“Özlemi, sevgiyi öğreten anam /Umarım hoşsundur yukarda… /Allah’ın yolu bir, kim olursan ol, /Yeter ki inan, imanı bil /Bu dünyada kimi Musevi, kimi Müselman /Sen İsa’nla Allah’a kavuştun anam”.
Bu dizeler Cem Karaca’nın 2002’de tek baskı yayınlanan, pek de bilinmeyen “Gazal” kitabından. “Anama, babama, yârime” ithafıyla başlayan şiir kitabında eski, siyah beyaz fotoğraflar, bazı mektuplar, el yazısı notlar da var. Bu yönüyle bir “aile albümü” aynı zamanda.
Kapağında da annesinin yumuşacık renklendirilmiş fotoğrafı… Dizeleri yüreğe bir şiirden çok, anne sevgisinde bir kafiye, ona seslenişinde bir melodi bulan, onun için unvanlar, deyişler üreten çocuklar gibi dokunuyor. Okurken çocukluğumdan yâdigâr ninni kıvamındaki o şarkı zaten kulağımda: “Benim annem güzel annem”…
“İkmal Cem”den anneye arzuhal
Cem Karaca çocukken ona “ana dili”yle, “Mamacigis (anneciğim)” diye seslenirmiş. Ermenice, bilhassa “bir kabahatini affettirmek ya da bir arzusunu gerçekleştirmek istediğinde”… Kitabı da kendini affettirmek isteyen, onun bağışlayıcılığına sığınan satırları, dizeleriyle dolu. Hatta “Annelerin En Affedicisi Anneciğim” başlığıyla ayırdığı bölümde öyle bir mektubu, “af arzuhali” de var:
“Size mektup yazmaya elim varmıyor fakat ne yazık ki vaziyetin vahametini her suçlu gibi geç anladım. Şu anda gözüm ne İzmir’i ne de oyunu ve ne de dersi görüyor yalnız siz o Artemis kadar iyi o Jüpiter gibi affedici siz sanki telaşa mahal yok, geçersin gibi teselli verici laflarınızla bana kaybolan dünyamı geri veriyorsunuz. Anneciğim mektubuma son verirken sizin teessür gözyaşları ile ıslanmış yanaklarınızı öper ve herkese selam ederim. İKMAL CEM”.
Derdini İngilizce de anlatıyor
Mektubunun sonundaki büyük harfle “İkmal Cem” imzası özellikle derslerinden ikmâle kalmasıyla ilgili olmalı. Hayırlı bir oğul olarak görevleriyle -misal mektup yazmakla- ilgili de içten bir “bütünleme” çabasında gibi zira. Mektubunun selam faslında “Kudret’in Allah bilir ikmallerle arası nasıl. Kudret’e söyle Ataman’a selam söylesin” demesi de ikmâle kalmanın o günlerde âilevî bir mesele, derin bir teessür vesilesi olduğunu düşündürüyor.
Liseyi Robert Koleji’nde okuyor. Mektubunun hemen altında mahcubiyetini İngilizce de yazmış annesine. Çevirisi şöyle: “Size daha önce de söylediğim gibi, bu bana (kaldığı dersler) büyük üzüntü verdi. Eminim bana inanmıştın. (…) Bazen aramızda kullandığımız o sihirli kelimeyi hatırlıyorum: ‘Annem benim’, ‘Oğlum benim’.”
“İrma Toto”ya “baçik”leriyle…
Toto Karaca’nın gerçek adının İrma Felekyan (¹) olduğunu öğrendiğimde, “Bu melodili, güzelim ismini, bildik baskıların tedirginliğiyle değiştirdi herhalde” diye düşünmüştüm. Sonradan kimliğini saklamadığını, Azerbaycan asıllı Mehmet İbrahim Karaca ile evlendikten sonra onun soyadını aldığını, sahne ismi olarak da ona annesinin taktığı Toto’yu kullandığını öğrendim. Oğlu da kitabında “İrma Toto” diyerek yaşatıyor ismini.
