“filioque” (ve Oğul’dan). Sadece sekiz harften oluşan bu kısa Latince kelime, yaklaşık 1,000 yıldır iki milyar Hristiyan’ı, onlarca kiliseyi ve en önemlisi iki yedi tepeli şehir Roma ve İstanbul’u bölen kritik bir sözcük.
Tam 1,700 önce 325 yılında; yüzlerce Hıristiyan din adamı, bugünkü Bursa’nın İznik kentinde bulunan Nicaea şehrinde Hıristiyanlığı yasaklı bir din olmaktan çıkaran I. Konstantin’in çağrısıyla bir araya gelmişti. Yıllardır Roma’nın işkence ve zulmü altında yeraltından faaliyet yürüten ve bu dağınık yasadışılık nedeniyle temel konularda içtihat farklılığı yaşayan din adamlarının amacı, belirli konulardaki tartışmaları sona erdirmek ve kendi içlerinde birliktelik sağlamaktı. İznik Konsili’nin sonuç bildirgesi olan ve 60 yıl sonra İstanbul’da son şeklini alan İznik Amentüsü, Tanrı ile Hz. İsa arasındaki ilişkiye dair yaşanan tartışmaya son noktayı koymuş, Tanrı ile Hz. İsa’nın aynı özden geldiğini, Hz. İsa’nın Tanrı tarafından yaratılmadığını, Tanrı ile birlikte ebedi bir şekilde var olduğunu kabul etmişti. Her ne kadar Paskalya Bayramı’nın tarihinin netleştirilmesi gibi daha az tartışmalı hususlar da gündeme gelse de İznik’te toplanan din adamları, İslam’da da kabul gördüğü şekilde Hz. İsa’nın Tanrı tarafından yaratıldığını savunan Arianizm’i büyük kavgalar sonucunda “sapkın” görüş olarak ilan etmiş, bu görüşü savunan İskenderiyeli din adamı Arius aforoz edilmişti.

Hıristiyanlığı teşvik etse de son ana kadar dinin yükünü sırtlanmamak için vaftiz olmayan İmparator Konstantin, 11 yıl sonra Arius’u destekleyen piskoposların ve din adamlarının iknası sonucu Arius’u affetmiş ve kiliseye tekrar kabul edilmesine izin vermişti. Fakat Arius kiliseye kabul edileceği gün halkın yoğun alakası eşliğinde İstanbul sokaklarında yürürken bugün Çemberlitaş’ta bulunan Konstantin Forumu’nda “bağırsakları dışarı çıkarcasına” kusmaya başladı ve korkunç bir şekilde iç organlarını tükürerek boğuldu.

Arius büyük ihtimalle aforoz edilmesi için İznik’te ter döken din adamları tarafından zehirlenmişti.
Halihazırda Hıristiyan dünyasının bir kısmını kenarda bırakan İznik Amentüsü’ndeki “Baba’dan gelen Kutsal Ruh’a” ifadesine, Roma Kilisesi de “ve oğul’dan (filioque)” kelimesini ekleyecin Doğu’daki kiliselerin itirazı yükselmiş, Roma Kilisesi’nin büyük bir uzlaşı ile ortaya çıkan metine tekil iradeyle müdahale etmesi eleştirilmiş, bu yaşanan tartışma hep dogmatik hem de Papa’nın konumuna ilişkin derin bir ayrışmaya dönüşmüştü. Nitekim 1054 yılındaki Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki büyük bölünmenin temel tartışmalarından biri de bu olmuştu.
Uzun yıllar boyunca birbirini reddeden, yok etmeye çalışan, Katoliklerin İstanbul’u yağmalamasını unutmayarak bazı Ortodokslara “Latin serpuşu yerine Türk sarığı görmeyi yeğlerim” dedirten bu derin ayrımdan önceki son uzlaşı metni ise Arius’un dışlandığı İznik Amentüsü’ydü.
Bu nedenle, ilk Amerikalı Papa olarak tarihe geçen Papa 14. Leo bu önemli uzlaşıyı yad etmek için tam 1,700 yıl sonra başta Ortodoks Patriği Bartholomeos olmak üzere dünyadaki önemli kiliselerin liderlerini İznik’te topladı, Hıristiyanların savaşlar, zulümler karşısındaki birliği için dua etti ve İznik Amentüsü’nü dünyanın dört bir yanından gelen din adamlarıyla birlikte İngilizce okudu. Fakat bir kelime eksikle.

