Maduro’nun trajedisi ve genç kuşağın mizahı

Maduro’nun Nike eşofmanının viral olmasıyla “¡La maleta de Maduro! ¿Lleva algo de valor? – No, solo mis promesas” (“Maduro’nun valizi! Valizde değerli bir şey var mı? – Hayır, sadece vaatlerim var”) gibi eski şakalar da güncellendi. Başka bir kullanıcı da “Tu papi Maduro” diye Bizarrap tarzında parodi şarkılar yaptı. Bu esprili yaklaşımlar, Latin Amerika’nın zor zamanlar yaşandığında, hayatla mizah üzerinden baş etme geleneğini müthiş şekilde yansıtıyor. Bazıları “Los memes están de nuestro lado ahora” (“Artık meme şeklindeki şakalar bizim tarafımızda”) diye sevinirken, diğer bir kesim de Maduro’nun yakalanmasını “El mundo de la comedia está de luto” (“Komedi dünyası yas tutuyor”) diye tanımlıyor.

Şehrin kenar mahallelerinde büyüyen bazı insanlar vardır: Evleri dar, ufukları ise kalabalık sokaklar kadar geniştir. 2026 yılının hemen ilk haftasında siyasetin absürt mizahının en büyük küresel nesnesine dönüşen Nicolás Maduro’nun hikâyesi böyle bir yerden başlamıştı. Caracas’ta doğan, gençliğinde hayatı “kitap kokusu”ndan çok “motor yağı ve ter” kokusuyla tanıyan bir adam… Bir süre otobüs şoförlüğü yapar. Direksiyonun başında, gün boyu aynı güzergâhta dönüp dururken belki de insan yüzlerini ezberler: İşe yetişmeye çalışanlar, bozuk para sayanlar, öğlen sıcağında siniri birikenler… Bu yakın temas, siyasetin kitaplarda yazdığı soyut cümlelerden daha öğreticiydi.

Maduro’nun yükselişinin “seçkinlerin kulübünden” gelen bir kariyer olmadığını da tüm dünya iyi biliyor. Onu taşıyan ilk merdiven sendikaydı. Sendika, bir yandan dayanışma demektir. Öte yandan iktidara giden yolda güçlü bir mikrofon, sürekli açık bir meydan hoparlörüdür… Maduro, halkın gündelik öfkesiyle siyasal dilin sertliğini birbirine eklemlemeyi öğrendi. “Biz” ve “onlar” ayrımı, adalet talebi, dış güçler anlatısı, haksızlığa uğramışların intikamı gibi temalar, kitlelerin aklında bir çıpa oluşturdu.

Maduro’nun hayatındaki bir başka belirleyici dönemeç ise güçlü bir “usta” figürünün yanında yetişmesidir. Karizmatik liderler, çevrelerinde sadece kadro değil, miras da üretirler. Maduro, uzun yıllar boyunca bir mirasın taşıyıcısı olarak görüldü. Ustanın ölümüyle birlikte, bir anlamda hem bayrağı devraldı hem de onun gölgesinden çıkmak zorunda kaldı. İlk seçimlerde kıl payı zaferle zirveye oturması, ona aynı anda iki şey verdi: Meşruiyet duygusu ve hiç dinmeyen bir “tehdit” hissi. Bu kombinasyonun, liderleri çoğu zaman daha sert, daha kuşatıcı ve daha kontrolcü kıldığı, sır değil.

“Usta” ise elbette Hugo Chávez. Yoksul mahallelerin ruhunu televizyon stüdyosuna taşıyan, konuşurken hikâye anlatan, bağırdığında bile “yakınlık” üreten lider. Siyaseti bir duygu seline çevirmişti Chavez: Meydanları sahneye, ekranı mitinge, devlet dairesini bir tür aile evine benzetmişti. Etrafında bir inanç halkası oluşmuştu. Seveni onu kurtarıcı olarak, sevmeyeni ise ülkenin üzerine çöken gölge olarak görürdü. Chavez’in asıl gücü, kurduğu ritüelde saklıydı. “Biz”i sürekli diri tutan, “onlar”ı hep görünür kılan, çatışmayı siyasetin motoru yapan bir ritimdi bu. Böyle bir ustanın yanında yetişen Maduro, ister istemez o ritmi öğrendi. Hatta zamanla o ritme mecbur kaldı. Tabii tarihin en sert ritimleri ve en sert demir yumrukları bile, internet çağının dijital kahkahaları karşısında paslanmaya mahkum.

Ülke derin ekonomik krizlere, sokak protestolarına, uluslararası baskılara ve “meşru mu değil mi” tartışmalarına sürüklenirken, Maduro’nun siyaseti bir hayatta kalma siyasetine dönüşüyordu. Seçimler yapılır ama seçimlerin etrafındaki iklim tartışmalıdır. Kurumlar vardır ama kurumların bağımsızlığı sürekli sınanır. Muhalefetle uzlaşmak yerine onu parçalama, medyayı şekillendirme, devlet aygıtını “bizden olanlar”la tahkim etme refleksi güçlenir. Böyle dönemlerde, lider, kendini sadece yönetici değil, “ülkenin kendisi” olarak anla(t)maya başlar: Ona yönelen eleştiri, ülkeye saldırı sayılır.

Maduro’nun ABD tarafından “yakalanması”, bu hayatta kalma mücadelesini trajikomik bir boyuta taşıdı. Özellikle İspanyolca yazan X kullanıcılarına sınırsız bir şaka malzemesi çıktı: Maduro’nun eski meydan okuması “Ven por mí, cobarde” (“Gelip beni al, korkak”) sıkça hatırlatıldı. Birisi bununla “Metafísica pura: Lo decretó y se cumplió” (“Saf metafizik: Kararname gerçekleşti”) diye dalga geçti, çünkü o sözlerden sonra gerçekten “geldiler”. Bazıları da yakalanma sahnelerini anime karakterleriyle montajlayıp şu soruyu sordu: “¿Maduro se convirtió en Once?” (“Maduro, Once mi olmuş?”).

