Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Nobel alanları niçin öldürmeliyiz?

Nobel alanları niçin öldürmeliyiz?

Dünyada Nobel ödülünün lanetine maruz kalan tek yazar Orhan Pamuk değil; bugün Türkçe çevirilerini severek okuduğumuz pek çok şair/yazar kendi ülkelerinde Orhan Pamuk gibi manik-depresif bir ilgiyle karşılaşıyor.

Masumiyet Müzesi’nin dizi olarak yayına girdiği günle birlikte bu yılki Orhan Pamuk av sezonu başlamış oldu. Nobel ödüllü tek Türk yazarına yönelik eleştiriler artık küflenmiş klişelere dönüştü: Memleketinden kopuk Beyaz Türk aydını, Türkçe bilmiyor, bon pour l’Orient, çıktığı kabuğa tükürüyor, zaten roman konuları aşırma, elitist Nişantaşı çocuğu… Üç aşağı beş yukarı böyle gidiyor. Bu eleştirilere de sıklıkla gösterişli kalpağı ve grotesk öfke patlamalarıyla bir Sacha-Baron Coen karakterini andıran Yalçın Küçük’ün son döneminden fotoğraflar ekleniyor. 

Aslında dünyada Nobel ödülünün lanetine maruz kalan tek yazar Orhan Pamuk değil; bugün Türkçe çevirilerini severek okuduğumuz pek çok şair/yazar kendi ülkelerinde Orhan Pamuk gibi manik-depresif bir ilgiyle karşılaşıyor.  Ne seviliyor ne sevilmiyor, bir seviliyor bir sevilmiyor. 

1988’de Nobel alan, bizde “Cebelavi Sokağı Çocukları” romanıyla bilinen Necip Mahfuz en yakın örneklerden biri. Mısırlı yazar ülkesinde ağır tepkilere maruz kaldı, hatta 1994’te bu suikast girişiminde neredeyse ölüyordu. Türkiye’nin tersine Mısır’da devlet Mahfuz’u – en azından belli bir dönem – sahiplenmeye çalışırken Nobelli yazar halk tarafından hedef tahtasına konmuştu. Mısır, İslami duyarlılığın yüksek olduğu bir ülke- Mahfuz’un dinler tarihine dayalı alegorik bir roman yazmasının tepki görmesi şaşırtmıyor. Bir yandan da, evet, neden şaşırtmıyor? 

Gabriel García Márquez de Kolombiya’da ve geniş anlamda kendi memleketi sayılabilecek olan Güney Amerika’da tartışmalı bir yazardı. Yüzyıllık Yalnızlık’taki Muz Katliamı sahnesi buradan baktığımızda sert bir siyasi eleştiri gibi görünüyor, ama Kolombiyalı tarihçi Marco Palacios başka türlü bakıyor: Márquez’in romanlarında, devlet şiddeti ve sınıfsal sorumuluğun tarihsel olarak tespit edilmediğini, bunun yerine kolektif amneziyle ilişkili bir mite dönüştüğünü söylüyor. (Adam roman yazıyor, insaf!) Romantik bir solcu, risksiz bir devrimci rolünde olduğunu söyleyenler de az değil. Enrique Krauze diye bir yazar “Züppe Gerilla (Guerilla Dandy)” gibi bir isim yakıştırmış. Hoş aslında… Bolaño, Latin Amerika edebiyatının büyülü gerçekçi bu ‘boom’ kuşağını kurumsallaşmış bir elit olarak görüyor. Márquez’in Castro ile dostluğu da – buradan bakınca çok sevimli görünmekle birlikte – Güney Amerika’nın muhalif çevrelerinde biraz mide bulandırmış. 2003’te Küba’da yaşanan “Kara Bahar” tutuklamaları esnasında sessiz kalması “Başkan Babamızın Sonbaharı” yazarına hiç yakıştırılamamış. Rejimin uluslararası vitrini olmakla suçlanması da cabası… Yani bir bakıma Márquez de tıpkı Orhan Pamuk gibi memleketinin acı meselesini Batı’ya tatlı dille sunmuş bir yazar gibi görülmüş.

Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee de ülkesindeki apartheid rejimine karşı doğrudan politik olmamakla suçlanmış. Yani Orhan Pamuk’a yöneltilen müzmin eleştirilerde olduğu gibi yine bir “siyaset yetmezliği” teşhisiyle karşı karşıyayız. Bir yazar ne yazarsa yazsın siyasi olarak kimseye yetmez, yetemez evet; bu bir edebiyat gerçeğidir. Ya da kafayı siyasetle bozmuş olanların yaşadığı bir yoksunluk sendromu mudur? Bilemiyorum. Coetzee’de alegorinin tarihsel failin adını sildiğini söylemiş Graham Pechey. Afrika’nın Nobel karnesi aslında Orhan Pamuk’unkini andırıyor. Wole Soyinka, yukarıda andığımız Mahfuz, Gordimer ya da Gurnah da Batı için yazdığı, Batı tarafından seçildiği, elitizmi, siyasi olarak tıknefesliği ya da ulusal değerlere mesafeli kalması yönünden eleştiriliyor. 

Sert biçimde eleştirilen yazarların başında sanırım V. S. Naipaul gelir; Hint asıllı yazar, memleketini aşağılayıcı bir biçimde tasvir etmek, oryantalist bakış açısıyla gerçeği saptırmak, sömürge bakışını içselleştirmek gibi suçlamalara maruz kalmış. Bir zamanlar Şeytan Ayetleri tartışması nedeniyle ülkemizde de lanetlenen – halbuki başka kitapları seviliyor – Rushdie de Naipaul kadar olmasa da benzer tepkilerle karşılaşmış. Ülkenin gerçekliğini egzotikleştirmekle, Hindistan’ı Batılı bir gözle yazmakla itham edilmiş. Naipaul ayrıca, İslam kültürünü eleştirdiği için hiç okunmadığı coğrafyalarda bile beddualarla anılan bir isim… Zamanında bu nedenle Türkiye’yi ziyaretini iptal etmek durumunda kalmıştı. 

Sadece Batı-Dışı modernliklerden örnek vermeyelim: Mesela Avusturyalı yazar Elfriede Jelinek, ülkenin ulusal imajını yıprattığı için muhafazakar çevrelerin lanetini kazanmış. Muhafazakar çevre deyince yanlış anlamayın, bir ülkenin belirleyici çoğunluğu büyük ölçüde böyle ifade edilir. İrlandalı şair W. B. Yeats, bağımsızlık mücadelesi sürecinde aristokrat ve elitist olduğu için kınanmış. Pasternak ya da Soljenitsin gibi isimleri saymalı mıyız? Sovyet uygulamalarını özleyenler bizde de az değil; ama artık deli işi sayıldığından dile getirmeye bile üşeniyoruz. Annie Ernaux da Fransız orta sınıfının nefretini kazananlardan. Svetlana Alexievich’i ya da Nobel’den kısa süre sonra Japon İmparatoru tarafından verilmek istenen Kültür Nişanı’nı reddeden Kenzaburō Ōe’yi de analım mı? José Saramago, Portekiz halkını ve dinini aşağıladığı gerekçesiyle devlet tarafından veto edilmiş bir yazar, hayatının kalan kısmını memleketi dışında geçirmek durumunda kalmış. 

Nobelsizleri de katmaya kalkarsak sanırım bu liste uzadıkça uzar. Kararlı bir ulusalcı ya da Batı karşıtı bir İslamcı bunlara bakıp “Tamam işte! Batı’ya yaranmaya çalışan, halkın gerçeğinden kopuk elitlere vermişler bütün Nobelleri!” diye işin içinden çıkabilir elbette. Ama ciddiye alınabilecek bir roman zaten ulusal bir değer olduğu kadar ulusal köklerin dipsiz bir eleştirisidir. Bu kökler milli kahramanlara, inançlara, halkın kendiyle gurur duyduğu vasıflara ya da milletçe göz yumulan yalanlara uzanabilir. Romancı aydınlanma meşalesi taşıyan bir öncü ya da milletine müşfik kucağını açmış koca bir çınar değildir. Eleştirildikçe, tavında dövülen demir gibi kıymeti artar. Bir gün bakarsınız, en muhafazakar çevrelerin ‘gelenek’ diye sahiplendiği köklerin arasında yerini alır.  

Masumiyet Müzesi dizisine gelince… Edebiyat uyarlaması olduğu için seyretmek boynumun borcuydu. Dizi ya da sinema gibi büyük prodüksiyon içeren işleri eleştirmeye dilim varmıyor. Muazzam ve kolektif bir emek var arkasında.  Ama ne bileyim, konuşmaların kitap cümlesi gibi basmakalıp tamlamalarla ilerlediği, ıstırabın dakikalarca salya sümük suratlarla ifade edildiği, manidar gibi uzun bakışmaların bitmediği, hikayenin çiğnendikçe tadı kaçan sakız misali insanı yorduğu ekran işleri pek bana göre değil.  Ama dert değil, Yüzyıllık Yalnızlık da dizi olarak bir şeye benzememişti. 

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın