“Öyle bir kuşak ki…” müzikali

Bizim kuşak müzikal tarihin hemen her çağını bizzat yaşadı. Müzikal antika muamelesi yapılan “müzelik parça”lar, vaktiyle onların demirbaşları. Çoğu o butik müzenin yaşayan, hâlâ “çalışan” tanıkları… Misal şahsımı müzede lambalı radyonun yanına koysalar, al sana tarihi stand-konu mankeni. Evimizdeki antika radyo, benimle yaşıt. Müzikte bugünün “Türk Büyükleri” kimimizin yaşıtı… Erkin Koray’a “Erkin Baba” diyen, Gürses’ten “Müslüm Baba” diye söz eden nesle biz de uyduysak, yaşımız ortaya çıkmasın diye.

Bizim kuşak, yani halefi selefiyle biraz sündürerek 50’li, 60’lı yıllarda emekleyen, büyüyen bir kısım çocuklar (¹), hayatlarına durma milat yerleştiren bir sürü şey nedeniyle esriktir biraz, divane gezer. Zira biyolojik işlemcileri, hızlı, büyük, ani, baş döndürücü değişikliklerle veri bombardımanına uğramıştır genç ömürlerinde.

O yüzden de bedbaht ve bahtiyar olan o kuşağı birçok açıdan farklı bir yere koyuyor, meşrebince (esefle yahut hevesle) haleflerinden ayırt ediyor çoğu insan. Lâkin masaya sürülen bazı doneler açısından “Hayat, dünya bugün de öyle, bizim halimiz de benzer/beter” itirazıyla karşılaşmaları her an mümkün. Çünkü “ehven”i ve “beter”i tarihsel dönemleri karşılaştırarak tartışma “yöntem”i arızalı çoğu örnekte. Tehlikeli…

Ayrıca her kuşak kendi döneminde, o şartlar içinde, kendi tünellerinde ayrı maden. Kuşak üstünden kimlik inşası o nedenle (de) sallantılı. Göz hastalıklarından psikolojiye, siyasete bir sendrom olarak da yerleşen “Tünel vizyonu, görüşü”, farklı kuşakları değerlendirirken de pusuda. Çevresel görüşün kaybolmasına, görüş alanının daralmasına, dikkatin sadece tünelin ucuna odaklanmasına yol açabiliyor.

Yine de, ille de bizim kuşağı yaşadıklarıyla, geçmişin bir buçuk nesli olarak daldan dala, devirden devire tanık olduklarıyla ayrı bir yere koyacaksan, sıkıştığında müzik meselesine gireceksin. O zaman şöyle ağız tadıyla bir “Nereeeden nereye” muhabbeti, müsamahaya daha açık, masalları daha keyif verici sanki.  

O nedenle “aynıyla vâki” bir yazı dizisiyle bazen uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatmaya çalışacağım. Zira Erkin Koray’ın “Öyle bir geçer zaman ki /Dediğim aynıyla vâki /Birden dursun istersin /Seneler olunca mazi” şarkısından mülhem öyle bir kuşak ki, o kadar olur yani.

Hâlâ “çalışan” müzelik kuşak

Müzik, teknolojisi, aleti edevatı, dinleme/edinme imkânları, mekânları, türü, güftesi, icrasıyla rengârenk bir tarih. Bizim kuşağa dâhil olanlar da bu tarihin hemen her çağına, köşe taşlarına yetişti, bizzat tanık oldu esasen. Sonraki kuşakların türü, icrası, her türden aygıtı, ıvır zıvırıyla rahat rahat müzikal antika muamelesi yapacağı “müzelik parça”lar, onların dünden bugüne demirbaşları, hayatları.

Çoğu o butik müzenin yaşayan, hâlâ yürüyen, “çalışan” müzelik tanıkları…  Misal şahsımı müzede lambalı radyonun, ofis buzdolabı cüssesindeki makaralı teybin yanına koysalar, al sana stand-konu mankeni, o mevzuda sorulacak her antik(a) soruyu şıp diye izahlı-örnekli yanıtlayan fuar hostu.

