Mısır gezisi ve izlenimleri (3)

Mısır’ın kaderini değiştiren iki önemli Kürtten biri tüm dünyanın tanıdığı, Dante Alighieri’nin ünlü eseri İlâhî Komedya’da Cehenneme atmayıp Cennet ile Cehnnem arasındaki Limbo’ya lâyık gördüğü Sultan Selahaddin Eyyubi’dir. İkincisi ise, (Pütürge, o dönem Diyarbekir’e bağlı olduğu için) aslen Diyarbekirli sayılması gereken Mehmet Ali Paşa’dır.

Piramitlerden sonra Kahire’de ziyaret edeceğimiz önemli bir mekân da Kahire Müzesi’ydi. Aslında ben yurt dışı gezilerimde müzelere fazla zaman ayırmak istemem. Bana göre, “müzeler ölü mekânlardır.” Ancak Mısır’daki müzelere öyle bakılmayacağını, Medeniyet Tarihi dersleri vermiş bir akademisyen olarak az çok biliyordum. Yolunuz Mısır’a, Kahire ve İskenderiye’ye düşünce buradaki müzeleri görmeyi ihmal etmeyin derim.

Kahire Müzesi

Öncelikle Kahire Müzesi’nin, (Türkiye’dekileri saymazsak) Orta Doğu’daki en eski müze olduğunu belirtelim. Şimdiki binasının yapımına 1895 yılında başlanıp, 1902 yılında, Mısır’ın son Hidivi II. Abbas Hilmi Paşa döneminde hizmete açılan Kahire Müzesi, Türkiye Cumhuriyeti’nden yaşça daha büyüktür. Ancak Mısır’daki müzeciliğin tarihi daha da eskilere gider. Mısır’daki tarihi eserlerin korunması, modern Mısır’ın kurucusu kabul edilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminde başlar. Mehmet Ali Paşa, henüz 1835 yılında, eski Mısır medeniyetinden kalma eserlerin ticaretini yasaklar ve bu eserlerin Kahire’deki Ezbekiye bahçesinde korunması için emir verir.  Ezbekiye bahçesinde eserlerin korunduğu bina, daha sonra Ezbekiye Bahçesi Müzesi olarak adlandırılır. Mehmet Ali Paşa’nın ölümünden sonra, Ezbekiye bahçesindeki eserler Kahire Kalesi’ndeki bir binaya taşınır. Kahire Kalesi’ne taşınan bu eserlerin önemli bir kesimi, 1854 yılında Mısır Hidivi Abbas Paşa tarafından, Avusturya Arşidükü Mavimilian’a hediye olarak verilir. 1858 yılında, Nil kıyısında yeni bir müze binası yapılır. 1863’te Hidiv İsmail Paşa tarafından Bulak Müzesi açılır, ancak 1878’deki sel baskınından dolayı kapatılır. 1886’da Bulak Müzesi yeniden faaliyete açılır. Bugünkü Kahire Müzesi’nin kurucusu II. Abbas Hilmi Paşa, Hidiv İsmail Paşa’nın oğlu olup, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın da torunuydu.

Bu arada bir parantez açarak, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’ın kaderini değiştiren iki önemli Kürtten biri olduğuna da kayıt düşelim. İlki, tüm dünyanın tanıdığı, Dante Alighieri’nin ünlü eseri İlâhî Komedya’da Cehenneme atmayıp Cennet ile Cehnnem arasındaki Limbo’ya lâyık gördüğü Sultan Selahaddin Eyyubi, ikincisi ise, (Pütürge, o dönem Diyarbekir’e bağlı olduğu için) aslen Diyarbekirli sayılması gereken Mehmet Ali Paşa’dır.

