeopolitik bir mücadele olarak değil, aynı zamanda dinî ve Mesihî beklentilerle iç içe geçmiş bir tarih anlatımının parçası olarak da değerlendirilmelidir.

Diplomatik maskeyle kamufle edilmiş teoloji
İsrail’in geçtiğimiz yıldan beri emperyalist ülkelerin gündeminde tutmaya çalıştığı İran’a yönelik saldırılar; adları, zamanlamaları, kapsamları ve beklenen sonuçları bakımından radikal Siyonist çevreler ile Evanjelik gruplar tarafından, yalnızca askerî hamleler olarak değil, aynı zamanda Mesih’in geliş sürecini başlatan tarihî bir dönüm noktası olarak da değerlendirilmektedir.
Bu sebeple söz konusu olaylar, sahadaki sonuçlarından çok, kutsal metinlerin diliyle anlamlandırılmakta ve anlatılmaktadır.
Saldırının adı: Aslan Kükremesi (Şaagat ha-Ari/Lion’s Roar)
İsrail’in 28 Şubat 2026 sabahı İran’a yönelik başlattığı kapsamlı saldırı, salt askerî yönüyle değil, bizzat Başbakan Binyamin Netanyahu tarafından seçilen ismiyle de bölge jeopolitiğinde yeni bir safhayı işaret etmektedir. Başlangıçta askerî kanat tarafından daha ihtiyatlı ve savunma odaklı bir içeriğe sahip “Yehuda Kalkanı” (Magen Yehuda) adıyla planlanan operasyon, Netanyahu’nun doğrudan müdahalesiyle sert, saldırgan ve kutsal metin referanslı “Aslan Kükremesi” şeklinde yeniden isimlendirilmiştir.
Operasyonun adı, rastgele seçilmiş bir güç gösterisinin ötesinde, Tevrat’a dayanan sembolik mesajlar barındırmaktadır. Haziran 2025’teki ilk saldırı olan “Yükselen Aslan”ın ardından gelen bu “Aslan Kükremesi”, hazırlık döneminin sona erdiğini ve pençelerin artık avın üzerinde olduğunu ima eden teopolitik bir dil de taşımaktadır. Yahudi Kutsal Kitabı’nda yirmi kez geçen “kükreme” (şaag) fiili, sıradan bir hayvan sesini değil, ilahî bir sarsıntı ve kaçınılmaz bir yargıyı çağrıştıran anlama sahiptir. Bu sembolik dil, bugün İran’a yönelik yürütülen psikolojik harbin merkezine yerleştirilmiş görünmektedir. Özellikle Amos Peygamber’in “Aslan kükredi, kim korkmaz?” (Amos 3:8) uyarısına yapılan atıf, hem İsrail içindeki radikal Siyonist gruplara hem de Batı’daki Evanjelik destekçilere, operasyonun salt taktik bir hamle değil, “kader ve varoluş” mücadelesi olduğu mesajı vermektedir.
Özetle İsrail’in İran’a saldırısı, askerî bir operasyon olmanın yanı sıra, aslanın avına çömelerek hâkimiyetini ilan edişini tasvir eden Tekvin 49:9 pasajının, modern bir savaş sahasında yeniden kurgulanması olarak da yorumlanmaktadır.
Saldırının zamanlaması: Purim şafağında hesaplaşma
İsrail’in İran’a yönelik saldırısının uzun süredir planlandığı, bu planın da sözde diplomatik temaslar ve “barış görüşmeleri” görüntüsüyle gizlendiği açıktır. İran’ı diplomatik kanallar üzerinden meşgul etme hamlesi, kanaatimize göre saldırı hazırlıklarını perdeleyen bir stratejiden ibarettir. Bu nedenle operasyonun Purim günlerine denk getirilmesi, askerî, dinî ve psikolojik boyutları bulunan, önceden tasarlanmış bilinçli bir zamanlama olarak değerlendirilmelidir.
Nitekim saldırı için seçilen tarih de oldukça dikkat çekicidir. Saldırının, Yahudi halkının yaklaşık 2400 yıl önce antik Pers topraklarında (bugünkü İran coğrafyasında) yok edilmekten kurtuluşunu simgeleyen Purim Bayramı’na denk getirilmesi sıradan bir takvim tesadüfü değil; aksine bilinçli bir sembolik kurgudur.
Kadim kin
Saldırının Şabat Zahor’a (Hatırlama Şabatı) denk getirilmesi ise, zamanlamanın “askerî fırsat” kadar teolojik ve sembolik bir mesaj olarak da tasarlandığını göstermektedir. Zira Purim’den hemen önceki Şabat, yani cumartesi günü, Yahudi geleneğinde Amalek’in saldırganlığını “hatırlama” ve “unutmama” (zahor al tişkah) emrinin (Tesniye 25:17-19) yüksek sesle yeniden ilan edildiği gündür.
