Öldüğümü haber vermek için aradım

Ölümle arandaki buğulu cam onu her an “görmeni”, iliklerine kadar hissetmeni, hayatının tüm okumalarını ölümlü olma bilgisi üzerinden yapmanı önleyebiliyor. Yanı başında cami, kabristan yoksa seni her sabah uyandıran cep telefonu alarmı, “Her fani ölümü tadacaktır, sen de öleceksin” diye seslenmiyor yani. O sayede ömrünün önemli bir bölümü “Henüz çok erken”le geçiyor, son dilimleri de “Az daha zaman var moruk”la...

Ölümle aramızda dışarıdan buğulu camlar var. Eskiden içerideki ölümcül hengâme, o an ortaya çıkan savunmasız sahneler ölümlülere görünmesin diye camları kirli beyaz yağlıboyayla kabaca sıvanan acil servisler, ambulanslar gibi…

O kalın buğu görüşü kapasa da, camın arkasındaki ölümü düşünmene engel değil. Abartmazsan dermansız dert de değil bir bakıma. O boyayı biraz kazıyıp “göz deliği” açanların patolojisi bir yana… Bazen camın dışarıdan buğusunu içerden ovalamaya, silmeye çabalaman bile çoğu zaman sıradan bir deliliğin alt edilebilir, geçiştirilebilir emareleri.

O buğulu cam onu her an “görmeni”, iliklerine kadar hissetmeni, hayatının tüm okumalarını ölümlü olma bilgisi üzerinden yapmanı önleyebiliyor. Yanı başında cami, kabristan yoksa seni her sabah uyandıran cep telefonu alarmı, “Her fani ölümü tadacaktır, sen de öleceksin” diye seslenmiyor yani. O sayede ömrünün önemli bir bölümü “Henüz çok erken”le geçiyor, son dilimleri de “Az daha zaman var moruk”la…

Zira ölümle aranda o buzlu cam var. Hele ölüm olunca mesele bünyende gerçeklerden kaçma refleksi, itiyadı, zihninde bâtıl kalkanların var. Öyle olduğu için ağır anksiyetelerin, melankolik zelzelelerin, hatta majör depresyonların uzağında kalıyorsun. “Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz” çığlığı, nakaratına hoplaya zıplaya katıldığın, iki yana -neredeyse- keyifle sallandığın bir nağme gibi uzaktan yansıyor sana.

Ölümünün sonraya kaldığı zamanlar

Aranda o buğu varken ölümün “Ben varken o yok, o varken ben yokum” kadar basit. Olur a, tam o an öleceğini sezsen bile senden geriye kalan nida; “Usulca bir ah, ölüyorum eyvah.” Yakınımıza, can evimize, ciğerimize isabet eden ölümlerde ise tablo değişiyor. Kendi ölümümüzün ardından düşünemeyeceğimiz, artık yaşamadığımız için -şükür ki- hissedemeyeceğimiz duygular üşüşüyor başımıza.

Çocukken, gençken o ana kadar kendi ölümümüzden -bir şekilde- azade, yalnızca vakti bizden önce gelecek sevdiklerimizi, büyüklerimizi kaybetme korkusuyla yaşamışız. Başkalarının ölümüne, o endişeye odaklanmak, kaygılanmak kendi ölümümüzü sonralara bırakmış. Uzun bir zaman sonra olması -ayıp, yakışıksız bir sırrı saklar gibi- beklenen, o uzak belirsizliğe…

Otuz yıl öncesinden bir anı geliyor gözümün önüne… Rahmetli Kurthan (Fişek) Hoca Ankara’da Aktüel dergisinin başındayken her sabah gelen “takım gazeteler”deki tüm ölüm ilanlarına sektirmeden bakardı. Ardından da muhtemelen biraz yadırgandığını düşündüğü bu ilgisini kara mizahıyla geçiştirmeyi yeğlerdi: “Ölenlere bakıp bakıp da, ulan ben hâlâ yaşıyorum diyorum…”

40 mum mu, kırk kırık küp mü

Lâkin yakından kayıplarda o kalın buğu çözülüyor, bir anda açılan perde gibi ölümle yüzyüze getiriyor insanı. O mutlak yokluk, hayatında yarattığı tarifsiz boşluk anlatıyor, hatırlatıyor ölümü. “İşte böyle bir şey” diyor. Yok…luk… Birlikte yaptığın şeylerde çolak, birlikte gittiğin yerlerde topal, hatıralarında yalnız kalıyorsun.

