Kiralık Aile: Kendimize anlattığımız hikayeler ne zaman gerçek olur?

Film, bir de belki, günümüzün toplumsal rolleri hakkında samimi bir sorgulamaya yol açtığı için bize iyi hissettiriyor. Yalnız hissediyorsan yalnız değilsin ya da yalnız değilken de yalnızsın. Karışık mı? O zaman, içinde yaşadığınız/karşılaştığınız toplumsal rolleri bir düşünün: Hangisi gerçek, hangisini kısmen ya da tamamen, isteyerek ya da istemeden giyindiniz ya da aldınız kabul ettiniz? Siz gerçekten her an kanıtlamaya çalıştığınız o fedakar insan mısınız yoksa bu rolü oynamamanın bedelini ödemeye gücünüz yetmiyor mu?

Olaylar günümüz Tokyo’sunda geçiyor. Metropol olarak bakarsak 35 milyon civarında, şehir merkezi olarak ise 15 milyon civarında insan yaşıyor Tokyo’da. Küçücük evlerde içiçe geçmiş hayatlar. Ve klasik hikaye, kalabalık içinde yalnızlık… Filmimizin girişinde sinema tarihinin müstesna örneklerinden aşina olduğumuz karşı pencere görüntüleri. Yalnızlar kervanından Amerikalı Phillip Vanderploeg (Brendan Fraser) maksimum iki artı bir (bir çift ve bir çocuk) ama genelde tek başına hayatları dikizliyor. Başka evler daha mı neşelidir hep?

Phillip 50’lerinde Amerikalı bir oyuncu. Japonya’ya 7 yıl önce bir diş macunu reklamının süper kahramanını oynarak gelmiş. Sonra dönmemiş. Amerika’da yalnız olmaktansa Japonya’da “yalnız yabancı” olmayı tercih etmiş. Yalnız yabancı sanki biraz daha kabul edilebilir bir durum. Oyuncu olarak hayatına devam etmek istiyor ama işler kesat. En son ağaç kostümüyle bir yerlerde boy göstermiş. 1.92’lik boyuyla Japonlara göre büyük bir ağacı oynamak için daha uygun biri, hatta biçilmiş kaftan; diğer yandan da ağaç rolü bile bir şeydir sonuçta.

Bir sabah telefonla bir iş çağrısı geliyor ve siyah takım elbisesini giyip zar zor bir cenaze törenine yetişiyor. Burada rolü “üzgün Amerikalı”. Cenazenin ölüsü ise henüz ölmemiş, hayatının değerini anlayabilmek için profesyonel bir şirketle cenaze töreni düzenlemiş. Bunca insan ağlıyor, onunla ilgili güzel şeyler anlatıyor. Adam, tabutunda yatarken mutlu. Bu Japonlar tuhaf insanlar. Toplumsal maskelerle dalga geçiyor gibiler.

Öyle tuhaflar ki 1980’lerden itibaren Japonya’da 300’den fazla “Kiralık Aile” şirketi tıkır tıkır iş yapıyor. Hani olur ya, üniversite bitince “hadi artık vakti geldi” imalarıyla karşılaşırsınız. Çoğumuz böyle böyle evlendik, en azından bizim jenerasyonda. Japonlar çaresini bulmuş: Bir damat kiralıyorsun, düğün yapılıyor. Böylece “aile istediği hatıralara, genç kadın da özgürlüğüne kavuşuyor.” Ya da çoğu Uzak Doğu filminden biliriz, cenazelerin kalabalık ve çok ağlamalı olması gerekiyor, aile için bir tür saygınlık gösterisi bu. O zaman başvuruyorsun şirkete, en acıklı konuşup en çok ağlayacak elemanlar cenazede yerini alıyor. Herkesin içi rahat. Zaten gözyaşlarının gerçekliği konusu bir muamma değil mi? Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar diye boşuna mı diyoruz?