Annesine 10 Kasım 1966’da İzmit’ten yazdığı mektubunun finalini de yine “ana dili”nde kelimelerle getiriyor: “Benim sana eski şımarık ‘KŞER PARİ’lerimden (İyi geceler) birini sarar sarmalar da “BAÇİK”lerle (öpücüklerle) iletirim sana…”
“Ölüm ile ayrılığı tartmışlar”…
Sonra araya zorunlu hasret giriyor. 1968’den beri stüdyo kayıtları, konserler için sık gittiği Almanya’nın Ruhi Su’nun, Selda Bağcan’ın türkülerindeki gibi “Almanya acı vatan”a dönüşmesi süreci…
Cuntanın onu gıyabında mahkûm ettiği anne hasreti 12 Eylül darbesinden üç hafta sonra Münih’te 3 Ekim 1980’de de dizeleniyor: “Beklerim avdetini (dönüşünü) gözüm yoldadır /İki satır güldürmek seni muradımdır /Sanma oğul Karaca ham bir meyvadır /Gidişin, inşallah gelişler olur anam”.
Kulağımda da onun “Ayrılık” şarkısı: “Gurbet eli bizim için yapmışlar /Çatısını pek muntazam çatmışlar /Ölüm ile ayrılığı tartmışlar /Elli dirhem fazla gelmiş /Ayrılık ayrılık ayrılık ayrılık…”
“Hafta Sonu” işin başı…
O yılları perde perde kıyâmet… 12 Eylül 1980 darbesine giden dönemde Nâzım Hikmet’in şiirlerinden bestelediği albümü, özellikle çıkardığı “1 Mayıs Marşı” 45’liği “komünizm propagandası” suçlamasıyla yargıda. Dava 1978’de Sıkıyönetim Mahkemesi’ne devrediliyor.
Darbenin hemen ardından basın, özellikle o günlerin Hafta Sonu gazetesi seri haberleriyle mahkemeye katılıyor. Mâlûm “önemli bir kısım” medya, devletlû her mevzuda en hevesli müddeî-i umûmî… Almanya’dayken Selda Bağcan ile birlikte katıldığı eski 1 Mayıs fotoğrafları eşlindeki seri başlıkları arasında “Cem Karaca yurt dışına kaçtı” da var. Oysa uzun süredir zaten Almanya’da.
Ardından “Cem Karaca gizli hesaplar peşinde” manşeti, devlet babadan olma-lakırdıdan doğma-kulaktan dolma “haber”i ve köşe yazarı kod adlı “tanık” misali “Görünmez Adam”ın “makale”siyle “gizli örgüt”, “düzeni yıkmak” suçlamaları… Magazini ise “Sevgilisi çalışıyor, Cem Karaca yiyor…” başlığıyla. Devlete millete zeval, akla vicdana ziyan “siyasi magazin” de yine iş başında.

Artık “vatansız statüsü”nde
Cem Karaca sonucu baştan belli o “dava” nedeniyle o günlerde kaybettiği babası Mehmet İbrahim Karaca’nın cenazesine de katılamıyor. Ardından Sıkıyönetim Mahkemesi’nin onun hakkında da yayınladığı talimatıyla “Yurda dön” çağrısı.
Dönmeyince 6 Ocak 1983’de Yılmaz Güney’le birlikte Türk vatandaşlığından çıkarılıyor. Ermeni asıllı anne-babadan “ana” vatanı İstanbul’da doğan Cem Karaca kendi deyişiyle artık “vatansız statüsünde”.
Üst üste ağır etiketler…
Aslı-faslıyla biriken suçlamaların altlığı zaten 1975’den beri hazır. O günlerde çıkan “Beyaz Atlı” 45’liğinde “Ermeni propagandası” yaptığı iddiası da gazetelerde. Hangisi olduğunu bulamadım ama “Beyaz Atlı plağında Ermeni propagandası var!..” kupürü “bir muhâfazakâr gazete” vurgusuyla “dipsahaf”ın arşivinde.