Müzenin bilgisayarını müzik stüdyosuna dönüştüren, bestelerini o yazılımlarla yapan iks, vay, zet kuşağından küratörü “Bir de şarkı söyle bakalım çocuklara” dese… Gramofon repertuarından, 78’lik plak arşivinden “Sarâhaten aceba söylesem darılır mı? /(…) Desem ki: Ben seni… Yok dinlemez ki hiddet eder. /Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der? /Desem ki: Ben seni pek… Ya kızar konuşmazsa?” hazır mesela. Nihavend makamından laf da sokarsın arada.

Müzikte Türk Büyükleri akranımız

“Kendin söyle, kendin dinle”yi, “anam babam usulü müziği” belli bir yaştan sonra mahalleye, eve giren “cihaz”la aşan, hayatları öyle müzikal olan çocuklar çoğu. Hiçten ahşap mobilyalı radyoya, o bir kaç kanallı lambalı, transistorlu radyolardan FM’e, ardından pillisine, dijitaline,  gramofona, taş plağa, portatif, çantalı piknik pikabına, oto pikabına… Kendi başına mobilya azmanı “müzik dolabı”ndan elindeki müzik setine, makaralıdan kasete oradan Walkman’e, CD’ye, yoktan siyah beyaza, renkliye TV’ye, müzik kanallarına, geldiler bugünlere.

Müzikte cürmünce çağ açıp çağ kapayan aletleri, cihazları bizzat kullandılar. Hepsini hayatlarında, üzerlerinde tecrübe ettiler. Sadece teçhizat mı? Müzikte, “rock”ta, popta, protestte, arabeskte, tavernada bugünün unutulmaz “Türk Büyükleri” bir kısmının yaşıtı, bir kısmının anca aynı kuşaktan küçük abisi/ablası… Erkin Koray’a “Erkin Baba” diyen, Gürses’ten “Müslüm Baba” diye söz eden nesle sonradan biz de uyduysak, yaşımız ortaya çıkmasın diye.

Derede çimenler şarkı okyanusunda

Bugün tüm şarkılarını, “senin şarkılarını”, binlercesini ferah ferah sığdırdığın, cebinde taşıdığın ve herkesi keyfinin DJ’i yapan tırnak kadar flash diski, USB’siyle, dünyanın müziğini cep telefonuna, arabana, müzik sistemine taşıyan Spotify’ı, Apple’ıyla, ötesi seyret-dinle YouTube’uyla, bir sürü dijital müzik platformuyla baş döndürücü bir müzikal olmuş ömürleri.

Sevdiği, aradığı bir şarkıyı sadece dinlemek, sonrasında “edinmek” için 50 takla atan o kuşak, bugün şarkı okyanusunda düşe kalka sörf yapıyor. Yaz internete, arama motorlarına, müzik platformlarına adını soyadını, arkasına “şarkı” kelimesini ekle, belki banyoda söylediğin, uydurduğun şarkıyı bile bulursun.

Kendi sesini, besteni henüz girememişlerse, “Bu herif bu şarkıları seviyor” ajanlığıyla dinlediğin türlerde, hatta o ana kadar duymasan da o minvalde muhakkak dinlemen gereken yüzlerce şarkı çıkar. Önünde o şarkıları hangi müzik sistemiyle, cihazıyla, ne eşliğinde dinleyeceğine dair reklâm pencereleri açılır.

Şoklarımız aliyülâlâ la la la…

Tamam… Senden sonraki kuşaklar da müzikle ilgili bir dizi değişim, dönüşüm yaşadı, yaşıyor, yaşayacak, ufuk çizgileri almış başını gitmiş ama bizim kuşağın ilkelden moderne yelpazesi daha geniş, geçişleri daha keskin doğrusu. Şok şok şok yani, günün nidasıyla anlatırsam… Hiçten lambalı radyoya kavuşan, pilli radyoyla, portatif pikapla, teyple durma çağ atlayan ve bugün dijital platformları dolaşan insanla, -içimden bir ses “Dur” diyor ama- USB’den bilmem neye geçince “Vays…” diyenin hayreti, muhakemesi aynı sıklette mi Allah aşkına?

