3 sene önce bir Eylül günü, yüzlerce Şilili başkent Santiago’daki Ulusal Stadyum’un önünde kuyruğa girmişti. Belki de beklenenin aksine bir maç veya tören için değil, oy vermek için. 3,000’den muhalifin katledilmesinden, sistematik faili meçhul cinayetlerden ve binlerce kişinin işkence görmesinden sorumlu diktatör Pinochet’in mirası 1980 anayasasını geride bırakmak için düzenlenen bu referandum, Şili için çok önemliydi. Şili Anayasası’nda birçok değişiklik olmuştu, fakat Şilililer 1980 anayasası yerine yeni bir anayasa talep ediyor, bunun için sokağa çıkıyor, yepyeni bir anayasa ve toplumsal sözleşmenin yazılmasını istiyordu.

Ulusal Stadyum’da yeni bir anayasa için oy kullanacak Şililerin yaşadığı heyecan ise biraz farklıydı. Faşist general Pinochet liderliğindeki askeri cunta, sosyalist lider Salvador Allende’yi indirdiği 1973 darbenin ardından bu stadyumu mega bir hapishane ve işkence merkezine çevirmişti. 40,000 siyasetçi, solcu, sendikacı, sanatçı bu stadyumda toplanmış, yüzlerce kişi infaz edilmişti.

Stadyum; halkın ve dünyanın gözünde kısa sürede Pinochet rejiminin vahşetinin sembolü haline gelmiş, darbeden iki ay sonra düzenlenen Dünya Kupası elemelerinde Şili ile eşleşen Sovyetler Birliği bu “kanlı” stadyumda oynamayı reddedip maça çıkmamış, turnuvadan elenmeyi göze almıştı.

49 yıl sonra bu kanlı stadyumun yine sivillerle dolması oldukça sembolikti. Bu sefer Şililerin ellerinde kelepçe değil, darbe anayasasını geride bırakmak için sandığa atacakları oy pusulaları vardı.
Fakat yine de bir zamanlar babalarının annelelerinin gözleri bağlanmış şekilde istiflendikleri stadyumlarda, okullarda gözleri umut ışığıyla dolu bir şekilde sıraya girip oy kullanan Şilililer hayal kırıklığına uğramıştı.
Solcu bir kurucu meclis tarafından sağcı kesimi dışlayarak yazılan ve “dünyanın en ilerici anayasası” olarak sunulan yeni anayasa önerisi, halkın %60’ı tarafından reddedilmişti. Şilililer bunun ardından yeni bir kurucu meclis seçmek için sandığa geçmiş, bu mecliste çoğunluk olan sağcılar ise bu sefer solcuları dışlayarak yeni bir metin yazmış, bu metin de bir sene sonra %55 ile reddedilmiş, böylece Şili’nin yeni anayasa hayalleri maksimalist gayeler uğruna suya düşmüştü.
Şili’nin ruh hali değişken bir ergen gibi bir sağ bir sol göstermesi aslında pek de şaşırtıcı bir durum değil. Zira 2021 yılında hayat pahalılığı ve gelir eşitsizliğini protesto etmek için sokağa çıkan öğrenci hareketinin sosyalist liderlerinden 35 yaşındaki Gabriel Boric’i ülkenin en genç devlet başkanı seçen Şili, dört yıl sonra geçen hafta bir Pazar günü bir sonraki başkanlık seçiminde Şili’ye kaçan Alman bir Nazi askerin İsrail ve diktatör Pinochet destekçisi aşırı sağcı oğlu José Antonio Kast’ı tarihindeki en yüksek oy miktarıyla devlet başkanlığı makamına taşıdı.
Şili’nin bir zamanlar dünyaya örnek olan, ardından Trump ile birlikte sağa kayan dünyanın peşine takılan bu tuhaf demokrasi hikayesini anlamak içinse biraz geriye gitmek şart.
Allende’nin ülkesi, Pinochet’in darbesi
1970 seçimlerinde Şili Devlet Başkanı seçilen 62 yaşındaki Salvador Allende, reformist bir sosyalistti. Sosyal adaletin sağlanmasını, ülkedeki gelir eşitsizliğiyle mücadele edilmesini savunuyordu, bu vaatleriyle merkez sağ Hıristiyan Demokratların da desteğini almıştı. Allende, kısa bir sürede sosyal yardımları, memur maaşlarını arttırdı, kamulaştırma politikaları uyguladı, ülkedeki yerli Mapuche halkını destekledi, senede 50.000 konut inşa edildi, ders kitaplarını bedava verdi, büyük bir eğitim seferberliği ilan etti.