Radikal çevrelerin tarihî Amalek anlatısını bugünkü İran yönetimiyle özdeşleştirmesi, bu tarihe yerleştirilen saldırıyı sıradan bir operasyon olmaktan çıkarıp “ezelî düşmana karşı dinî bir vazifenin icrası” şeklinde kodlamaktadır. Purim arifesindeki bu atmosfer, bir yandan “düşmanın planlarının bozulacağı” inancını canlı tutarak iç cepheyi tahkim ederken, diğer yandan da saldırıyı “Amalek’i yeryüzünden silme” vecibesinin dinî bir gereği olarak takdim etmektedir.
Haman’ın darağacından Tahran semalarına
Ester Kitabı’nda anlatılan kadim hikâyeye göre Pers İmparatorluğu’nun, Yahudi geleneğinde hep “kötü” (raşaʿ) sıfatıyla anılan veziri Haman (Haman ha-Raşaʿ), Yahudileri topluca imha etmeyi hedefleyen bir ferman yayımlamış; ancak saraydaki Yahudi Kraliçe Ester ve amcası Mordehay’ın girişimleri sayesinde bu plan boşa çıkarılmıştır. Haman’ın Yahudiler aleyhine hazırladığı fakat nihayette darağacında kendisinin sallandırılmasıyla sonuçlanan bu olay, Yahudi geleneğinde “kaderin tersine dönmesi” olarak yorumlanmakta ve sevinç içinde kutlanan Purim Bayramı ile anılmaktadır.
Günümüzde İran’a yapılan bu saldırının tam da bu bayram günlerine denk düşürülmesi, Yahudilerce antik Pers tehdidi ile günümüz İran tehdidinin bilinçli biçimde özdeşleştirildiğini göstermektedir.
Bu bağlamda 28 Şubat’ta İsrail’in, ABD’den önce İran’a saldırması, İsrail kamuoyunda özellikle radikal Siyonist çevreler tarafından yalnızca askerî bir operasyon olarak değil, tarihsel bir anlatının devamı niteliğinde kabul edilmektedir. Purim’de anlatılan “Haman’a karşı zafer” teması, güncel siyasî gelişmelerle ilişkilendirilerek saldırının sembolik anlamı daha da güçlendirilmek istenmektedir.
Radikal Siyonist çevrelerce İran, İsrail’e karşı kurulan bölgesel ittifakta “ahtapotun başı” olarak tasvir edilmekte; “vekil güç” olarak tanımlanan Hamas, Hizbullah ve benzeri yapılar ise bu ahtapotun kolları olarak görülmektedir. Bu yaklaşıma göre söz konusu kolların büyük ölçüde zayıflatıldığı, ancak asıl hedefin İran’ın başının mutlaka ezilmesi gerektiği, çoğu zaman yalan-yanlış gerekçelerle sürekli vurgulanmaktadır.
Bu çerçevede İran’a karşı yürütülen mücadele, stratejik bir savaş olmanın ötesinde, kutsal metinlerde anlatılan ahir zamanda vuku bulacak çatışmalarla da ilişkilendirilmektedir. Nitekim bazı radikal çevrelerde, özellikle Hezekiel kitabının 38–39. bölümlerinde geçen Gog Savaşı sıkça gündeme getirilmekte ve Pers/İran, “ahir zamanda İsrail’e karşı birleşecek halkların en önemlilerinden biri” olarak kabul edilmektedir.
Bu ideolojik okumaya göre İran’la yürütülen savaş yalnızca askerî ve siyasî bir çatışma değil; nihai sonucu itibarıyla İsrail’in Tanrısı Yahve’nin üstünlüğünün dünya ulusları (goyim) tarafından tanınacağı, hatta söz konusu ulusların Yahudilerin köleleri ve cariyeleri hâline geleceği bir düzenin kurulmasının başlangıcı kabul edilmektedir.
2400 yıllık intikam yetkisi: Purim’in İran saldırısına taşınan meşrûiyeti
Purim hikâyesinde “Haman’ın yenilgisi” anlatısının dikkat çeken yönlerinden biri de Yahudilere kendilerini yok etmek isteyenlere karşı “savunma ve karşı saldırı hakkı tanıyan” bir kraliyet kararnamesinin çıkarıldığının kabul edilmesidir.
Bu tarihsel çerçeve bugün, modern savaş teknolojileri eşliğinde yeniden sembolik biçimde sahneye konmakta; tuhaf bir şekilde, yaklaşık 2400 yıl önce Yahudiler için çıkarılan “düşmanı bertaraf etme” kararnamesinin hâlâ geçerli olduğu kabul edilmektedir.
Buradan hareketle Purim günlerinde gerçekleştirilen saldırı ile, dünya genelindeki Yahudi topluluklarına ve aynı zamanda apokaliptik beklentilere teşne Evanjelik Hıristiyan çevrelere, İsrail’in “tarihî ve ilahî bir misyon doğrultusunda hareket ettiği” mesajı verilmektedir.

Savaşın gölgesinde Mesih hesabı
Geçen yıl (2025) Haziran ayında İsrail ile İran arasında başlayan savaşın ardından, Yahudi dünyasında Mesih beklentileri yeniden tartışılmaya başlanmıştır. İlginçtir, geleneksel olarak bu tür spekülasyonlardan özenle kaçınan bazı ultra-Ortodoks çevreler bile bu süreçte Mesih çağına ilişkin hararetli tartışmalara girişmiştir.
Bu alevlenmenin başlıca sebeplerinden biri de 18. yüzyılın ünlü Yahudi bilgini Vilna Gaon’a (1720–1797) atfedilen bir yoruma ve onun yazılarında işaret edildiği kabul edilen bir yönteme dayandırılan rabenik zaman hesaplamasıdır.
Litvanya’nın Vilna (bugünkü Vilnius) şehrinde yaşamış olan Vilna Gaon, Yahudi dünyasının en etkili âlimlerinden biridir. “Deha” veya “büyük âlim” anlamına gelen “gaon” lakabıyla tanınan bu âlimin asıl adı Eliyahu ben Şelomo Zalman olup özellikle Talmud, Yahudi hukuku (halaha) ve Kabala alanlarındaki derin bilgisiyle ün kazanmıştır. Metin merkezli yoğun bir öğrenim geleneğini savunan Vilna Gaon, yazılarında Mesih çağına ilişkin işaretler ve zaman hesaplamaları yapan yorumlarıyla tanınmaktadır.
Bugün, İsrail’in İran’a yönelik saldırısı gibi güncel siyasî-askerî gelişmeler, radikal Siyonist çevrelerde tam da bu tür yorumların ışığında “Mesih’in çıkış zamanının başlangıcı” olarak kabul edilmekte; savaşın seyri, siyasî ve jeopolitik sonuçları yanında eskatolojik bir takvime de yerleştirilmektedir.
Mesih’in çıkışıyla ilgili son günlerde gündeme gelen yorumların referanslarından biri de Yahudi Kutsal Kitabı’nın Vaiz (Kohelet) bölümünde yer alan ve hayatın akışını anlatan şu meşhur pasajlardır:
- Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın bir zamanı vardır.
- Doğmanın zamanı var, ölmenin zamanı var; dikmenin zamanı var, sökmenin zamanı var.
- Öldürmenin zamanı var, şifa vermenin zamanı var; yıkmanın zamanı var, yapmanın zamanı var.
- Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var; yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var.
- Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var; kucaklaşmanın zamanı var, kucaklaşmamanın zamanı var.
- Aramanın zamanı var, vazgeçmenin zamanı var; saklamanın zamanı var, atmanın zamanı var.
- Yırtmanın zamanı var, dikmenin zamanı var; susmanın zamanı var, konuşmanın zamanı var.
- Sevmenin zamanı var, nefret etmenin zamanı var; savaşın zamanı var, barışın zamanı var.
Vaiz’de hayatın döngüsünü anlatan toplam 14 çift eylem ve 28 “zaman” ifadesi yer almaktadır.
Pasajlarda dünyanın düzeni için birbirini takip eden dönemler şu şekilde sıralanmaktadır: (1–2) doğmak–ölmek, (3–4) ekmek–biçmek, (5–6) öldürmek–iyileştirmek, (7–8) yıkmak–inşa etmek, (9–10) ağlamak–gülmek, (11–12) yas tutmak–oynamak, (13–14) taşları atmak–taşları toplamak, (15–16) kucaklaşmak–kucaklaşmaktan kaçınmak, (17–18) kazanmak–kaybetmek, (19–20) saklamak–atmak, (21–22) yırtmak–dikmek, (23–24) sessiz kalmak–konuşmak, (25–26) sevmek–nefret etmek, (27–28) savaşmak–barış yapmak.
Yahudi yorum geleneğinde bu ifadelerin toplamda 28 “zaman”ı temsil ettiği kabul edilir.
