Geçen hafta, Ramazan ve iftar vesilesiyle bazı pratik ve fakat gelenekseli de gözeten müşahede ve tekliflerde bulunmuş idim. Dost ve düşman mencilislerinde dudak bükülürek ve kaş kaldırılarak okunduğuna dair tevatürlere pek aldırmadan devam ediyorum. Bu hafta mevzuu, iftar yemeklerinin icra edilme formlarının yoğunluğu, aralığı vs. olacak. İnsan biliyorsunuz bazen kalabalık, bazen çok kalabalık, kimi vakit çok az, kimi vakit yalınız başına iftarı eda edebilir, etmek zorunda kalabilir. Gelgelelim, bu sanıldığı kadar basit değil. “Toplanırız bir evde, belki bir yerde, bir mekânda, icabına bakarız” demeden önce bazı hususların altını çizmek gerekir. Toplanmak zaten başlı başına bir dışlama pratiğiyle başlıyor. Gelenler, çağırılacaklar, çağrılmayacaklar. Ayrıca belli bir saatte toplanmak için harcanacak enerji, neredeyse, kurun-u vustada bir harbi ikmal etmek için harcanan emekle eşit hâle geliyor bazen.
Evler, itiraf etmek gerekir ki iftar için uygun mekânlar olmaktan çıkmış durumda. Eşler çalışıyorsa, bu ancak hafta sonu mümkün olabilir ki o durumda da evin kadını “dışardan destek” almıyorsa, alamıyorsa kadın emeği sömürüsünün Homeresk bir destanını yazacak kadar yorulabilir. Eski usûl yardımlaşma, dayanışma, toptan imece alışkanlığı ortadan kalktığından, aslına bakılırsa her zaman pekâlâ mümkün olabilecek, Perviz, Satılmış ve Duran Beylerin aşcı yamaklığına atandığı bir süreçte, Sühendan Hanım’ın tatlıyı, Sulhiye Hanım’ın başlangıçları, Selbestiye Hanım’ın ana yemeği (bu hanıma biraz haksızlık yapıldı gibi) kapıp geldiği (çorba, salata, vs. ev sahibine ait) bir ortaklığı tesis etmek fevkâlâde güçtür. Oysa kadınların yemeği, erkeklerin çay ve tatlıyı servis ettiği muazzam bir işbölümü Ramazanlarda küçük mutluluklar yaratabilirdi. O kadar İtalyan filmi seyrettik, boşuna mıydı? Sonuçta bir bilemedin, bir buçuk öğünden bahsediyoruz.
ODTÜ’den hocamız Sencer Ayata, bir klasik tadındaki “Kentsel Orta Sınıf Ailelerde Statü Yarışması ve Salon Kullanımı” serlevhalı makalesinde çok önceden (1988), “ev kullanımı pratikleri”nin geçirdiği dönüşümleri tesbit etmiş, “salonun” özellikle orta sınıta evin içinde dışsallığın ve kamusallığın göstergesi olarak sınıflararası bir yarışma ve sınıfsal rekabetin “savaş alanı” olarak nasıl örgütlendiğine ve düzenlendiğine dikkat çekmişti. Kısaca söylendikte, salon/salomanje evinde içinde fakat dışsallığın bir uzantısı olarak belirmekteydi.
2000’lerden sonra ise (elbette AKP’Yle birlikte), evin işlevi yine radikal bir değişiklik yaşadı ve bu sefer “ev” olarak, statü ve sınıfın esas göstergesi hâline geldi. Fakat bu arada esas işlevi bir şeyi göstermek olan her nesnenin başına geldiği üzere, ev de “hâne” olma niteliğini kaybetti. Yeni orta sınıf zenginliğin tescil edilmesi anlamına gelen sitede daire, sonra duplex ve sonra triplex, hatta quadriplex mülkler bu zenginliğin kaynağı ve meşruiyeti hakkında açık karşılıklara sahip olunmadığından (burada belirteyim, gözü kapalı zenginlik düşmanlığı yapmıyorum, bir “critique social” peşindeyim), dışardakilere kapatılmak zorundaydı. Aradaki pandemi süreci, bu kapatmayı pekiştirdi ve normalize etti.
Kadınların da evlerde bir kürek mahkumu olarak yaşadığı söylenemezdi çünkü bu düzeydeki (“sınıftaki”) kadınlar artık ev dışında yaşamaya başlamıştı bile. AVM’ler bu yeni sosyalliğin mekânı olacaktı. Jeepli, Suvlu başörtülü kadınların kınanmaya başlaması da aynı döneme denk gelir. Bu kınamının bir tür kültürel hınçla dolu olması her zamanki gibi nesnesini ve nesnedeki değişikliğin kendisine öncelikle zarar verdiğini göremiyecekti. Bu zarar, mesela, evin kaybedilmesiyle de sonuçlandı. Merhum Ülgener’in uzun uzun anlattığı zenginlik utancı ve bir hayat üslûbu eksikliği, Ramazan’ın görkemli fakat muhtevasız ve biçimsiz kamusallaşmasıyla da giderilemiyecekti. Sokak iftarlarının da sanırım “gösteri” boyutu, amaca hizmet edilmesine engel oldu. Zaten her durumda, performans, her zaman gösterdiğinden daha fazlasını gizler çünkü. Yahut gizlenemeyen o kadar çok acıtıcı şey birikmiştir ki arkada, içerlerde bir yerde, bunlar için görünür bir diyet ödemek gerekir. Mamafih, ad ya da adlar veremem-ısrar etmeyiniz, bir büyük edibin Ramazanları insanları çağırıp büyük bakır tepsilerde sadece marul ve ekmek sunduğu bir sadelik de biraz başka bir olmazı zorlamak. Marul ve ekmek yanına, pide, peynir ve hurma koymak sadelikten taviz sayılmazdı herhalde. Bir de bunun adı üstünde Ramazan. İnsan kendi nefsini, ruhunu, bedenini terbiyye edmek isteyebilir fakat başkalarına yönelirken, tereddüt eyleyip, pişmanlık göstermeli-en azından.