Fakat orta üst sınıflar, iş insanları, KOBİ’ler devletin ekonomideki etkisinden, özel mülkiyet hakkının yeterli yargı denetimi olmadan ihlal edilmesinden rahatsızdı. Zaman içerisinde enflasyonun %150’lere çıkması ve devlet harcamalarının artması nedeniyle Allende’ye karşı muhalefet de artmıştı. Fakat o güne kadar sistem tarafından yok sayılan orta alt sınıflar, yerliler ve yoksullar sıkı bir Allende destekçisiydi, sosyal yardımların ve maaşların da yükselen enflasyon oranında arttırılması gibi politikalar nedeniyle memnundular.
ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batı ülkeleri ise Soğuk Savaş’ın gölgesinde sosyalist, fakat Küba’nın aksine demokratik prensipleri uygulayan bir Latin Amerika hükümetinin başarılı olma olasılığından rahatsızdı. CIA gibi istihbarat örgütleri Allende’nin başkanlığı boyunca muhalefeti destekledi, Allende karşıtı gösterileri fonladı, mevcut rahatsızlığının artması, darbe olması için çaba harcadı. Üç senenin ardından Hıristiyan Demokratların da desteğini kaybeden Allende, 1973 yılında büyük bir siyasi krizle karşı karşıya kaldı. Allende’nin özel kişilere ait şirketleri ve tarım alanlarını kamulaştırma planlarına hem Anayasa Mahkemesi hem Meclis karşı çıkıyor, Allende ise yeni bir anayasa yaparak bu hukuki ve yasal engelleri aşmaya çalışıyordu.
Fakat Allende’nin kurumları aşmak için halk oylamasına başvurma planı suya düşmüş, halk oylamasına dair süreci açıklayacağı gün Genelkurmay Başkanı Pinochet liderliğindeki Şili ordusu bir darbe düzenlemişti. Askerler başkanlık sarayına girince Allende intihar etti (?). Askeri cunta 40.000 Allende destekçisini tutukladı, ülke yönetimine el koydu ve Pinochet’nin 17 yıl sürecek diktatörlüğü başladı. Batı’nın tam desteğini alan Pinochet, University of Chicago mezunu Amerikalı ekonomist bir danışma ekibiyle Allende reformlarını tersine çevirdi, enflasyonu düşürmek amacıyla devletin ekonomideki rolünü azalttı, özelleştirme politikaları uyguladı, vergileri düşürdü.

Pinochet döneminde enflasyon düşse de gelir adaletsizliği yeniden yükselmeye başladı. Allende’nin mirası terz yüz oldu, tabii ki Şili’nin hikayesi de.
Demir yumruk Pinochet nasıl sandığa gömüldü?
Pinochet, 15 yıl boyunca ülkeyi demir yumrukla yönetti. Siyasi partiler yasaklandı, muhalefetin medyaya erişimi sıfırlandı, sağcısından solcusuna işkenceleri, zorla kaçırılmaları, yargısız infazları eleştiren herkes rejim tarafından sindirildi. 3,000 insan öldürüldü. Hapishaneleri teker teker dolaşan ve ellerindeki listeyle mahkûmları öldüren özel bir tim kuruldu. 1973 yılından 1988 yılına kadar tek bir devlet başkanı seçimi yapılmadı. Fakat cuntanın yaptığı 1980 anayasasına göre Devlet Başkanı Pinochet’nin 1988 yılından sonra sekiz sene daha görev yapması için halk oylaması yapılması gerekiyordu. Pinochet, ekonomik kalkınmadan dolayı halkın desteğini alıp göreve devam edebileceğini düşündü ve bir sekiz sene daha görevde kalmak için referandum düzenleme kararı alındı. Sovyetlerin güç kaybetmesiyle Batı ülkeleri de Pinochet gibi bir diktatörü destekleme kararlarını revize etmeye başlamış, dünyadaki demokratikleşme akımlarına arka çıkarken Pinochet’i bu denli desteklemeyi çelişki olarak görmüştü.
Batı’da artan eleştiriler karşısında Pinochet ve askeri cunta, politik partilerin kurulması ve muhalefetin referandum sürecinde günde sabah ve öğle vakitlerinde olmak üzere devlet televizyonunda 15 dakika propaganda yapmasına izin verdi. Halka Pinochet’in bir sekiz sene daha cumhurbaşkanı olup olmayacağı sorulacaktı.
Pinochet’nin “Evet” cephesi, “Hayır” diyecekleri terörist, bölücü, Allende dönemindeki radikal solcular, özel mülkiyet karşıtları olarak tanımlarken ve reklam içeriklerinde “Hayır” çıkması durumunda yaşanacak şiddet görüntülerini kullanırken, “Hayır” cephesi çok farklı bir reklam kampanyası yürütüyordu. Ülkedeki muhalifler ilk kez uzun yıllar sonra kendilerini anlatma, reklam çekme, halka seslenme imkanı yakalamıştı, içlerinde yıllardır sakladıkları yaratıcılık çok başarılı bir kampanyaya filiz vermişti.