Ailenin soy kütüğü üzerine farklı görüşler vardır; ancak bütün bu tartışmalara bizzat Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu (Mısır Kralı Faruk’un veliahdı) Emir Muhammed Ali, 25 Kasım 1949’da Mısır’da yayınlanan El-Musavvera adlı gazeteye verdiği, yazı dizisi şeklindeki uzun röportajla açıklık getirir. Röportaj, modern Mısır’ın kurucusu Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 100. ölüm yıldönümü üzerine gerçekleştirilmiştir. Ailenin soy kütüğüne ışık tutan bu röportaj, “Kavala değil, Diyarbekir” başlığıyla yayınlanmıştır. Ünlü Mısırlı yazar Mahmut Abbas el-Akkad’ın, torun Emir Muhammed Ali ile yaptığı söyleşide, “Mehmet Ali Paşa soyu itibariyle Diyarbekir Kürtlerine dayanır” diye belirtilmiştir. Ayrıca Mahmut Abbas el-Akkad, Mehmet Ali Paşa döneminde kadılık yapan (adını vermediği) bir zatın, kitabında “Mehmet Ali Paşanın ailesi Kürt beldelerinden biri olan Diyarbekir’den buraya gelmiştir” diye yazdığını da kaydeder.[1]  Kavalı Mehmet Ali Paşa hanedanını anlatan Bir aile üç asır adlı eserde de, İbrahim Paşa’ya dayandırılan bir anlatımla ailenin aslen Arapgir’den göç ettiği belirtilmektedir. Eseri kaleme alan Emine Fuat Tugay, anne tarafından Mehmet Ali Paşa ailesinden gelmektedir.[2]


[1] Dürriye Avni, Mahmud Zayed, Mustafa Abd,  Mısır’da Kürtler, çev. Harun Ünal, Nubihar Yayınları, İstanbul, 2015, s.116-118.

[2] Emine Fuat Tugay, Bir Aile Üç Asır, çev. Şeniz Türkömer,  Türkiye İş Bankası Yayınları, 2013, s.120.

Müzeye dönersek; Kahire Müzesi, Mısır’ın binlerce yıllık tarihinin sergilendiği bir yerdir. Neo-klasik tarzda inşa edilmiş olan müzenin mimarı Fransız Marcel Dourgnon’dur. Müzede 150 bin parça tarihi eserin bulunduğu söylenmektedir. Mısır medeniyetinin yaklaşık 7 bin yıllık geçmişini bu müzede bulmak mümkündür. Bazı eserler öylesine canlıdır ki, kimi heykel ve mermer büstlerin, biraz sonra canlanıp hayata tekrar başlayacağını düşünürsünüz.

Kahire’de, Nil kıyısındaki yapıların genellikle düzenli olması dikkatimi çekti. Bizde çoğunlukla deniz kıyısı yerlerde, denize sıfır yapılar inşa edilmiş ve kamunun yararlanabileceği sahil alanları nerdeyse bırakılmamıştır. Örneğin Artvin’den sınırı aşıp Gürcistan tarafındaki Batum’a vardığınızda, tüm sahillerin boş ve insanın rahatlıkla denize girebileceği yerler olduğunu görürüsünüz. Diğer komşularımızın tamamında durum aşağı yukarı böyledir. Ancak bizde, deniz kıyısındaki her karışın bir sahibi vardır. Belli ki Mısır devleti, Nil nehri kenarlarında düzensiz yapılaşmaya izin vermemiş.

Şarm el-Şeyh’ten Kahire’ye giderken, yol üzerinde, Kahire’den 10-15 km uzaklıkta yepyeni, kocaman bir şehrin kurulduğu, ancak henüz iskâna açılmamış olduğu dikkatimizi çekti. Meğer yeni kurulan bu devâsâ şehir, kamu binalarının ve yabancı elçiliklerin taşınacağı yeni Kahire olacakmış. Doğrusu çok şaşırdım. Eğer Sisi yönetimi Nil nehrini veya bir kolunu bu yeni şehrin içinden geçirebilseydi, işte o zaman dillere destan yeni bir Kahire ortaya çıkardı.  Şehir plancıları bunu nasıl düşünemedi? Su sorunu üzerine doktora tezi yazmış biri olarak, nehir üzerinde kurulmamış her bir şehri, elimden gelse bir nehrin kenarına taşımak, ya da nehri şehrin içinden geçirmek istiyorum. Yıllar önce, Erbil’e 30 km uzaklıktaki Dicle nehrinin Zap kolunu Erbil içinden geçirmek üzerine bir yazı kaleme almıştım. Lâkin beni duyan ve dikkate alan olmamıştı.

