Sadakat felsefesinde Kedi Okulu

Kedileri baştan mahkûm eden zihniyet çok kuvvetli bir temele, bir kavrama, “sadakat”e dayanıyor. Ezelden tanımlanmış, altın varaklı çerçevede kutsanmış sadakat, “sahip”ine kayıtsız şartsız bağlılık gibi maalesef insanların hâlâ yüce değerler atfettiği şeyler, kedilerin has özelliği değil. Yahut bizim anladığımız, arzuladığımız hâliyle yok onlarda. Zaten birçok kavram, değer “bizim anladığımız şekliyle” gürültüye gidiyor.

Kedilere dair yazı dizisinde geçen hafta cadıların, kadınların, kedilerin, “Kedi Kadınlar”ın meşum tarihine değinmeye çalışmıştım. O tarih kedigillerin fırsatını bulsalar darmadağın edecekleri o ahlakî kodların muhafazası, savunulması için karşı cephedeki büyük taarruzların, siper savaşlarının da tarihi. 

O mirasla, öyle vesilelerle bugün bile kedi antipatisinin kediden geleneksel ahlâk bekleyecek düzeye ulaştığını -şaşırmadan- görüyoruz. Antipati meselesinin kedi “pati”siyle bir ilişkisi olabileceğini düşünmesem de hevesli, “felsefi” kedi karşıtlarını “antipatici” olarak anmak geçiyor aklımdan. Böylece antipatik denilen mefhum da hakkıyla uygun bir yere oturuyor sanki.

Kedilerle ilgili geçen pazar ayrıntılarıyla, karanlık, zalim, kıyasıya süreciyle özetlediğim ahlakî değerlendirmeler, karalamalar lâl eyliyor insanı. Baş etmek müşkül, münazarası akla ziyan. Kınından çıkmış keskin donelerle geliyor üstüne. Düpedüz haklı olduğu bir şey de var maalesef; bilhassa kedilerde var bir ahlâksızlık!

Köpek laf dinliyor en azından

Köklü “havhavcı” geçmişime dayanarak söylüyorum; garibim köpek öyle mi mesela. Onlarla yaşayanlar için hepsinin huyu, iletişimi farklı da olsa, en azından sadık, vefakâr, laf dinliyor, öğretilen görevi elinden geldiğince yapıyor filan.

Zalim dünyada insana, birlikte yaşadığı insan ailesine doğasıyla tanımlanan bir bağlılıkla, hoşgörüyle, sevgiyle katlanabiliyor. “Ne yapayım benim anam-babam, ebeveynlerim de böyle” diyor sanki içini çekip yanlarına uzanırken. 

Kedilerle ilgili rivayetlerin, hikâyelerin mirasıyla köpeklere dair külliyatı araştırmadım, karşılaştırmadım. Yazımdaki meramım da o değil. Ama zihnimdeki kediler hakkı daha çok yenmiş, karakteriyle hep ötekileştirilmiş canlılar. Ona güvendim biraz.

Anladığımız şekliyle anlaşılmaz

Zira kedileri baştan mahkûm eden zihniyet çok kuvvetli bir temele, bir kavrama, “sadakat”e dayanıyor. Ezelden tanımlanmış, altın varaklı çerçevede kutsanmış sadakat, “sahip”ine kayıtsız şartsız bağlılık gibi maalesef insanların hâlâ yüce değerler atfettiği, en büyük erdemler arasında saydığı şeyler, kedilerin has özelliği değil. Yahut bizim anladığımız, bellediğimiz, arzuladığımız hâliyle yok onlarda. Zaten birçok kavram, değer “bizim anladığımız şekliyle” gürültüye gidiyor.

Her şeyin başı sadakat… Bacak kadar ergenden, sosyal medyada arada “Selam, n’aber” diyecek kadar içli dışlı olduğumuz flörtümüzden, kullarımızdan, sempatizanlarımızdan, koskoca insanlardan kayıtsız şartsız beklediğimiz olmazsa olmaz özelliklerin piri, hazreti o.

Yazılı-yazısız, hatta lafını bile etmenin gereksiz olduğu yemin billâh sözleşmelere bağladığımız, o dar çerçevede “anladığımız sadakat”ten, “sahip”ine bağlılıktan bir kedi bile muafiyet, hoşgörü bekliyorsa, biz nasıl koruyacağız o erdemi…

Değişmeyen tek şey sadakat!