“Hayır” cephesi sadece Allende destekçisi solculardan, sosyalistlerden ve komünistlerden oluşmuyordu. Pinochet diktatörlüğünün uygulamaları rejim muhaliflerini çeşitlendirmiş; zamanında darbeye destek veren Hıristiyan Demokratlar, merkez sol ve merkez sağcılar muhalefet saflarına geçmiş; dindarlar, liberaller, sağcılar ve muhafazakârlar da “Hayır” vereceklerini açıklamıştı. Merkez sol, merkez sağ, liberal, komünist ve sosyalist partiler, siyasetçiler “Hayır” kampanyasını beraber yürütmek için Demokrasi Koalisyonu’nu kurmuş ve ortak bir kampanya yürütmüştü.

Kampanya yönetiminin iki taktiği vardı. İlk olarak, “Hayır” cephesini “radikal solcu” olarak lanse eden askeri cuntanın söylemini etkisizleştirmeye çalımış ve kampanya boyunca sağ, muhafazakâr, hem Allende hem Pinochet’ye muhalefet etmiş isimleri görünür kılmış, ön plana çıkarmışlardı. İkinci olarak da Pinochet’nin “Hayır çıkarsa, kaos çıkar” söylemini aşmak için “Hayır” çıkması durumunda ülkede yaşanacak olumlu gelişmeleri halka somutlamayı amaçlamışlardı. Böylece Pinochet döneminde ağır bir şekilde insan hakları ihlallerine uğramış olan ve bunları kampanyada her bir detayıyla anlatmak isteyen mağdurların yoğun itirazlarına rağmen kampanya ekibi çok renkli ve olumlu bir söylem benimsedi. Reklamlarda mutlu insanlar, palyaçolar, çocuklar ön plana çıkarıldı, “Hayır” sonucu çıkması durumunda ülkenin hızlı bir şekilde demokrasiye geçeceği vurgulandı. Seçim kampanyasında neşeli bir şarkı kullanıldı: “Şili, mutluluk geliyor”. Bu süreçte rejim mağdurları da unutulmadı, işkence görenler, yakınları öldürülenler de kampanya içeriklerinde rol aldı, umut ve öfke dengelenmeye çalışıldı, fakat umut dili baskındı.

Sonunda umut dili kazandı ve halkın %56’sı Pinochet’nin bir 8 yıl daha görevde kalmasını reddetti, referandumda “Hayır” oyu verdi. Pinochet seçim gecesi, sevinç kutlamalarını bahane edip halkın sokağa inmesi gerekçesiyle sonuçları kabul etmemeyi ve askeri sokağa çıkarmayı düşünse de Batı’nın ve kendi ordusu içindeki isimlerin desteğini bulamaması nedeniyle sonuçları kabul etmek zorunda kaldı.
Geçiş dönemi başladı, Pinochet görevi bırakacağını açıkladı ve 1989’da 19 yıl sonra ülkede ilk kez özgür bir başkanlık seçimi gerçekleştirildi. Solcuların, sağcıların, liberallerin, muhafazakârların ortak adayı merkez sağa yakın, fakat 1988 referandumunda Pinochet’yi sert bir şekilde eleştiren Patricio Aywlin oldu. Aywlin, “Hayır” cephesinin desteğini alarak %55 ile devlet başkanı seçildi. Pinochet sorunsuz bir şekilde koltuğunu Aywlin’e bıraktı, karşılığında yargılanmama sözü almıştı, geçiş sancısız olacaktı.