Amerikalı Papa, Katolik kilisesinin geleneklerinin dışına çıkarak Ortodoks kiliselerine zeytin dalı uzattı ve 1000 yıl önce Doğu ve Batı kiliselerini birbirinden koparan o derin tartışmayı başlatan “filioque” kelimesini es geçti, Kutsal Ruh’un sadece Tanrı’dan geldiğini içeren orijinal metini okudu. Ve bu nedenle de birçok tutucu Katolik sosyal medya kullanıcısı tarafından “ihanetle” suçlandı.
Chicago doğumlu Papa, Amerikan pragmatizminin ilk nüvesini vermiş ve tartışmalı bir kelimeyi duasından çıkararak birlik mesajının sahiciliğini pekiştirmişti.
Papa 14. Leo’nun ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yapması da bu Amerikan pragmatizminin ilk sınavlarından biriydi. Zira bu sene vefat eden selefi Papa Francis’in vasiyeti, Hıristiyanların birliği için sembolik öneme sahip 325 tarihli İznik Konsili’nin Ortodoks din adamlarıyla birlikte yad edilmesi, özellikle savaşların ve kaosun arttığı bir dönemde kiliseler arasındaki ayrımın yumuşatılmasıydı.
Francis gibi reformcu bir Papa’nın ardından göreve gelen Amerikalı Papa, bu sınavı şimdilik bir kelimeden feragat ederek geçti, fakat esas sınavını Trump’a ve İsrail’e karşı verecek gibi duruyor.
Nitekim Türkiye ziyareti de bu sınavın gölgesinde geçti.
Apostolik ziyaret, komplotik merhaba
Tabii ki Papa’nın bu tarihi ziyareti, birçok kişi için bu tartışmaların ışığında değil komplo teorilerinin gölgesinde gerçekleşiyor.
Resmi Vatikan kaynaklarınca ziyaretin “apostolik” olarak nitelendirilmesi, Papa’ların her ziyaretinin bu şekilde betimlemesi bilgisi es geçilerek Türkiye’ye olası bir kötü niyet saldırısı; Papa’nın kiliseler arasındaki tarihi ayrılığa karşı mesaj vermek amacıyla Patrik ile görüşmesi, birlikte ayin yapması “milli egemenliğe aykırı” bir girişim olarak görülüyor; Ankara-İstanbul-İznik’i kapsayan geniş kapsamlı ziyaretinde askeri törenle karşılanması ise Papa’nın aynı zamanda bağımsız ve egemen bir devletin başkanı olması unutularak tepkiyle karşılanıyor.
Bu tuhaf tartışmaların ötesinde, Amerikalı Papa söyledikleriyle ve söylemedikleriyle önemli mesajlar verdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın resmi karşılama töreninde açıkça İsrail’in Gazze’deki Hıristiyan toplumunu ve kiliseleri hedef almasını kınaması ve Francis’ten bu yana kilisenin bu konudaki tavrını takdir etmesi karşısında Amerikalı Papa, selefinin açık tavrının aksine İsrail’in adını açıkça zikretmedi. Papa Francis hayatını kaybetmeden önce her gece Gazze’deki Katolik kilisesini arar ve kiliseye sığınan Gazzelilerin durumunu sorar, çok sert bir şekilde İsrail’i kınardı. Amerikalı Papa ise İsrail’in saldırılarını kınasa ve her konuşmasında üstü kapalı bir şekilde olsa da İsrail’i eleştirse de Francis kadar cesur değil. Bu tavrının arkasında tabii ki Trump’ın yürüttüğü ateşkes sürecinin de payı var.

Amerikalı Papa’nın odağında mülteciler var. Papa Leo, geçmişten bugüne Amerikalı muhafazakar Katoliklerin, özellikle Katolik inancına sonradan geçen başkan yardımcısı JD Vance’nin göçmen karşıtı konuşmalarını eleştiren ve dini açıdan göçmenlere destek verilmesini savunan biri. Bu nedenle Francis’ten sonra seçilen yeni Papa’nın Amerikalı olmasına, reformcu muhafazakar dengesinde orta yolda durmasına sevinen Amerikalı muhafazakarların sevincini kısa sürede kursaklarında bıraktı.
Trump yönetiminin özellikle Katolik Latin Amerikalı kaçak göçmenlere yönelik muameleleri sert bir şekilde eleştirdi, din adamlarını bu konuda açıklama yapmaları için cesaretlendirdi. Kendisini Amerika’nın kralı sanan Trump’a karşı Amerikalı Papa olarak cevap verdi. Özellikle memleketi Chicago’da yakalanan göçmenlerin dini ibadetlerini yapmasının engellenmesine çok net bir şekilde tepki gösterdi:
“İsa, kıyametten sonra, ‘Yabancıları nasıl karşıladınız? Onları kabul edip hoş karşıladınız mı?’ diye sorulacağını çok açık bir şekilde söylüyor. Ve bence, şu anda olanlarla ilgili derin bir düşünceye ihtiyaç var. Yıllarca sorun çıkarmadan yaşamış birçok insan, şu anda olanlardan derinden etkilenmiştir.”
Amerikalı Papa’nın, dini inancını Trump’ın güncel göçmen politikalarını eleştirmek için temellendirmesi; en az Francis’in İsrail’i eleştirmeye dair net bir duruşu kilisenin resmi politikası haline getirmesi kadar önemli bir gelişme.
Aslında pek kimse fark etmese de Papa’nın İstanbul’daki Kutsal Ruh Kilisesi’nde dün düzenlediği “butik” ayinde gözlerinin dolması ve muhtemelen bugün Volkswagen Arena’da düzenleyeceği büyük ayinde de duygulanacak olmasının da sebebi bu. Papa, kilisedeki ayinde Türkiye’deki cemaatin “küçük ama bereketli” bir cemaat olmasını övdü ve dua ederken ağladı. Konuşmasında da özellikle cemaati göçmenlere sahip çıkması için cesaretlendirdi. Duasındaki ana temalar barış ve göçmenlerdi.

Bunun başlıca sebebi İstanbul’daki 30 bin kişilik küçük cemaatin neredeyse tamamının göçmenlerden, özellikle Afrika’dan Asya’dan okumak, çalışmak için gelen yoksul işçilerden oluşması. Papa’yı coşkuyla karşılayan cemaate bakmak bunu anlamak için yeterli: Afrikalı öğrenciler, Filipinli kadınlar…

Papa’nın Türkiye’de verdiği mesaj bütün dinlerin hikayelerinin yazıldığı, tarihin en önemli mücadelelerinin verildiği topraklarda savaşlara, göçmenlere karşı ayrımcılıklara karşı çıkması ve kiliseler arası birlikti.
Türkiye’den sonra uğrayacağı Lübnan’da ise mesajın muhatabı sanırım İsrail olacak.
Zira İsrail’in istikrarsızlaştırmaya çalıştığı Lübnan, çoğu Katolik olan %40’lık bir Arap Hıristiyan Maruni nüfusa sahip. Ve Papa, yaklaşık 150 bin kişinin katıldığı halka açık bir ayin düzenlemeyi, İsrail’in düzenli olarak bombaladığı Lübnan ile dayanışmayı planlıyor.
Papa, Lübnan’da ülkenin Maruni Cumhurbaşkanı ve diğer dinlerdeki liderleri ile görüşecek, 2020’de ülkenin ekonomisini sarsan Beyrut Limanı’nda patlamada hayatını kaybedenler için toplu bir ayin düzenleyecek ve ülkedeki önemli dini mekanları ziyaret edecek. Daha önce Francis’in İsrail saldırıları ve güvenlik nedeniyle ertelediği bu ziyareti Leo’nun yapması hem Lübnan hem de Ortadoğu için kritik. Zira, İsrail’in sık sık bombaladığı, istikrarsızlaştırmaya çalıştığı Lübnan’da Papa barış ve istikrar mesajı verecek, belki de dilindeki kemiği kırıp açıkça Gazze ve İsrail’in adını bu sefer zikredecek, Francis’in cesur mirasını devam ettirecek.
Papa Francis’in cesur duruşunu ne kadar sırtlanıp sırtlanmayacağı meçhul, fakat Papa Leo şimdiden Francis’in başlattığı bir düsturu devam ettirmeyi başardı ve halktan kopmuş, giderek sekülerleşen dünyada geniş kitlelere ulaşmakta zorlanan kiliseyi “dünyevileştirme” çabasını sürdürmeye başladı bile.
Kilisenin ayaklarını dünyaya sabitlemek
Papa Francis, özellikle kadınlar, göçmenler ve dezavantajlı gruplara yönelik ılımlı mesajlarıyla, kilisenin geçmişteki suçlarına ilişkin uzlaşmacı tavrıyla kurumsal imajı toparlayan, fakat bir yandan eşcinseller, boşanmış kişiler, kadın rahibeler konusundaki liberal tavrıyla da muhafazakarların öfkesini çeken bir din adamıydı.
Şimdiye kadarki tavrıyla Amerikalı Papa, Francis’in yolundan gitmeyi, fakat söylemleriyle daha az konuşarak muhafazakarları pek ürkütmemeyi seçmiş gibi gözüküyor. Az konuşarak özellikle göçmenler konusuna ağırlık veriyor, genel barış mesajlarıyla diğer ülkelerle polemiğe şimdilik girmemeye çalışıyor.
Her şeye rağmen özellikle ilk ziyaretine nüfusunun çoğu Müslüman bir ülkeyle başlaması, İsrail’e tepkili Doğu kiliseleriyle birlik mesajı vermesi ve Lübnan’da coşkulu bir program hazırlaması; İsrail konusunda eleştirilerine devam edeceğinin iyimser göstergeleri.
Fakat bunların da ötesinde, Amerikalı Papa; selefi Francis gibi kiliseyi dogmalara dayanan, sabit kuralları kutsayan, hayatın ve sokağın rengine düşman bir kurum olarak görmeme eğiliminde. Francis gibi dini bakış açılarının sürekli tartışıldığı sinodlara, meclislere önem vermesi, özellikle farklı dini görüşlerin müzakere edildiği, her ne kadar Arius gibilerin harcanmasına sebep olsa da yoğun tartışmaların yapıldığı İznik Konsili’ni yad etmesi, tutucu kesimlerin taleplerinin aksine Trump’ın göç politikası gibi güncel konulara girmekten kaçınmaması bunun önemli bir sinyali.

Papa Leo, kilisenin gündelik hayattan koptuğu bir düzlemde kendisini de önceki Papaların aksine cemaatiyle eşitlemeye çalışıyor. Türkiye’ye gelirken Amerikalı gazetecilerin kendisine verdiği Chicago White Sox beyzbol takımına ait beyzbol sopasıyla poz veriyor, Şükran Günü için yapılan turta dilimlerini alıp yiyor, güncel tartışmalara daha sık giren ve dini konularda Avrupa’ya göre daha tutucu Katoliklere ev sahipliği yapan Amerika’daki cemaate göz kırpıyor, Amerikan Katoliklerini Trump’ın ötekileştirici dini yorumuna bırakmayacağının sinyalini veriyor. Bunu yaparken de mümkün olduğunca dengeli bir şekilde gitmeye çalışıyor.
Bu nedenle sanırım Papa’nın ziyaretini komplo teorileri ile değil; dünyanın en katı kurumunun başına geçen birinin verdiği pragmatik bir esnekleştirme çabası ışığında okumak daha doğru bir tercih olabilir.
Fakat bu da Francis ve Leo’nun yapmaya çalıştığı şey kadar zor olsa gerek.
Zira önyargıları ve “herkes bize düşman, herkes bizi yok etmeye çalışıyor” özgüvensizlik tedirginliğini yıkmak da Katolik nikahını bozmak kadar zor.
Özellikle farklı fikirlerin zikredilmesinin, “bir durun, sakin olalım” demenin, anonim hesaplarla tuhaf tarih efsanelerinin ve saçmalık gürültülerinin pek de popüler olmadığı, eğitim seviyesiyle mantıklı söz söyleme eğiliminin de tuhaf bir şekilde pek doğru orantılı olmadığı topraklarda.
Yaşananlara farklı bakanların pek de iyi karşılanmadığı, Arius’un Çemberlitaş’taki acı dolu feryatlarının hâlâ kulağımızda yankılandığı bir coğrafyada.
Belki de hem bizim hem de Papa’nın başının bu ziyaretten dolayı başının bu denli ağırmasının kadim sebebi de bu “ah”dır; ne dersiniz?