Sadakat ulusal kapsamıyla zaten pimi eğreti bir mesele. “Namus, töre cinayeti” vurgusundan beklenen gizli, karanlık onay, en azından hoşgörü aslında “Sadakat Felsefesi”nin ana ünitesi, ezberi, atölye dersi: “Sadakat günlük hayatta nasıl kullanılır?”

Sündürmeye, sündürürken kopmaya, her an patlamaya müsait. O nedenle harcıâlem işleyişiyle, “resmi tarihi”yle her konuyu başka yere, istenilen yere sürükleyebiliyor. Kadim hükümleriyle aşkta sadakatten siyasette sadakate kadar ayrıntılarıyla, suçlarken ipuçlarıyla dagenişletilebilen, insanı mamur ya da mahkûm edebilen bir güce sahip.

Ortalığa bakıp, gaza gelip “Değişmeyen tek şey sadakattir” diye üfürsem, afirizmam medeni dünyada geçersiz olsa da, sosyal medyamızda fazlasıyla muteber, devletlû alkışlarla trend olur belki. Ama test etmeyeceğim.

Sadakat kedi gibi olmamaktır

Sadakat sözlüklerde mutlaka “bağlanma” kelimesiyle başlayan, ardından olumsuz örnekleri sıralanarak olumlanan izahlarıyla yer alıyor. O tanımların ilhamıyla, uygun bir cümleyle ben de örnek vereyim: Sadık olmak, kedi gibi olmamak… Sıra “İnsan kime, nasıl sadakat gösterir, sımsıkı bağlanır?”a gelince açıklaması uzuyor, kıvamı koyulaşıyor.

Mevzu sözlükteki tanımıyla “Kendisine iyilik edene, onu koruyana minnet ve şükran duygularıyla bağlanma, bu bağlılığa yakışır şekilde davranma, hainlik, döneklik etmeme, vefakârlık gösterme”ye geliyor.  Bağlılığın kıvamını yüreğimizde hissederek anlamamız için aralara “içten, yürekten, sadık” gibi kuvvetlendirici kelimeler de serpilmiş.

Tariflerine “nankör olmama”yı eklememişler, ilginç. Çünkü sadakat bekleyen insanın en “haklı” bencilliği orada. Keşke “Nankör artık bu devirde aklı başında insanların kullanabileceği bir kelime, tanımlama, hakaret, küfür olmamalı” diye düşündüklerini, sözlükte o nedenle kullanmadıklarını umabilseydim. 

Her şeyin başı sadakat

Bu açıklamalı-örnekli izahta, karıştırarak kıvamlandırmada, ağdalı mânâlandırmada şaşılacak bir şey yok. Küçük yaşta kemikleşen “sözlük anlamı”nın güncellenmesi, tarihin güncellenmesinden bile yaman mesele. “Durup duru…” çünkü. Ama böyle bir tariften “insan”a dair ezeli, sonsuz bir erdem, olmazsa olmaz bir fazilet, örnek cümle olarak “Her şeyin başı sadakat”i çıkarmak bence şaşırtıcı.

İnsanın kendini koruyanlara duyduğu minnetlerin, şükranların kol gezdiği, boyun eğdiren öyle duyguları, kul ezik büzüklüğünü hakkıyla gösteremezsen dönekliğin, ihanetin, vefasızlığın suratına yapıştığı bir hayat sözlüğü var karşında. Yüksek huzuruna öyle çıkıyorsun o saltanatın.

Kendi kıyametinden korumak!

İşin komiği, çoğunlukla o tarihi yazanların, bizzat kendilerinin, kendi düzenlerinin, saçmalıklarının yarattığı kaostan, kıyametten seni güya “koruyanların” dönüp senden sadakat beklemesi. Hani 20 yıl ülkeyi yönetip ortalığı darmadağın edenlerin vaadinin “Biz düzelteceğiz, tüm sorunları biz çözeceğiz” olması gibi.

İşbu safahatıyla “Değişmeyen tek şey sadakattir” afirizmam da bence örnek bir vecize olarak sözlüklere eklenmeyi hak ediyor; minnetle (yani sözlükteki tanımıyla “ezile büzüle”) arz ederim. Çünkü inançlara, ilkelere, değerlere, kişilere sımsıkı bağlılıkla tarif edilen, kutsanan, aklanan paklanan sadakat, değişimi “döneklik” uyarısıyla bilançosuna yerleştiriyor.