İlk anda aldığın darbe dayanılmaz. Ama yazılımın öyle darbelere bile mukavim, öyle yüklenmiş. Sonra terapik hikâyelerin var. Birini kaybettiğinde yüreğinde 40 mum yanıyor, onun ateşi kavuruyor içini… Her gün birisi sönüyor sonra. Zaman geçiyor sadece bir tane, 40. mum kalıyor geriye. Hiç sönmüyor, onu ömür boyu hatırlaman için.

Çocukken güle oynaya söylediğin “kırk küp, kırkının da kulpu kırık kara küp” tekerlemesi bu mevzuda gelmiyor aklına. Ölümle başa çıkmak için yazılan, dilden dile dolaşan o kadar çok hikâye var ki, seçiyorsun içinden sana merhem olanı. Cennet -böyle anlarda- canıma minnet.

“Ölen benim yaşımdaymış” terazisi

Onu can evinde yaşayana her ölüm erkendir de… Zamansız, “vakti gelmemiş” ölümlerde daha da kararıyor tablo. Sezai Karakoç’un deyişiyle “Çocuk düşerse ölür çünkü balkon”. O ağır acının, ani irkilmenin de etkisiyle insan duyduğu ölümü, ölünen yaşın ne kadar(cık) bir hayata tekabül ettiğiyle, kendi hayatı-ölümüyle, o yaşa kadar ne yaşadığıyla kıyaslayabiliyor.

Gençken erken ölümlerin yarattığı bu duygu, yaşa(n)mışlık çıtası, üzerine iyice abanmadan geç(iştiril)se de, sanıyorum daha sonraki yıllarda “Ölen benim yaşımdaymış…” düşüncesi kefe dışı tutulamıyor. İki yönlü bir travma; hem gidenin ardından o ağır “Henüz bu kadar(cık) yaşa(n)mışken ölünür mü” kederi, hem kendi ölümünün, “Ben de ölebilirim”in pusudaki puslu tasavvuru.

Sonra bir gün “Bugün benim doğum günüm / hem sarhoşum hem yastayım / bir bar taburesi üstünde / babamın öldüğü yaştayım” sözleri çıkıyor karşına. Güftesini o an bulan bir ilahi, zılgıtıyla tüyler ürperten bir ağıt gibi ilişiyor birçok insanın kulağına, hayatına, anılarına, kara hayallemelerine sızıyor. Teoman’ın sözü-müziği kendisine ait şarkısının ismi gibi her şey o an: “Paramparça”.

Teoman’ın babasına yazdığı “mektup”

Teoman’ın babası, avukat Hasan Basri Yakupoğlu’na yazdığı “mektup”ta da derinliğine hissediyoruz o ağır travmayı. Babası 33 yaşında öldüğünde Teoman iki, iki buçuk yaşında: “Bir çocuk iki yaşındayken babası ölmüşse, onunla ilgili anıları varlığıyla değil, yokluğuyla ilgili oluyor. Yine de iki tane anı parçacığı kalmış bende. Birinde ben gece yarısı uyanmışım, sen koşup kucağına alıyorsun beni; diğerindeyse salonda hazırlanmış bir yatakta bitkin yatıyor ve sürekli öksürüyorsun. İkişer saniyelik iki hatıra.

“Anı niyetine kalan bir kaç kitap var yine de. Ve bir de almaya başladığın Meydan Larousse fasikülleri. Büyüyünce çok işime yarayacağını söylemişsin anneme. Senden sonra biz biriktirdik, 12 cilt oldular. Evde bıraktığın hüzün, senin nasıl biri olduğunu sormaktan alıkoyduğu için beni, ben de onları okudum ilkokula başlar başlamaz.