Cem Karaca o suçlama üzerine “Hakkımda gerçek olmayan şeyler söyleyip beni yıkamazlar. Kaldı ki insanların vücutlarında dolaşan kanın ne kadar arı, ne denli soylu olup olmadığı ile de ilgili değilim. ‘Beyaz Atlı’ her şeyden önce bir Yozgat türküsüdür. Bugün Adalet partisinin sembolü bile beyaz attır” açıklamasını yapsa da nafile tabii.
Yıllar süren hasretinin ardından 1987’de dönüşü de ayrı kıyâmet. Türkiye’ye dönüşü “vatan haini”, “vatansız” etiketlerinin üstüne “dönek”i, “davaya ihanet”i yapıştırıyor bu kez. Demeye dilim varmasa da, kinini, nefretini tüküre tüküre yapıştırılan etiketler.
“Ben pek yakında öleceğim”
Öyle nefessiz bir sürecin ardından yürek yorgunluğu, “ölüm düşüncesi” 21. Yüzyıl’da çıkardığı kitabında da kol geziyor. Ölümün “satır satır yaklaştığını” vurgulayarak “Ölüm anan öle ölüm /Allah’ım /Şu anda /Canım /Hiç ölmek istemiyor” diyor mesela.
Sevgili eşi İlkim (Erkan) Karaca’ya yazdığı bir notu da kitabında… “12-19 Haziran 2001 gece”, el yazısıyla: “Canım benim, birtanem İlkim’im. Ben pek yakında öleceğim, bunu hissetmek değil, biliyorum. Ve adını lösemi diyecekler…”
Muhtar Cem Karaca 22 yıl önce bugün, 8 Şubat 2004 sabahı solunum ve kalp yetmezliğine bağlı olarak ağır bir kalp krizi geçiriyor. İki ay sonra 5 Nisan’da 59. yaşını kutlayacak… Kaldırıldığı Bakırköy Acıbadem Hastanesi’nde kurtarılamıyor. Murathan Mungan’ın “Söz Vermiş Şarkılar” albümünde “Göç Yolları”nı söyledikten hemen sonra veda ediyor hayata: “Göç yolları göründü bize, görünür elbet”…
O benim kadim aryam
Cem Karaca benim kadim aryam… “Dadaloğlu”nun girişindeki “Ay dost, canım hey”i kim bilir -biz dâhil- kaç ayarsız, nefesi kısa sese nâra misâli nidâ, “Arap atlar yakın eder ırağı” derken nal sesi gibi yükselen baterisi kaç davulcuya ritim olmuş.
İlk gençliğimde öyle bazen usulca, bazen gümbür gümbür “söylenen” seslere basbariton ağıtıyla Ruhi Su, yıllar sonra ayarsız-engellenemez figânı, “amatör” bağıran gitarı, “Yaralı Kurt” nâmıyla Vladimir Visotski, bana “sesdaşı” gibi gelen Tom Waits de ekleniyor hatıralarımda. Ama onun yeri “çocukluğumun gücü”yle de ayrı…
“Benim annem güzel annem”
Cem Karaca’yı gidişinin 22. yılında anneciğiyle, ona şiirler, dizeler yazdıran, kitap dolduran o sevgisiyle birlikte anmak da farklı bir duygu. Çocukluğumdan beri dinlediğim sesi, şarkıları eşliğinde dolaştığım o hatıraların arasından anneler de beliriyor. “Benim annem güzel annem” de…
Çocukluğumdaki ilk “Cem Karaca 45’liğim” “Emrah” da annemin hediyesi esasında. Türk Sanat Müziği sanatçısı Yusuf Gül’ün Ankara Maltepe’deki minicik plakçısından. Çocukken annemle oraya gitmeye razı olmanın ödülü, bana da bir 45’lik plak seçme hakkının verilmesi… Büyük bir hediye. Cem Karaca’nın 45’lik “Hudey”i, hemen ardından Resimdeki Gözyaşları da (1968) o küçük dükkândan.
Cem Karaca’yı Gençlik Parkı gazinolarında da ilk kez annem, babam, eş dost, akrabalarla kalabalık bir kafileyle, evlerde hazırlanan kuru köfteler, börekler, zeytinyağlı dolmalar vb. ile piknik misali gidilen –yanılmıyorsam- Lunapark Aile Gazinosu’nda izliyorum. 12 yaşlarında… O gazinolar “alaturka ve alafranga” sanatçılar geçidi. “Fasıl”ın ardından Yeşilçam’ın starları da orada, dönemin ünlü komedyenleri, dansözleri de… Görülecek kim varsa görüyorsun yani.
İlk göz-gönül ağrım Emrah
Cem Karaca’nın benim en çok sevdiğim şarkısı da o günlerle bâki… İlk göz-gönül ağrım zira. “İlk gençliğim” olarak hatırladığım çocukluğumda, 12 yaşımda durma dönüp duran ilk 45’liğinden “Emrah”.
O günlerin efsane müzik yarışması Altın Mikrofon’da, 1967’de Mavi Çocuklar’ın ardından ikinci olan “Cem Karaca ve Apaşlar”ın çıkış, “Müsabaka Parçası”. O şarkı hafızamda, hatıralarımda Cem Karaca’nın oğlunun ismiyle de yaşıyor, o şarkıyı 1991’de “TRT Müzik” ekranında annesiyle birlikte söyleşiyle de…

“Anneler ve oğulları” ayrı hikâye imkânı
Yarışma vesilesiyle Altın Mikrofon “marka”sıyla çıkarılan aynı 45’liğinin B yüzündeki “Serbest Parça” ise “Karacaoğlan”. O heybetli sesiyle “Şu yalan dünyaya geldim geleli /Tas tas içtim ağuları sağ iken /Kahpe felek vermez benim muradım /Viran oldum mor sümbüllü bağ iken” diye başlıyor.
“Ömrümün yarısı gitti talana /Sual eylen bizden evvel gelene /Kim var imiş biz burada var iken?” diye biten o şarkısını da döne döne kaç kez dinledik, kaç kez ayarsız seslerimizle söyledik bilemiyorum.
Bütün bu hatıralarımda yalnız olmadığımı biliyorum da, bugün bile anı olamayacak kadar taze kaldığını Cem Karaca’yla ilgili beni gezdiren, harika iki yazıyla da okuyorum. Sonraki yazıma oradan, o iki yazarın “Cem Karacasından”, “anneler ve oğulları” dâhil o yazılarından devam edeceğim.
(¹) Güneş gazetesinde 1990’da yayınlanan “inceleme-yazı dizisi”nde Nilüfer Güngörmüş ve Manuel Çıtak“İstanbul Ermeni cemaatinden 24 kişiyle konuşmuşlar. 9 Aralık’da yayınlanan bölümde “Sanatkar bir ailenin devamı: Toto Karaca” da var.
Toto Karaca’nın doğum adı babası İran Ermenisi Harutyun Marutyan’dan; İrma Harutyun Marutyan… Lâkin babası kızının doğumunu göremeden ölüyor. Annesi Marie Hiranuş Felekyan ailesiyle birlikte tiyatrocu. İrma Felekyan’ın da çocukluğu “Felekyan Kardeşler”le tiyatro kulislerinde geçiyor. Toto lakabı da annesinden… İngilizce ve Fransızca’yı da Beyoğlu’nda Eseyan Kuledibi İngiliz Okulu’nda öğreniyor.
Kendisi gibi tiyatrocu olan Mehmet İbrahim Karaca ile evlendikten sonra 1945’de “Karaca Opereti”ni kuruyorlar. Cem Karaca tek çocukları… O söyleşide oğlunun 12 Eylül darbesiyle yurtdışında kalmasının, vatandaşlıktan çıkarılmasının yarattığı hüzün de bir cümleyle vurgulanmış. Oğlunun muhtemelen döndükten sonra çektikleriyle de kanıyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.