Ayakkabı bağlayamayanın bağlılığı

İnsanın takdir yetkisi, tercihi de teferruat, küsur, hatta kusur kalıyor o hesapta. Ziya Paşa, sözlüğe yerleşen örnek dizesinde “İnsana sadakat yaraşır görse de ikrâh” diyor mesela. Sadakatin kıymeti, değeri baştan, ezelden biçilmiş, öyle buyrulmuş. Kendi iradene değil o iradeye uygun davranman gerek. Yoksa…

Bağlılık deyince… Çocukların en geç ve en zor öğrendiği şeyin “ayakkabısını bağlamak” olduğu bilgisi geliyor aklıma. Kesin bilgi zira “Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasında sormuşlar. Yani ortada yanıtın doğruluğuna yanlışlığına göre yitirilecek ya da kazanılacak “milyoncuk” var. Öyle ülke yönetimindeki kabahatler, yanlışlar gibi sıradan bir durum değil. O yarışmanın cevaplarındaki bir soru işareti maazallah hak-hukuk-memleket meselesine dönüşebilir, kimse bakanı onun bile koltuğunu sarsabilir.  

Ayakkabısını bile geç, zor bağlayan insancığın tarihinin bağlılık-sadakat-sadakatsizlik üzerinden yürümesi ise ayrı kara mizah. Hem o maharet yahut beyinsel donanım insana küçük yaştan, misal yürür yürümez armağan edilmiyorsa var mı ki acaba derinlerde bir nedeni, mânâsı… Doğasına, standart donanımına mı ters yoksa? Sonradan ek donanım paketi olarak mı ediniliyor öyle şeyler?

Liyakatten sadakatin tahtına…

Üstelik “sadakat”in, her alandaki, her değerlendirmedeki o ölçü biriminin tahripkâr sonuçlarını kör kör parmağım gözüne yaşıyoruz. Liyakatin koltuğunun sadakatin tahtıyla yer değiştirmesinin sonuçları, enkazı, ta Orta Çağ’dan miras bir yönetim sistemi olarak “sadakat sistemi” ortada, her gün, her yerde. Öyle ki artık kanıksanan uç örneklerinin, sıradanlaşma, “normalleşme” ölçeğinin kıyasını da ancak o çağlarla yapabiliyorsun.

Geleneksel otorite, hükmetmek öyle bir şey zaten… Postmoderni filan laf-ı güzaf. O mevzuda “post” bambaşka bir anlama seriliyor. Padişahların, kralların, imparatorların yaslandıkları sütunlar sadakat üzerine kurulu. Saraylar o sütunlarla ayakta duruyor. Emir demiri keser, sadakat, minnet vs. bilumumunu göstermezsen kral fena küser.

Saltanat arması sadakat madalyası

Aslolan itaatse, sadakat onun nişanı, madalyası. Saltanat ve itaat öyle manzumelerde kafiyesi uysun diye denk gelen kelimeler değil. Osmanlı İmparatorluğu’nda Sultan II. Abdülhamid döneminde verilmeye başlanan İmtiyaz Madalyası’nın bir yüzünde “saltanat arması” , diğer yüzünde “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye uğrunda fevkalâde sadakat ve şecaat ibraz edenlere mahsus madalyadır” yazısı var. O nedenle “Sadakat Madalyası” da deniyor.

O temelde bir saygının, cilası için gerektiğinde “sevgi gösterisi”nin esas olduğu bir ilişki sistemi. Sadakat sistemi saygı, sevgi gibi kelimelerin sözlüğünü de daraltıyor, cep sözlüğü yapıyor böylece. Kafan karışmasın diye tek anlamı var. O hiyerarşide sen de sadık kul ikramiyeni alıyorsun, beklentini, iştahını tenekeden “İmtiyaz Madalya”nla sana da düşen otorite, ayrıcalık kırıntılarıyla doyuruyorsun.

Rol dağılımındaki rol davranışı

Öyle örneklerde sadakat çoğunlukla yapış yapış; o kavramın mânâsına da yapışıyor, onun derinlerindeki anlamını, ince işçilikle kıymetlenen özünü karartıyor,  tahrip ediyor. Üstünkörü bir rol dağılımı, bir rol davranışı niteliği kazanıyor işe gelen o senaryoda, sahnede.

Eserinde ana karakterleri, sahnedeki ana mevkileri ona göre dağıtıyor, sürekli değiştirdiğin dükleri, prensleri, kontları, düşesleri, kontesleri, sadık set işçilerine yahut mahallendeki figüranlara oynatıyorsun. Oyunun kritiğini, alkışını “ışıkçılar”a yaptırıyorsun.