Sektörde niş bir alanı dolduran 1.92’lik Amerikalı Phillip, ilk başta bu Kiralık Aile işini yadırgasa da, nispeten kolay para kazandığı ve sürekliliği olan bu işte çalışmaya başlıyor. Cenazede üzgün Amerikalı, düğünde sorumluluk sahibi yabancı damat, yalnız başına bilgisayar oynamaktan sıkılan ev gencinin evinde eşlikçi… İş arkadaşları da benzer görevlerde. İyi kalpli yardımsever amca geliyor, senin yapamayacağın tamir işlerini yapıyor, bir yandan da amca gibi tatlı sohbetiyle güven veriyor. Ya da saatlik kız arkadaş kiralıyorsun. Maksimum fiziki temas el ele tutuşmak, daha ilerisi ya da özel bir mekanda yalnız kalmak kesinlikle yasak. Sokaklarda tatlı tatlı, daha önemlisi yargısız yumuşacık dolaşıyorsun. Bir ilişkinin getireceği sorumluluklardan, sıkıntılardan azade… Ayrıca, doğumgününü yalnız geçirmek istemeyenler bir eş ve bir çocuk kiralıyor, mumlar üfleniyor, selfieler çekiliyor. Benzer şekilde, eve gelince birileri sizi karşılasın mı istiyorsunuz? Hemen bir eş bir çocuk formülü devreye giriyor yine. Sessiz sakin “babalarını” bekleyen “aileniz” ile yemek yerken buluyorsunuz kendinizi. Bir de “özür” dileyip fırça yeme görevi var. Kadın oyuncular, karısını aldatan erkeklerin sevgililerinin yerine geçip, karılarıyla evde ya da dışarda buluşup özür diliyorlar: Kocana ben musallat oldum, özür dilerim. Erkek oyuncular, iş dünyasında yolsuzluk durumlarında hizmeti alanları yargılayıp aşağılıyorlar: Bir işe yaramazsın sen! Bir katarsis uğruna ne paralar harcanıyor! Ama unutmayın, burası Japonya. Ayrıca, kiralanan insanlar değil, duygular diyor filmdeki patron.

Phillip bu gibi çoğu bir kerelik işlere ek olarak iki görevi daha üstleniyor: Birincisi babasını hiç tanımamış bir kız çocuğunun Amerika’dan çıkıp gelen babası olmak. Kızın iyi bir okula kabulü için mülakatlarda vs “iyi bir baba” şart. Annesi Phillip’i kiralıyor. Amerikalı baba hikayesini gerçek sanan çocuğun da bu “instant” babayı sindirebilmesi için “baba-kız” vakit geçirmeye başlıyorlar. Duygusal ve yalnızlıkla baş etmeye çalışan Phillip ile tatlı ve akıllı-sevecen yarı Japon kız çocuğu Mia bir arada. Tabii ki işler sarpa sarıyor. Tabii ki bizi de duygulandıracak şekilde.

İkinci uzun süreli iş, eskiden ünlü ama artık unutulup gitmiş olan ve kendisi de hafıza sorunlarıyla uğraşan 80’lerindeki Japon oyuncu Kikuo ile röportaj yapıp kapsamlı bir dosya hazırlamak isteyen yabancı gazeteci rolü. Yaşlı oyuncunun kızı Phillip’i kiralıyor. Zaman içinde Phillip’le bu adam arasında da “tanıdıkça anlama ve sevme” durumu hasıl oluyor. Biliyorsunuz sevilmek gibi sevmek de bir ihtiyaç ve rol olarak başlayan bu ilişkiler Phillip’e de iyi geliyor. Phillip bulduğunu aile sayıp bağrına basıyor bir bakıma.

Kiralık Aile (Rental Family) 17 yaşından beri Amerika’da yaşayan Japon sinemacı Hikari’nin 2025 yapımı filmi. Geçtiğimiz Kasım ayında gösterime girmiş, Türkiye’de de birkaç haftadır vizyonda. Oscar ödüllü Brendan Fraser’ın yanısıra Japon oyuncular Takehiro Hira, Mari Yamamoto, Shannon Mahina Gorman, ve Akira Emoto önemli rolleri paylaşıyor. Yönetmen Hikari, Beef dizisinin birkaç bölümünde de yönetmenlik yapmış. Amerika’da yaşamaktan memnun ama Tokyo’da geçen bu filmde Japonlara yabancı gözüyle bakıp onları acayipleştiren Batılı sinemacı olmayı tercih etmiyor. Bence filmin “feel good” (iyi hissetme) filmi olması biraz bu yargısız bakıştan kaynaklanıyor. Bir de son zamanlarda gittikçe artan kötü hissetme halimize bir çare aramamızdan belki. Hepimiz biraz Phillip’iz pek tabii ki.

