80’lerin ortasından gelen bir üslûbun rüzgârıyla, uzun erimli ve fakat belirlenmiş bir devrimci mücadelenin sürdürülmesi için gerekli olan teçhizat hakkında tamamı yıllardan süzülüp gelen bir tecrübe ve dikkate dayalı başlangıç notlarından bir kısmını Serbestiyet okurlarıyla paylaşmak üzere bu satırları yazıyorum.
Mesele Ramazan, fakat bilhassa “yalınız yaşayanlar” için iftar sofrası hakkında revizyonist, rövanşist ve sekter tavırlara ve yönelimlere itibar etmeksizin ve hatta kulak dahi kabartmaksızın atılacak adımlara dairdir.
Ramazan öncelikle pide demektir; bunu güllaç takip eder, arkasından, pastırma ve çorba gelir. Pide hususunda yapılacak ilk şey, pastahane ve ekmek hamuruyla yapılan pide veya pidelerden uzak durmaktır. Mahallede, semtte, ilçede veya ilde, kendine özgü hamuruyla (esasen biraz sulu ve tam çekmemiş bir hamurdur bu—bazıları “cıvık” terimiyle ifade eder ki bunu her kullanışında insan nedense kendisini biraz garib hisseder, yapılmış pideyi araştırmak, soruşturmak ve kovalamak gerekir.
Bir önceki Ramazan’ın sunduğu verilere aldanmamak ve kendisinden emin olan müesseseler dahil heryeri tekrar eleştirel bir tetkike tâbi tutmakta fayda vardır. Eskiden pek yoktu fakat şimdi ihtimal dahilindedir ki ekşi mayayla mamül edilen pideler de olabilmektedir. Bu durumda elbette bu pideler tercih edilmelidir.
Ramazan’ın ruhundan pay alamayan ve ikliminden ilham devşiremeyen bazıları pidenin sıcağı soğuğu olmaz deyip akşamları evlerine soğuk pideler götürmekte bir beis görmemektedirler. Bunu üzüntüyle müşahede etmekteyim, özellikle genç kuşaklar için. Zira isbat edilmiştir ki familyal saadet ve paternal mesuliyet için eve sıcak pide götürmek neredeyse bir mecburiyettir. Bunun için fırında sıra beklemek, bazen uzun uzun beklemek gerekebilir. Nitekim benim pidemi aldığım fırında, yumurtalı büyük (ki lezzet bakımından bu pide öne çıkar), küçük tepsi ve taş fırın pidesi ve dikkat buyurunuz, “soğuk pide” için ayrı bir kuyruk bulunmaktadır. En çok beklenen kuyruk, yumurtalı büyük pide içindir. Bazı aile babalarının, genç insanların herhangi bir utanma ve nedamet hissi olmaksızın soğuk pide kuyruğuna girdiğini görüyor ve başımı yazıklanarak öbür tarafa çeviriyorum. Daha neler göreceğiz?
Yine de aldığımız pide bizi tatmin etmiyor mu? Ümidimizi kesmeyelim. Normal bir saatte fırından pide hamurunu alalım (akşam vakti fırıncı esnafından o kargaşada pide hamuru istemek cehennemde maraş dondurması taleb etmekle müsavidir, maazallah hafif tertib itiş kakış bile olabilir) ve bu hamuru evimizde zeytinyağı, tereyağı ve çörek otuylan zenginleştirerek, üzerine yumurtamızı kırarak istediğimiz biçimde pişirelim. Ha, aşka gelip “ben hamurumu da kendim açarım” diyen ağalar beyler varsa, saygıyla bir kenara çekilip hünerlerini göstermelerini bekleriz, o ayrı. Dikkat edeceğimiz şey, pidenin altını üstünü karıştırmamak ve mutlaka yağlı kağıt marifetiyle pişirmekdir (evet efendim, pide hamurumuzu kağıdın üzerine koyuyoruz).