O sahnedeki rolünü tamamlayan, kullanım süresi dolan, yerini artık kuyrukta bekleyenlere devretmesi gerekenler ya da repliğini kekeleyenler, değiştirenler arasından ihanet edenler, dönekler de çıkıyor bazen bu oyunda. Sadakati ve ihaneti onlar üzerinden tanımlıyorsun. Kedi gibi nankör hepsi: Yazıklar olsun verilen (y)emeklere…

Düşünce Kabristanı’ndaki ölü düşünceler

Sadakatin örnek cümlelerini, hurda vecizelerini, rahmetli öğretisini devlet, bürokrasi, yargı, kayyum, medya, parti, ideoloji, aile, aşk, izdivaç, birliktelik vb. vb. vb. alanlarda öğreniyor, pekiştiriyor, ezberliyoruz. Malzemesi öyle, tedrisatı öyle, talebesi öyle…

Tarifi müzede solmuş böyle “değişmez değer”lere bağlılık, hatta kedi, köpek filan deyince akla önce “sadakat” meselesinin gelmesi, insan için ne hazin, ne çorak bir miras aslında. O alanlardaki bir farklılığın, matbu hâlinden küçücük bir “sapma”nın, değişimin ihanet olarak damgalanması ne meşum bir “kader”.

Ölü düşüncelere meyli var çoğu insanın. Mezarlardan gelen fısıltıları, sözleri duymak istiyor, nafile. O evrak-ı metrukeyi, o ezberi tekrarlayınca okuma kurdelesi alıyor. Bayılıyoruz Düşünce Kabristanları’nda -bıraktığımız gibi- yatan ölü düşüncelere. O düşünceler bizi yaşatıyor. Çocuk ayakkabısını bağlayınca büyük gibi yürüyor, toplumsal insan düşüncesini bir yere sımsıkı (kör)düğümleyince koşuyor.

Dilek çeşmeleri mezarlıkta

Hepsi o tedrisata uğurlanırken söylenen “Allah zihin açıklığı versin evlâdım” yıllarımızdan bize yadigâr. Vefa, sadakat borcumuz var onlara, oralara. Oysa nafile çoğu kez; ne o zihin açıklığına ulaştıracak dilek çeşmeleri var gittiğin yönde, ne de istenen zihin açıklığının ufku.

Çeşmeler de mezarlıkta. Geleni gidenin yâdı için karşılıyor; ölmüşlerinin canı için. Umutsuzluktan dilin damağın kurursa, bilgiye de susarsan o çeşmeden içeceksin. Yarıyor suyu, ilaç gibi geliyor yalnızlığına…  “Anamdan babamdan öyle gördüm”ün o sıcacık, herkesi kucaklayan duygusu, toplumsal itibarı nede var? Ondan başka bir şeyi görmemek sadakat.

Yavru düşünceler kedi gibi

Asırlar boyu cedd-i alâmızı, onun soy aklını ölü, bildik/belledik, sabit hayranlığımızla andığımızda bir huzur, bir güven, bir rehavet sarmalıyor bizi. Ölü düşüncelerin ölü yargıları ferahlatıyor içimizi, kolaylaştırıyor işimizi, safımızı sık(ı)laştırıyor. Bağlanıyoruz…

Doğan, sendeleyen, sokakta zorlukla yaşayan, tekmelenen yavru düşünceler ise kedi gibi. Bir kuytudan çıkıp bizi sıçratması, zihnimizi tırmalaması da işten değil. Hem değişen, eskiyi reddeden yeni düşünce de nankör, yüce geçmişine tanımı gereği sadakatsiz o mezarlıkta. Riski büyük, bedeli ağır, akıbeti ezelden onaylanmış düşünceler karşısında belirsiz. Korkutucu…

Sadakat ihtiyacına gerekmiyor!

Kedi sevgisi belki bu yönüyle de düşünce trampleni. Sadakati, değdiği, ele geçirdiği her yere taktığı, üzerine bir madalya, bir bayrak gibi çaktığı, olmazsa olmaz  “erdem” boyunduruğundan çıkarıyor öncelikle. Kedilerde tasma köpeklerdeki işleviyle durmuyor.   

Kedi en yakın, sevgi dolu hâliyle bile “Nedir ki sadakat?” diyor zira: “Sen hâlâ bunlarla mı uğraşıyorsun?”.  Sonra yürüyüp gidiyor olağanüstü ritmiyle, usulca. Başı dik, heybeti kaplan… Yürüyüşüyle, adımlarıyla bile öyle tarihlerden, antik kelepçelerden uzak, nesli tükenen, tükenmekte olanlardan asi, soylu izler taşıyor.

İnsanın kedi sevgisi ve onun da insanına sevgisi, “sevgi ve sadakat”ı aynı satırda mühürleyen bir sözleşmeye, kabaca ondan ve onun kaba, ham tanımından ibaret bir onaya tâbi değil. O sevgide, o büyülü ilişkide, birliktelikte, hayatta sadakat -dilini kendi kelimeleriyle kuran torunumun deyişiyle- ihtiyacına gerekmiyor.

Ondan çok daha derin, önemli, kıymetli bir şeyler var. Bağımsızlığa saygı, varlığını sadece sadakatle ispatlamaya, cilalamaya çabalamayan, hesabını o pazarda, oradaki terazide görmeyen, hesap sormayan sevgi gibi… Kediye yakışıyor/yakıştırılıyor, bugünkü, bu coğrafyadaki hâliyle insana yakışmayacağı/yakıştırılamayacağı için.  

Kuş değil kedi bakışı

Başka bir şey… “Sadık düşünce sistemleri”yle bâki değil sonsuza kadar fâni kalacağına inandığım ve o devirde, ömürde, kuşakta, hep birlikte iyice kocayarak, ufalanarak öylece kalmasını da nankörce arzuladığım “insan”ın anlamakta, kabullenmekte zorlanacağı bir tür “kedi bakışı”. Damdan, ağaçtan da olsa “kuş bakışı”na meraklı insana oranla daha yakından, daha hayatın içinden. Gelecek hafta “bizim kedilerimiz”e değinmeye çalışacağım. Lafın gelişi, “bizim” kedilere… Belki yazacaklarım “onların insanlarına” dair emanet mırıldanmalardır. 

BİR ŞARKI/BİR NANKÖR KEDİ

EFSANEVİ DÜET

“Nankör Kedi” bir zamanların en popüler şarkıları arasındaydı. İbrahim Tatlıses sadakat ve sadakatsizlikle ilgili mesajın içini sadece sesiyle değil tarzıyla, ahıyla, mizacıyla da doldurmuştu doğrusu: “Ne söyledim, ne söyledim sana, ne söyledim ki /Vurdun kapıyı gittin /Be vicdansız, be insafsızın kızı, be nankör kedi /İnsan bir şey söyler /Sevmek dedin sevmedik mi /Aşka boyun eğmedik mi /Bütün kötü huyları, hatta güzel dostları /Senin için terk etmedik mi?”

Açıklamalı-izahlı bir nankörlük klasiği… Onun için neler neler yaptığını, nelere katlandığını, hatta kötü huylarını -ve muhtemelen o huyları birlikte edindiğin- güzel dostları terk ettiğini sıralıyorsun öncelikle. Ardından vicdansız, insafsız özellikleri de doğasında taşıyan nankör kediyle bağlıyorsun meseleyi.

Şarkının hikâyesi bundan ibaret değil. Söz ve müziği Ahmet Kaya şarkılarına imza atan Yusuf Hayaloğlu’na ait. Ötesi aynı şarkıyı Kaya “İbo Show”da Tatlıses’le birlikte seslendiriyor, düet yapıyor. Ahmet Kaya sanıyorum sözlerini tam bilmediği için bir an tereddüt etse de o düete katılıyor kendi stiliyle.

“Nankör Kedi”ye o sitemkâr, öfkeli çıkışa, hüzünlü, kendine has bitirim, kırgın ama asi sesiyle tarz ekliyor. Daha da ötesi, Tatlıses “Sonradan geldim” dese de Ahmet Kaya’nın hayatına ölümcül miladı konduran, ödül aldığı sahneyi öfke, hatta çatal yağmurunda terk etmek zorunda bırakan o malum ve meşum ödül gecesinde de var. Hayat böyle bir şey işte, değişmeyen tek şey varlığıyla-yokluğuyla sadakat!

YAZI RESMİ: Francisco de Goya’nın “Sadakat (Lealtad)” gravürü. Otoriteden haz etmeyen Goya’nın eserinde cüppeli bir ihtiyarın çevresinde ona saygı, sadakat gösteren, hürmetle eğilen insanlar var. Merkezdeki geçkin-göçkün ihtiyarın ayaklarının dibinde ise bir deri, bir kemik kalmış bir köpek görüyoruz. Fonda ise belki de o dünyayı simgeleyen geceyi, karanlığı…