Dışarısı ise hem pahalı hem de Ramazan’ın ruhuyla telifi zor bir ısraf ve görgüsüzlükle malul. İftar vaktinin bir güç gösterisine dönüşmesindeki mantık nedir Allah aşkına, söyler misiniz? 20 dakikada bitmeyen bir toplu yemeğin, toplu olmaktan başka hiçbir özelliği olamıyacağından yanına bile yaklaşmamak gerekir. Bence insanlara, neyin ısraf olup olmadığı konusunda bir fikirleri olabileceği konusunda bir minimal rasyonalite atfedebiliriz. Ayrıca “dışarısı” bir vakitten sonra sadece masküliniteyi tahkim ediyor aslına bakılırsa. Kadınlar serbest bırakılsa da, “dışarının görkemine” çok dahil edilmiyor Çok şey kaybetmiş sayılmazlar, çünkü bu görkemin “kurucu unsurları”: nargile, çay, yüksek desibeli uğultu, ‘ondan da getir’. Fakat kadınların da bunun paralellini kurdukları kanaatindeyim. Dolayısıyla, devasa “iftar partileri” yerine, can çekişen semt lokantalarını da canlandıracak, önceden belirlenebilen mütevazi menülerle oluşacak iftar yemeği gibi seçeneklerden bahsedebiliriz. (Eminim bu cümleden sonra dörtyüzseksenüç kişi dudak büktü). Ne ve nasıl yediğini sorunsallaştırmayan bir insan türü var; fakat işte, “dolayımdan” bihaber kalınca, yediğinde ve içtiğinde kimin sömürüldüğünü, hangi eşitsiz ilişkinin, zorlamanın ve bahtsızlığın tada dönüştüğünü de unutur insan. Unutmamalı.
Kendilerini bütün dönüşümlerden azade ve değişikliklere bağışık sayanların gizliyemiyeceği bir sosyolojik ayrışmanın, çekirdek aileye bile tahammül edemiyecek bir izolasyanın başka problemleri olmalı. Burada devletten, ideolojiden, kültür savaşlarından vs. bahsetmiyorum. Hayatın içerisinde olabildiğince pratik, amaca bir biçimde hizmet eden bir birliktelik imkânı için gayret etmek. Fakat Ramazan akşamları TRT1 ekranlarında çaresiz bir biçimde ezberlerini tekrarlayan âlimlerin, ediplerin, akademisyenlerin verdikleri yahut vermedikleri bütün çoşkuya rağmen, hayata karşı yenilmiş olmalarından gelen bilincin yarattığı afallamanın da açığa vurduğu problemler, böylesi bir gayreti bile boşa çıkaracak kadar büyümüş durumda. Yine de bütün bu olup bitenlerin içerisinde ve ortasında kimseyi incitmemek için olağanüstü bir mücadele veren, serin selviler altında iftar vaktini bekleyerek bir ömrün nihayetini ümid eden dinginlik savaşçılarını selamlıyarak yazıyı bitirelim. Daha fazla üzücü olmıyalım, “tadımız kaçmasın”.
Meraklısı için
Tetkiklerimiz neticesinde İstanbul’da Zeytinburnu Belediyesi’nin muvaffakiyetle işlettiği Tarihi MerkezEfendi Fırını’nın Ramazan Pidelerinin “mükemmel” olduğuna dair beyanlar topladık. Vakti zamanında ekmeklerini tadmış idik ki hafızamızdadır. Fakat bütün ısrarlarımıza ve gayretlerimize rağmen bu pidelerden bir kaçının Ankara’ya gelmesini sağlıyamadık. Üzüntü ve şaşkınlıkla susuyorum. Mani oluyor halimi takrire hicabım. Ankara’da Esat’ın bile küçüğünde oturan benim önerim, Cadde’nin sonundaki Taş Fırının pideleridir. Ümitköy’de üstelik ekşi mayalı Ramazan Pidesi yapan Mupa diye bir fırın da var. Bakmaya değer. Diğer Ramazan ve iftar kalemleri içinse bir şey söyliyemiyorum. Sosyal demokrat duygularımızı rencide etmeyelim. Bu arada bir Sayın Genel Başkan, siyasal öznenin dönüşümünü neredeyse kusursuz bir biçimde açıklayan bir ifadeyle “tüketimden gelen gücümüz” demiş. Ben sınıf bilinci diye buna derim. Bizim bir gücümüzkalmadığından, güllaç ve pastırma hakkında konuşmayı sürdüremiyoruz. Zamanında ustaları dinleyip, “üretimden gelen gücümüzü” kullanmaya ağırlık verseydik buralara da gelmezdik canım kardeşim.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.