Mesih’in gelişi eli kulağında: Beklentiyi artıran Rabenik takvim
Yukarıda bahsi geçen Vilna Gaon’a atfedilen yoruma göre, Yahudi düşüncesinde dünyanın toplam tarihi 6.000 yıl sürecek bir dönem olarak tasavvur edilmektedir. Bu 6.000 yılın, Vaiz Kitabı’ndaki “28 zaman”a karşılık gelen “28 manevî dönem”e ayrıldığı kabul edilmektedir. Bu hesaba göre her dönem yaklaşık 214 yıl sürmektedir. Mesih çağının eşiğine ulaşmak için ise 27 dönemin tamamlanması gerekir. Bu da yaklaşık 5.785 yıl etmektedir.
Yahudi takvimine göre 5785 yılı miladi takvime göre 2024 yılında başlamıştır. Hesaplamaya göre bu yılın yaklaşık 0,71’lik kısmı, yani 2025 yılının ortaları, 27 döngünün tamamlanıp 28. döneme girilen zaman dilimi olarak kabul edilmektedir.
Bu nedenle radikal dinci Siyonistler, İsrail ile İran arasındaki savaşların sadece siyasî ve jeopolitik bir kriz değil, aynı zamanda Vaiz Kitabı’ndaki “savaş zamanı”nın doruk noktası olduğunu kabul etmektedirler.
Bu yoruma göre, söz konusu tarihsel döngüde 27 dönemin kapanışıyla şu an son aşamasına gelindiği düşünülen “savaş zamanı” tamamlanmak üzeredir; ardından başlayan 28. dönem ise potansiyel bir “barış zamanı”nın başlangıcını teşkil etmektedir.
Bu çerçevede, son bir haftadır İran’a yönelik yoğun saldırıların en önemli amacının, radikal çevrelerin Mesih’in gelişine bağladığı “son zaman dilimi”ni fiilen başlatmak olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle İsrail’in saldırgan ve kanlı eylemlerle yürüttüğü işgal politikasını ısrarla “barış” söylemiyle pazarlamasının ardında da, tam olarak bu mesihçi anlatının ürettiği sözde meşruiyet zemini bulunmaktadır.
Sonuç yerine
Son dönemlerde artan bu ve benzeri mesihî hesaplamalar, tarih boyunca defalarca görülen ve çoğu boşa çıkan kehanet denemelerinde olduğu gibi, aslında Yahudi geleneğinde de boş kehanetler olarak kabul edilmektedir.
Buna rağmen, kana susamış Mesihçi Siyonist çevreler ile bunların kanlı çanağına ekmek doğrayan Evanjelist grupların bölgeyi kan gölüne çeviren/çevirmeye çalışan hamlelerinin teopolitik arka planını anlamak bakımından bu yorumları bilmek gerekir. Zira İsrail’in güçlenmesi, İran’la yaşanan yoğun savaş ve bölgesel dengelerin hızla değişmesi, mesihçi Yahudi çevrelerde “tarihin kritik eşiğine gelindiği” duygusunu giderek daha fazla pekiştirmektedir. Haliyle de bu mesihçi saplantı, 7 Ekim’den bu yana Gazze’de süren sivil katliamları da İran cephesinde çocukların öldürülmesini de “kaçınılmaz” ve “meşru” göstermeye yarayan bir şiddet dili ve eylem repertuvarı üretmektedir.
Buradaki asıl problem ise, kanaatimizce, Tevrat’ın kadim değerleriyle de bağdaşmayacak şekilde kutsal metnin bir din kitabı olmaktan çıkarılıp Siyonist işgale payanda kılınmasıdır. Tevrat’ı çarpık ideolojiler için bir meşrûiyet aygıtına indirgeyen ve bu uğurda her şeyi mübah gören bu tehlikeli çizgi, sadece Filistin meselesi ve bölgemiz için değil; dinin ahlakî zeminini tahrip ettiği için bizzat Yahudi geleneği açısından da yıkıcıdır.
Bu nedenle başta makul ve mütedeyyin Yahudiler olmak üzere, aklı başında herkesin bu ideolojik istismara karşı açık bir tutum alması, Tevrat’ın savaşın ve işgalin diliyle rehin alınmasına itiraz etmesi ve bu gidişatı durduracak ahlakî-siyasî mekanizmalar geliştirerek Yahudiliği Siyonizmin zehirli dil ve eylemlerinden kurtarması gerekmektedir.
Kanaatimizce dünyada giderek yükselen Yahudi karşıtlığı, eninde sonunda, makul Yahudileri bu zehirli siyasetle aralarına kalın bir çizgi çekmeye ve bununla açık bir hesaplaşmaya mecbur bırakacaktır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.