“Babamın resimlerine baktım hep. Şimdi benim boylarımda -aynı boydaymışız zaten- esmer, zayıf, güleç, zarif bir adam. Evde senden bahsedildiği ve ağlanıldığı zamanlarda, içeriye kaçtıysam da bir kulağım orada oldu hep. Mavi gömlekleri sevdiğini, günde iki kere tıraş olduğunu, inatçılığını, zekiliğini, nasıl tüm ailenin gözbebeği olduğunu öğrendim yan odadan. Varlığınla ve yokluğunla beni var ettiğin için teşekkürler, nur içinde yat…”

Kendi cesedini bulan adam

Boğazımı düğümleyen bir hikâye “Smoke” filminde de çıkmıştı karşıma.  Genç adam Alplere kayak yapmaya gidiyor. Yalnız… Çığ düşüyor, yutuyor o günlerde 25’indeki genci. Cesedi bulunamıyor. Geride kalan küçücük oğlu büyüyor, 45-50 yıl filan geçiyor aradan. Bir gün o da gidiyor aynı dağlara…

Büyükçe bir kayanın yanında mola verdiğinde, az ötesinde, karın altında bir karaltı görüyor.

Yaklaştığında, bir erkek cesedi… Eğilip bakıyor, yüzü buzdan bir heykel gibi donup kalmış. Tüm bedeniyle sıçrıyor birden. Aniden aynaya bakmış gibi oluyor; karşısındaki kendisi çünkü. Ama çok daha genç hali… Yıllar sonra babasının kayıp cesedini öyle buluyor.

Buzun altında öylece donup kaldığı için babası çok genç, o babasından yaşlı. Onun yüzü alışılmış ölüm portrelerine uzak, hiç yakışmıyor; kendisi daha yakın.

Biri gerçek, biri hayal iki ayrı hikâye… Böyle içe işleyen hüzünlerde “gerçek” teferruat kalıyor sanki. Ki aynı film, “Güzel anlatılmış bir hikâyeyle gerçek arasındaki fark nedir acaba?” sorusuyla bitiyor.

Gerçekle hikâye arasındaki fark

O hikâyenin bir bakıma gerçeğine de rastlıyorum sonraki günlerde. Alman turistler Helmut ve Erika Simon 1991 yılında Alp Dağları’nda, karın altında bir karaltı görüyorlar. Yaklaşınca bir erkek cesedi olduğunu fark ediyorlar. Ceset buzdan çıkarılıyor; bölgede kaybolan dağcılardan birisine ait olmalı herhalde. Belki de Birinci Dünya Savaşı’nda Alplerin yüksek tepelerinde, -30 derecede yaşanan ünlü, zalim “Beyaz Savaş”tan kalma…

Ancak gerçek tümüyle farklı… Zürih’te yapılan incelemede cesedin M. Ö. 3000’li yıllara  ait olduğu belirleniyor. Adını bulunduğu bölgeden alan “Buz adam” Ötzi bir bütün olarak, üzerinde günlük kıyafetleri, iç organları hatta midesindeki besin artıklarıyla buzun koruyuculuğunda öylece mumyalaşmış. Öldüğünde 45 yaşlarında olduğu tahmin ediliyor. İncelemelerde bir okla cinayete kurban gittiği düşüncesi ağırlık kazanıyor.

Smoke filmindeki hikâyeydi, bu ise gerçek… Hep beraber, bir daha düşünelim; “Güzel anlatılmış bir hikâyeyle gerçek arasındaki fark nedir acaba?” Evet nedir, gerçeklerle hayaller arasındaki fark… Eğer gerçekler hep hayallerin üzerinde yükseliyorsa… Gerçeğin inşaatına, hayallerin iskelesinden çıkılıyorsa… Rüyaları varsa insanın ve orada hayal-gerçek hepsi birbirine karışıyorsa…

Ben gelmedim ki sen geldin

Kadim arkadaşım Reha’nın erken ölümünün ardından bir rüya görmüştüm. Salonda oturuyorum, bir bakıyorum karşımdaki koltukta Reha. Çok şaşırıyorum, çok da seviniyorum tabii. “Nasıl döndün, nasıl geldin?” diye soruyorum, hevesle. Hüzünle gülümsüyor: “Ben gelmedim ki oğlum, sen geldin…” O an fark ediyorum ki, meğer ben (de) ölmüşüm. “Oraya” gitmişim.

Cep telefonuma bakıyorum, ekranı açık. Hemen eşimi aramaya çalışıyorum, haber vereceğim normal olarak. Ne bileyim… “Maalesef ben öldüm, şimdi öldüm, öldüğümü haber vereyim dedim” filan diyeceğim herhalde. Tuşa bastığım an ekran kararıyor… Kapanıyor telefon.

Annemle babamı da görüyorum ara sıra rüyalarımda. Çoğunda benim kadar “genç”ler, nadiren son demlerindeki en ihtiyar hâlleriyle… Mutlu, huzurlu, bildik siluetleriyle görünüyorlar, güzel rüyalarla gözlerimi nemlendiriyorlar. Öyle olmalı elbette rüyalar, acıları,  gerçek hayatı temize çekmeli biraz. Diğerine kâbus deniyor zaten, karabasan.

Belleğimden bir ağıt gibi Attila İlhan’ın dizeleri geçiyor: “sabaha karşı / işte ansızın /… insan annesi ölünce anlar / içindeki çocuğun / hiç ölmeyeceğini / aklına geldikçe kahrolur / bunu anlamakta / neden / bu kadar geciktiğini…” Ölürken de aklın, algın bir an açık olursa belki yanı başında o çocuk. Elinde en sevdiği oyuncağı, sen ölürken sana bakıyor.

BABASININ YÜZÜNÜ FOTOĞRAFTAN SEVEN ÇOCUKLAR

“Erken ölümler” bir ülkeyi, siyasi tarihini sezmek için de “ilk bakılacak” başlıklardan. O ölümlerin “nice”si, nedeni, nasılı, onu ele veren en kara ipuçları… Birisi bir ülkeyi, dönemi kendince “geniş geniş” anlatıyorsa, “Dur…” demeli, “Bırak teferruatı önce onlardan bahset”.

İlhan Erdost 12 Eylül darbesinin hemen ardından “yasak kitap” gerekçesiyle gözaltına alınıyor ağabeyiyle birlikte. Sıkıyönetimden yollanan “yakalama emri”ne, “Delil bulunmadığı takdirde derin uygulama yapılması” notu düşülmüş, elyazısıyla… “Derin uygulama” zaten işkencenin “vaka-i adiyeden” şifresi. O dönemler işkence merkezinin de adı “Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı (DAL)”.

Bindirildikleri cezaevi aracında başlıyor “ağır, sistematik” dayak. İnerken, uygun adım yürütülürken, avluda, Mamak Askeri Cezaevi’nde durmuyor hiç. Yumruk, tekme, dipçik… Koğuşta yere yığılınca, sesleniyor ağabeyi; “İlhan, İlhan”… Bir daha, “İlhan İlhan…”

“Nabzı atmıyor” diyor, gözaltındaki Tıp öğrencisi. Kan-revan koğuşa alınınca, bir bardak su istemişler. Suyu içemeden gitmiş İlhan… Cemal Süreya, “Bir bardak su içsem şimdi / Yaralarımdan dökülür” diye-yazdı ardından.  O günden sonra Kızılay’daki kitabevinin adı da o figan: “İlhan İlhan”. Ağabeyinin adı da o andan sonra Muzaffer (İlhan) Erdost.

Mezarlık değil “küçük bahçeler” 

İlhan Erdost “devletin emanetinde”, “devlet eliyle” 36 yaşında öldürüldüğünde kızı Türküler iki buçuk yaşında, Alaz ise henüz beş buçuk aylık: “Bize hem ölümü, hem babamızın gidişini birlikte anlatmaya çalıştılar. Önce ‘Uzaklara gitti’ dediler. Uzaklara düşman olduk. Son kez babamızı uyurken gördüğümüz için uykulardan korkar olduk.”

Çocukları yıllarca Karşıyaka Mezarlığı’nda ziyaret ediyorlar “yüzünü fotoğrafından sevdikleri” babalarını… Mezarlara “küçük bahçe” diyor büyükleri, o küçücük çocuklara “mezar”ı nasıl anlatırsın: “Yıllarca ‘Küçük bahçelere gidiyoruz’ diye, babamızın mezarına gittik.”