Film, bir de belki, günümüzün toplumsal rolleri hakkında samimi bir sorgulamaya yol açtığı için bize iyi hissettiriyor. Yalnız hissediyorsan yalnız değilsin ya da yalnız değilken de yalnızsın. Karışık mı? O zaman, içinde yaşadığınız/karşılaştığınız toplumsal rolleri bir düşünün: Hangisi gerçek, hangisini kısmen ya da tamamen, isteyerek ya da istemeden giyindiniz ya da aldınız kabul ettiniz? Siz gerçekten her an kanıtlamaya çalıştığınız o fedakar insan mısınız yoksa bu rolü oynamamanın bedelini ödemeye gücünüz yetmiyor mu? Rolünüzden en ufak bir ödün verdiğinizde, birazcık senaryonun dışına çıktığınızda nasıl bir dirençle karşılaşıyorsunuz? Huysuz ama olduğunuz kadın ya da adam olarak yaftalanmak mı yoksa uyumlu bir yüz takınmak mı kolay? Hayat geçip giderken kısıtlanmış roller ile yüzleşmeye gerek duymasak mı? Peki ya o roller birleşip de başka bir insan yarattıysa? Üstelik sosyal medyadaki paralel hayatların ya da parasosyalliğin bunca baskın olduğu bir dönemde, klavye iyiliği hallerinin bunca ön plana çıktığı bir anda, bunların neresi ne kadar gerçek diye sormak, aslında fazla naif bir soru değil mi? Peki o halde kabul edelim: “Masum değiliz, hiçbirimiz”. Dahası gerçeklik masumiyetle ve eski zamanların başka erdemleriyle birlikte silikleşip gitti: “Sabır öylece kaldı da, sabredeni, söyle kim aldı?”

Dijital çağın da etkisiyle roller içeriğini de, anlamın oluşturan bağlamını da kaybetti. Aynı mekanda birlikte oturduğunuz arkadaşınız “hadi öptüm, sarıldım” diyip ayrılıyorsa, gerçekten öpülmüş ya da sarılınmış oluyor musunuz? Cevap tabii ki “hayır” ama yüzde yüzlük bir hayır değil, kabul edelim. Lafı fazla uzatma suçunu üstlenerek, devam edeyim: Perdesiz bir sevinç yaşadığınız buluşmaların ne olduğunu biliyorsanız, çok şanslısınız. Ama bu şans tesadüf değil, gerçek ile kurguyu, bir ölçüde de olsa, ayırt etmek için canınız çıktı. Sonunda elde edilen, kabul edilebilir bir kendi oluşunuz oldu. O kadar çok sordunuz ki, artık savuşturan cevapları ezberlediniz ve sorulamayacak olanın sınırına geldiniz. O zaman, sorma; anla. Ölçülemeyecek olan “gerçeklik”le ilişkini “uyum” için yeniden düzenle. Özgürlükçü demokrat arkadaşınız sadece kendi toplumsal kimliğine uygun olanlar için özgürlük ve demokrasi talep ediyor olabilir mi? Sorma, yetin. Kadın hakları konusunda “duyarlı” erkek arkadaşlarınız kendi eşleri ya da yakınlarındaki kadınların “yerini” sık sık bildirip suskunluğa davet ediyor mu? Deşme, devam et. Peki, esneklik iyi de, bu kadar esnemek, insana fazla kurmaca bir dünyada yaşadığını düşündürmez mi? Sahi, gerçek ile sahte olanı nasıl ayırt edeceğiz? Ya da var mı böyle bir ayrım?

Kiralık Aile filmi, (bir Alex değil ama) soru meraklılarına bu soruları sorduruyor; düşünmek isteyenlere bu düşünceleri düşündürüyor; imlâ hatası yapmak isteyenlere alan açıyor. Ayrıca, Brendan Fraser eski Türk filmlerinin Münir Özkul’u gibi iyi duygular boca ediyor üstünüze. O halde, tavsiye ederim, bulursanız izleyin.

Önceki İçerikİspanya’nın yakaladığı 10 ton kokainin sahibi ‘Bataklık’tan beraat eden Çetin Gören çıktı
Sonraki İçerikRÖPORTAJ | Muhammed Berdibek: Halk hareketi örgütlenmezse rejim Şii-Fars kimliğiyle yoluna devam edecek