Fakat şüphesiz Ramazan’da karşımıza çıkan en hassas konu, güllaçtır. Güllacın fırından mı, pastahaneden mi yoksa bir marketten mi alınması gerektiği hususu tartışmalı da olsa, dikkat edeceğimiz şey, nereden aldığımızdan çok, güllacın kendisinin ve sütünün kararmaması ve hamurlaşmamasıdır. İyi güllaç eser miktarda olsa dahi, gül suyu ihtiva etmeli ve şekere boğulmamalıdır. Üzerine sadece nar konulabilir; muz, kivi, krema, krem şanti vs. konulan güllaç, güllaç değildir. Bunları satan müesseselere karşı sesimizi yükseltmek ödevinden kaçınmamalıyız (geçerken belirteyim, mutlaka desibel kontrolü yapalım; Türk esnafı, mamülleri konusundaki eleştirileri tahammül ve/veya toleransla karşılama bakımından pek mahir ve gönüllü değildir. Bunu Esat Caddesi’ndeki esnafın yarısından fazlasıyla kavga ederek öğrenmiş bulunmaktayım).
Birkaç yıldır memleketin iktisadî vaziyeti sebebiyle tatlı fiyatları anormal bir seviyeye ulaşmıştır. Buna güllaç da dahildir. Bu sebebden evde yapmak cihetine gidilebilir. Bu durumda sütümüzün mümkünse jersey olması, güllaç yapraklarımızın biraz gelenekli bir müesseseden veya markadan gelmesi verimi artırabilir. Yaprakları yumuşatacağımız sütün kaynama sıcaklığında ve içilebilecek soğuklukta olmaması gerekir. Şekerimizin tavsiye edilen miktarın oldukça altında olması da hem sıhhat hem de lezzet bakımından dikkat gerektiren bir husustur. Ramazan sohbetlerinde mevzuu ne olursa olsun, güllaç konusunu bilhassa gündeme getirmek ve “merak ettim de efendim, acaba nerenin güllacı daha iyidir, siz nereyi tercih ediyorsunuz” diyerek konuşmaya katılmak, kanaat toplamak mücadele ortaklığı için de katkılar sunmaktadır. Aynı şey pide için de elbette yapılabilir, yapılmalıdır.
Ramazan da mutlaka “dâneli” ve hafif ekşi, ekşimtırak çorbalar tercih edilmelidir. Bu durumda “main course” “duck” edilebilir. Daha yalın çorbalar, çömlek peyniri, acı biber salçası, sucuk veya pastırma yağıyla zenginleştirilmelidir. Pidemizlen beraber “tüketeceğimiz” (bu kelimeyi bu minvalde kullanmayı meşrulaştıranların Allah tepesinden baksın; ne diyeyim) pastırmanın ortası yağ çizgili, rengi kararmamış ve mutlaka çemenli olması tercihi, öğreti gereğidir. Gördüm ki marketlerde ucuzmuş gibi duran paketlenmiş pastırmaların fiyatı, açık satılan pastırmalarla hemen hemen aynı seviyededir. Bu durumda tıpkı pide ve güllaç gibi, pastırma konusunda da bir fikir teatisine gitmek, bu günlerin sevilen deyimiyle, fiyat/performans denklemini yakalamak için faydalı olabilir.
Bitirirken, bu “fakıyr kardeşinizin” bu saydığı hususlardan büyük bir kısmını, bu bir hüzündür efendim, maalesef artık kendi gündelik pratiğine sokamadığını belirtmek durumundayım. Özeleştirimi veriyorum. Öyle Aile Hekiminden, Sağlık Ocağı’dan değil, memleketin saygı bir Tıp Fakültesi’nden alınmış diabet raporu ortadadır. Yine de oruçlu insanların iftar saadetini, o iftarda yenilen pide ve pastırmanın, içilen çorbanın sunduğu “ümaniter sıcaklığı” güzel günlerin muştucusu devrimci mücadelemizin bir göstergesi olarak selamlamak ülkü ve ereğinden hiç kimsenin beni alıkoyamıyacağı hakikatini haykırmak isterim. Hayırlı Ramazanlar!
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.