Bizim kuşağın hayreti, şâyan-ı hayret bir kere.  O mânâya ermek için önce “şapkalı â”yı çözmek, hissetmek, “Bu ne yaw” diye kaldırıp atmamak gerek. Şoklarımız fevkalâdenin fevkinde, müzikal olarak izah etmeye çalışırsam aliyülâlâ la la la… Hayretimiz “Denizi ilk defa gören bir çocuğun /Birdenbire yaşlanması neyse”… 

Aradığımız bir şarkı (ve onu edinme, kendi evinde dinleyebilme) uğruna siz bizim neler çektiğimizi nereden bileceksiniz… Müzikte avcı, toplayıcı kabileler hâlinde kapı kapı geziyordu bizim kuşak. “Hariciyeci”nin farklı, “farklı” olduğu için de elbette sıkıcı kızıyla sırf yurtdışından getirdikleri plakları kasete çekmek için kurulan sınırlı-sorumlu “mahalle arkadaşlığı”nın bencilliği, çıkarcılığı aklayan/ayıklayan duygusal denklemini, kamulaştırma “adalet”ini siz nasıl hissedeceksiniz? 

Müzikal devrimi devrimci bile anlayamadı

İnsanlık hâlinin “içiçleri”ne yansıyan akustiği stereo Dual pikabın, raflardaki boydan boya 33’lük plak arşivinin yamacında başka, 45’lik plak ebadında “mika”, mini-mono pikabının, 45’lik beş-on plağının başında başka. Bir -adet- Led Zeppelin, Deep Purple “longplay”inin mahallî fraksiyonumuzda tetiklediği gizli devrimi, umumî devrimciler bile anlayamadı, anlamazlıktan geldi. Siz bizim bilmişliğimizi nereden bileceksiniz?

Ne yapacaksın… İnsanoğlu ya da somutlarsam Beşer Şaşaroğlu öyle işte. Bir zamanlar şanslı evlere takırt tuşlu teyp girdiğinde radyonun, “Dinleyici İstekleri”nin, “Dilek Pınar”ının başına oturup, yârine homemade karışık kaset kaydetme alarmına geçen, o uğurda hâcetini bile gidermeden, işaretle orta parmağı teybin play ve record tuşunun üstünde saatlerce bekleyen kuşağımızın mümtaz temsilcileri, bugün fiber internetle şarkı indirirken -oflaya puflaya- saniye sayıyor.

Yaşıma, kuşağıma uygun, toptancı bir söylenmeyle “İnsanın kediden nankör, maymundan sabırsız, koaladan tembel hale gelmesinin müsebbibi hızlı teknolojidir azizim” de diyebilirim bu mevzuda. Ama bilimsel makalemi duygularıma âlet etmemek, ibrişim kuşaklı övünmemi tadında bırakmak için -şimdilik- demiyorum. Ateşi bulan arkadaşımın sigarasını Almanya’dan teyzemin getirdiği şarjlı, elektronik çakmağımla yakıp,  devam ediyorum yazıma. 

Radyoman Cevdet Bey’in odası

Sanıyorum radyo bizim kuşak, yani nostaljiyi cümle içinde kullanan ilk nesil için şanslı evlere giren teknolojilerin en hikâyelisi. Sonraki yazılarımda değineceğim pikap, teyp filan da ayrı hikâye. Serbestiyet’te üç yıl önce yayınlanan “Alo, Alo, muhterem dinleyiciler” yazımda “Radyo Günleri”ne değinmiştim az biraz ama müzikal yazı dizimde her yönüyle radyo ilk şeref konuğum olacak.

Çünkü radyo ilk girdiği evlere, dantel apoletiyle başköşeye konulduğu an terfi eden “şeref salonları”na itibar da getiriyor, misafir de… “Radyolu ev” dedin mi, herkes biliyor, gösteriyor parmağıyla. Radyolu kıraathane cazibe nedeni, köy odasından, halk evlerinden “(h)oparlör”le yayınlanan sesi, “Hadi toplaşın” nidası…

Sadece hayret değil hayal de Turgut Uyar’ın şiirinde: “Gün olur çoluk çocuğunla bir bakarsınız /Güzelim vaiz sokağında benim de /Ferah, aydınlık bir evim olur. /Bir büyük radyo da alır, yerleşirim.” Evinde kendine ait “Radyo Odası” olan “Radyoman Cevdet Bey”, Nâzım Hikmet’in 80 yıl önce yazdığı “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın mümtaz şahsiyeti.