“Once” sözcüğü İspanyolcada “11” anlamına geliyor. Ancak, bu noktada, Once, Netflix’in popüler dizisi Stranger Things’teki baş karakter Eleven’ın (yani 2004 doğumlu genç ve başarılı İngiliz aktris Millie Bobby Brown’un çocukluğundan beri canlandırdığı karakterin) İspanyolca adı. Once, laboratuvar deneylerinden kaçmış, tıraşlı kafalı, telekinetik güçleri olan, fantastik gücünü biraz da sinirinden alan gizemli bir kızdır… Maduro’nun yakalanma fotoğraflarındaki eşofmanlı, şaşkın haliyle bu ikonik karaktere benzetilmesi, müthiş bir mizah fırtınasının kapısını açtı. Maduro, Latin dünyasındaki genç kuşağın gözünde, Eleven’ın bıyıklı ve eşofmanlı distopik versiyonuna dönüştü denilebilir. Ancak, şöyle bir farktan söz edilebilir: Dizideki Eleven, dünyayı “Upside Down” (Ters Dünya) canavarlarından korumaya çalışıyordu. Maduro ise ekonomiyi tepetaklak ederek ülkesini bizzat “Upside Down”a çevirmeyi başardı.

Stranger Things, 2016 yılından bu yana yayınlanmış, 2025 yılının sonunda bitmiş bir fantastik dizi. Türkiye’de de dizinin bir kitlesi var. Maduro, bu dizinin günün birinde kendisine karşı bir espri malzemesi olarak kullanılacağını, üstelik de dizideki kız çocuğuna benzetileceğini, büyük ihtimalle aklının ucundan geçirmemişti.

Rejimin “senaryo”su çok farklıydı: Venezüella devlet televizyonlarında yıllarca Súper Bigote (Süper Bıyık) adıyla yayınlanan çizgi filmde, Maduro, kaslı vücudu, kırmızı taytı ve demir yumruğuyla Amerikan emperyalizminin dronlarını parçalayan, uçan bir süper kahramandı.

Maduro’nun Nike eşofmanının viral olmasıyla “¡La maleta de Maduro! ¿Lleva algo de valor? – No, solo mis promesas” (“Maduro’nun valizi! Valizde değerli bir şey var mı? – Hayır, sadece vaatlerim var”) gibi eski şakalar da güncellendi. Başka bir kullanıcı da “Tu papi Maduro” diye Bizarrap tarzında parodi şarkılar yaptı. Bu esprili yaklaşımlar, Latin Amerika’nın zor zamanlar yaşandığında, hayatla mizah üzerinden baş etme geleneğini müthiş şekilde yansıtıyor. Bazıları “Los memes están de nuestro lado ahora” (“Artık meme şeklindeki şakalar bizim tarafımızda”) diye sevinirken, diğer bir kesim de Maduro’nun yakalanmasını “El mundo de la comedia está de luto” (“Komedi dünyası yas tutuyor”) diye tanımlıyor.

Maduro’nun hikâyesini ilginç kılan, bütün bu süreçlerin bir dram olarak da okunabilmesi mi yoksa? Direksiyon başındaki bir adamın saraya yükselişi, bir başarı masalı kadar bir kuşatma psikolojisinin de öyküsü. Halkın içinden çıkan liderlerin bazıları, o halkın öfkesinden güç alırken aynı halkın geleceğini de öfkeye rehin bırakabiliyor. Ne olursa olsun, Karakas’ın tozlu yollarında direksiyon sallayan o genç adam ile gençliğin eğlence malzemesi olan o devrik lider, aynı kader yolculuğunun, aynı kader zincirinin iki farklı aşaması.

Bir otobüs şoförü güzergâhı ezbere bilebilir, direksiyona sıkı sıkıya yapışabilir, hatta yolculara bağırıp çağırabilir. Ancak motor durduğunda ve o kapılar tıslayarak açıldığında, şoför de herkes gibi sadece bir yolcudur.  “Ben halkım” diyen bir liderin hikâyesi, halkın kahkahaları arasında sahneden inişiyle işte böyle son buluyor. Belki de haklıydı: O gerçekten de ülkenin ta kendisi olmuştu. O kelepçeli eller, sadece bir liderin yenilgisini değil, uzun süredir nefes alamayan bir ulusun kırılma noktasını temsil ediyor. Eşofmanlı “Eleven” (Once) artık laboratuvara, yani tarihin o soğuk ve affetmez inceleme odasına geri dönüyor. Vaktiyle “Gelip beni al korkak” diye dünyaya meydan okuyan adamın, şimdi dünyanın en çok paylaşılan “sticker”ı olması, 2026 yılının en taze cilvesi. Perde kapanırken şunu da görüyoruz: Belki devrim televizyondan yayınlanmayacak ama çöküşler kesinlikle retweet edilmeye devam edecek.

Fazla İngilizce ve İspanyolca jargondan rahatsız olan yerli ve milli okurun da gönlünü hoş etmek için, yazıyı Türkçe bir “özlü söz”le noktalayalım: “Kötüye zaten bir şey olmaz, iyiyi Allah korur, olan şoföre olur.”

Önceki İçerikBir emekçiydi Maduro!!!
Sonraki İçerikTimur Savcı’nın saç örneklerinde uyuşturucu bulundu