Mezarlıklarda yaşayanlar

Kahire’de ziyaret etmek isteyip de gidemediğim yerlerden biri, binlerce, belki on binlerce evsiz insanın yaşadığı mezarlıklardı. Mezar evlerin hikâyesinin 1960’lı yıllarla başladığı söylenmektedir. Bu dönemde, iş için Kahire’ye gelip ev tutma imkânı olmayanlar mezar evlere yerleşmiş. Dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır, mezar “şehir”lerde oturmaya müsaade edince, buralarda yaşayanların sayısı giderek artmış. Gezi arkadaşlarıma burayı görmek için ısrar ettim, ancak güvenlik nedeniyle onları ikna edemedim. Aralarına girip bir iki kişiye yardım etmek istediğinizde, sonucun nasıl olacağını tahmin etmek mümkün değildi. Luxor’da taksi şoförüne bu mezarlıkları sordum.  O da, bu insanların çoğunun kırsaldan çıkarak iş bulma amacıyla Kahire’ye geldiğini; daha sonra dönemeyince, çaresiz olarak buralarda yaşadıklarını söyledi. Yani mezarlıklarda yaşayanlar Mısır’ın farklı bir gerçeği. ABD’deki evsizler nasıl ABD’nin bir gerçeği ise, Mısır’dakiler de öyle.

Kahire’deki gezimizi tamamlayınca, akşam saat 10:30 otobüsüyle Luxor’a doğru yola çıktık. Sabah saat 08:00 civarında şehre ulaştık. Giza Piramitlerinden sonra, bence Mısır’da görülmesi gereken ikinci yer Luxor’dur.Şehir Nil kenarında, antik kentlerden Teb’in harabeleri üzerine kurulmuştur. Luxor, devâsâ antik yapılarıyla bir açık hava müzesini andırıyor. Karnak Tapınağı, eşi ve benzer olmayan muazzam bir yer. Aslan heykelleri, dikili taşlar, firavun heykelleri, saray, firavunların ve kraliçelerin yaşadıkları odalar, duvarlardaki yazı ve çizimler, tam anlamıyla büyüleyici bir mekân oluşturuyor. Muhtemelen dünyada, Luxor kadar çok devâsâ tarihi yapının bir arada bulunduğu başka bir yer yoktur. Burada, her yerden tarih fışkırıyor. Karnak Tapınağı, başlı başına koca bir şehirdir. Tapınakta, İstanbul Sultan Ahmet Meydan’ında bulunan Dikili Taşın benzeri üç tane Dikili Taş bulunmaktadır. Her bir Dikili Taş, farklı büyüklüktedir.

Aslında bizdeki Dikili Taş’ın da Karnak Tapınağı’ndan geldiği, oradaki diğer Dikili Taş’larla bir nevi kardeş olduğunu hatırlatmakta fayda var. Mısır Firavunu III. Tutmosis tarafından İÖ 15. yüzyılda yaptırılmış olan Sultan Ahmet Meydanındaki Dikili Taş, İS 357’de Roma İmparatoru II. Constantius tarafından, Nil ırmağı üzerinden taşınarak önce İskenderiye’ye getirilmiş ve bir süre İskenderiye’de kaldıktan sonra, İS 390’da İmparator I. Theodosius tarafından gemiyle İstanbul’a taşınmıştır. Asvan granitinden yapılmış olan Dikili Taş’ın bu yolculuklardan önceki yüksekliği 30 metre iken, zarar görerek 18.45 metreye düşmüştür.

Krallar Vadisi, Kraliçeler Vadisi, Amenhotep Morg Tapınağı, Medinet Habu, II. Ramses tarafından yapılan Ramesseum, Amon-Ra Tapınağı, Mısır’ın ilk kadın firavunu tarafından yapılmış olan Hatşepsut Tapınağı, 18 metre yüksekliğindeki dev Memnon Heykelleri ve Luxor Tapınağı ayrıca görülmeye değer yerlerdir. Krallar Vadisi, otuzdan fazla firavunun defnedildiği bir yerdir. Buradaki en ünlü mezar Tutankhamun’a aittir. Kraliçeler Vadisi, Antik Mısır medeniyetinde ölen kral eşlerinin değerli eşyalarıyla birlikte gömüldüğü mezar alanıdır. II. Ramses’in eşi Kraliçe Nefertiti’nin mezarı da buradadır.

Karnak Tapınağı’ndaki yüzlerce ziyaretçiyi bir arada görünce, arkadaşlara şunu söyledim: “Dünyada ölüleri sayesinde geçimlerini sağlayan yegâne millet Mısırlılardır.”  Bunlar âdetâ “ölülerinin ekmeğini” yiyor.