İlk “musiki programı” evlere şenlik

Televizyonun hayata tek tük katılmasıyla uydurulan “telesafir” kelimesi, aslında o dönem öyle anılmasa da “radyosafir”in yanında intihal sayılır. İlk yıllarında radyo da davetsiz misafire önce vize sonra “oturma izni” sağlayan geçerli bir bahane. Tanrı misafiriyle, kapına radyo dinlemek için gelene cevaz vermemek zor. 

Tabii daha çok “ajans haberleri”yle… Zira Kasım 1927’de, Ankara Radyosu’nun ilk yıllarındaki musiki programı evlere şenlik de, gönüllere pek öyle değil. “Saat 12.30-13.30: Gramofon. 18.00: Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası. Saat 18.40: Gramofon. 19.35: Viyolonsel konseri. Saat 20.10: Haberler ve kapanış.” Uzunca bir süre de o minvalde gidiyor. (Aynı yıl Mayıs ayında düzenli yayına geçen kısa sürede “tasfiye edilen” İstanbul Radyosu’nun daha farklı, biraz başına buyruk akışına, programlarına sonraki yazıda değineceğim.)

Müzik programlarındaki bu özelliği deşip,  “zulüm” meselesinde asla konu sıkıntısı çekmeyen tarihimize yeni başlıklar eklemek istemem ama… Dede filarmoniyi duyunca radyoyu kapatıp torunlarına “Gelin size bir masal anlatayım” diyor, gazeteden “Her köye bir piyano” makalesini okuyan baba da “Sonra benim de bir masalım var” diye yamacına yerleşiyor.

O nedenle (de) bir dönem bazı evlerde radyolar, üzerindeki danteli, örtüsü “ajans haberleri”nde kaldırılan, o saatte açılan mobilyalar. Radyo her eve, her bütçede, ebatta girince, müzik ve “eğlence” programları çeşitlenip süreleri uzayınca, yani radyo saatlerce şarkı söyleyince, çoğu evde kalktıktan yatıncaya kadar açık kalmaya başlıyor.

“Sükûnetin büyüğü de insanı yoruyor”

Bazısı belki sırf “bir ses olsun” diye evin içinde… Bazen 7/24 açık kalan o küçük radyo ya da gece lambası niyetine televizyon da sadece bir “ses”. Yalnızlığı çok bağırana… Oluyor öyle işler. Sessizlik de bir mesele nihayetinde. Dört duvar arasında bilmece…

Tek, aynı tip, “Sonuçta sessizlik işte” değil zira. Her zaman gürültünün zıttı da değil. Gümbür gümbür sessizlik de var. Envai çeşidi var, hoştan nahoşa… Kimi başını okşayıp seni gönlünce yalnız, medeniyetin, şehrin kakafonisinden uzakta bırakıyor, kimi araz/arıza yakana yapışıyor.

İnsanlık parmak çıtlatmayı lambalı radyonun icadından çok önce keşfetmiş. “Büyük gürültü gibi sükûnetin büyüğü de insanı yoruyor” diyor ya Reşat Nuri… Her devirde sessizlik öyle çöküyor bazı evlere. Reşat Nuri bedbahtlığı gibi çöküyor.

Bizden önceki kuşağın hane sessizliği (ki evrensel gruplamalarda onlara “Sessiz kuşak” da diyorlar) radyoyla değişiyor. Evdeki sessizlik bizim kuşağın da aşina olduğu bir durum. Bizim müzikal günlerimizin miladında da ısınınca gözlerini açan aynı lambalı radyo var. Elbette önce şanslı evlerde…

Radyonun üstündeki biblolar

Evin canlılarından, fertlerinden biri neredeyse: Herr Telefunken. Evdeki sehpalarda, koltuk kolçaklarında, yemek masasında, büfenin raflarında boy gösteren dantel takımının uygun bir parçasının radyonun üzerine de serilmesi, onu üniformasıyla da familyadan yapıyor. (²)

Önce sana bir ısınacak, ilk başta biraz cızırdayacak. Evin babası minyatür ustası hassaslığıyla milim milim uzak istasyonları dolaşacak, sonra kürkçü dükkânına dönecek. Yok bazen şımarır, küserse evin çocuğu gibi radyonun da başına bir tane patlatınca yeniden normale, uygun adıma geçecek. O yabancıyla, radyoyla ev halkı arasında bağ öyle de kuruluyor, sağlamlaşıyor, aynı saatte hep birlikte oturup dinleyince aile bağlarını da sıkılaştırıyor.

Ev(cil)leştirmede, bağların sıkılılaştırılmasında radyonun üstündeki biblo da yabana atılmamalı. Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nde Kemal’in kördüğümle “bağlandığı” Füsun’un ailesiyle yaşadığı evinden önce çaldığı, ev ahalisi için de bu durum bir ritüele dönüşünce aldığı ve evindeki “Füsun Müzesi”ne koyduğu eşyalar arasında en önemli figürlerden birisi, TV’nin üzerindeki köpek bibloları.

Kemal o bibloları (ç)aldıkça, yenisi koyuluyor yerine. “Merhamet Apartmanı”nda geçen bu sahne, Kemal ile ev ahalisi arasındaki gizemli bağın ana ilmeği… Zaten tarihteki kazılarda da en kıymetli bulgularından birisi biblolar; duygu arkeolojisi oralarda devreye giriyor.

Yaşıtın radyo antika olursa…

Bizim de öyleydi… Müstakil mobilyasıyla -büfe mi desem, konsol mu- ona has yerinde endam eden radyoyu, üzerindeki küçük, porselen köpek biblosunu çocukluğumdan net hatırlıyorum. Eve ilk kez girerken onun törenle, coşkuyla, bayram havasıyla karşılandığını da, hayal meyal…

O yıllardan aile yâdigârı Grundig lambalı radyo şu an evimizde ve dinlemesek, bu çağda ona itibar etmesek de ful çalışıyor!

Muhtemelen yaşıtız ama antika diye koyduk eski konsolun üstüne. O radyoyu kurcalamadığımız gibi, o meseleyi de kurcalamıyoruz pek. Zaten ben de henüz büfedeki kararmış gümüş çerçevede duran değil önce baba, sonra dede koltuğuna dönüşen kanepede uzun oturan güncel fotoğrafım.

Gelecek pazar, cep radyosunun hayatımızda açtığı çığıra, radyoyla ayrı bir eğitim ve itibar dalı olarak ortaya çıkan “radyo sanatçıları”na, ilk medya fenomeni olarak “radyo fenomenleri”ne, “uzunyol radyoları”na filan değinmeye çalışacağım.

(¹) İçten patlamalı kuşak: 1946-1964 arası kuşağın ABD menşeli “Baby Boomers” terimiyle, demografisiyle özetlenmesini pek içime sindiremiyorum. O terimi duyunca yaptığımız onca şey “Baby Shower” gibi geliyor, alınıyorum. Tamam, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından “bebek patlaması” bizde de nüfus artış hızını ikiye katlıyor. Ama beni o kuşağın yaşadığı farklı “patlamalar” heyecanlandırıyor esasında. İlle o kuşağa ithal ve patlamalı bir ad verilecekse, ABD’nin sekiz silindirli motor teknolojisinden mülhem “Dıştan yanmalı, içten patlamalı kuşak” filan daha şık dururdu fikrimce. Nasıl akıl edememişler hayret!

(²) Radyo üzeri dantel ABD menşeli mi? Yazımın ABD menşeli ana fotoğrafındaki detay, tarihi, büyük bir keşfe imza atmamı da sağladı. Evde bir dönem sadece “evin babası”nın yüksek elektronik mühendisi ciddiyetiyle açtığı radyonun üzerine üçgen serilen dantel örtü ve vazoya dikkatinizi çekerim. Bağrımı dağlayan soru: Yoksa… Yoksa o da mı, radyonun, TV’nin üstüne dantel ör(t)me geleneğimiz de mi “milli” değil?