Pinochet faşizmiyle geçen 17 yılın ardından nihayet geçiş dönemi başlamıştı.
Geçmişin yükü, geçişin demokrasisi
Özellikle demokrasiye geçiş sürecinin ilk günlerinde Pinochet’in hâlâ toplumun %40’ının desteğine sahip olması ve askerin bir daha yönetime el koyma riski karşısında merkez sağ ve sol muhalifler eski diktatörün yargılanmaması gerektiğini savundu. Şili’deki diğer cuntacı askerler yargılanırken Pinochet sahip olduğu eski devlet başkanı dokunulmazlığı nedeniyle uzun bir süre yargılamaların dışında kaldı. Hatta yargılanmaması için anayasaya özel bir dokunulmazlık maddesi bile kondu. Pinochet’nin yargıyla karşı karşıya gelmesine ise bir Londra ziyareti vesile oldu. 1998 yılında bir ameliyat için Londra’ya gittiğinde İspanya’daki bir yargıç tutuklama emri verdi. Sebep Pinochet döneminde işlenen işkence, yargısız infaz ve zorla kaçırma suçlarıydı. İspanyol yargıcın tutuklama kararı İngiliz polisi tarafından uygulandı ve Pinochet 83 yaşında hastane odasında tutuklandı. Her ne kadar Lordlar Kamarası tarafından 1988’den beri işlenen suçlardan sorumlu tutulsa da ev hapsine alınan Pinochet’ye viski yollayacak kadar kendisini destekleyen eski Başbakan Margaret Thatcher’in baskıları nedeniyle yargılanacağı İspanya’ya iade edilmedi, serbest bırakıldı ve Şili’ye geri döndü.

Londra’da yaşanan bu süreç, Şili’deki yargıçları da etkiledi, toplu infaz davalarını yürüten savcılar Pinochet’nin de dokunulmazlığının kaldırılması talebinde bulundu. Hapishane hapishane gezen ve siyasi mahkûmları idam eden asker cunta ekibinin yargılandığı Ölüm Timi davasında Pinochet’nin dokunulmazlığı mevcut hükümlerin farklı bir şekilde yorumlanmasıyla kaldırıldı, ev hapsi kararı verildi, fakat bu karardan 20 gün sonra 91 yaşında hayatını kaybetti.

Pinochet’nin ölümü muhaliflerini sevindirdi, destekçilerini üzdü. Mahkeme yüzü görmeden evinde vefat etmiş, ülkeyi ikiye bölecek bir yargı süreci yaşanmamıştı.
Pinochet, nihayetinde geride kalmış, Şili geçmişte yaşanan insan hakları ihlallerini ortaya çıkaracak Hakikat Komisyonları kurulmuş, askeri cunta görevlileri yargılanmıştı, Allende için yıllar sonra sembolik bir devlet töreni düzenlenmiş, birçok yasa değişmiş, anayasa metninde değişiklikler yapılmış; fakat geçmişin terekesiyle henüz tam olarak hesaplaşılmamıştı.
Eski ölünce, yeni doğamayınca
Pinochet ölmüş ama faşist diktatöre karşı çıkan geniş kesimler yeniyi kurmak konusunda uzlaşamamıştı. Ülkedeki gelir adaletsizliği, Mapuche yerlilerinin sorunları devam ediyor, sosyal devlet uygulamalarını nobranca reddeden vahşi bir kapitalizm ve hukuku zorlayan kamulaştırma politikalarını uygulayan bir sosyalizm ikileminde halkın talepleri karşılanamıyordu.
Nitekim 2011’de Şilili öğrenciler, eğitimde devletin rolünün artması, daha fazla devlet üniversitesinin açılması için sokağa çıkmış, gösterilerde 1800 öğrenci tutuklanmıştı. 8 sene sonra ise 2019 yılında, hayat pahalılığı ve gelir eşitsizliği nedeniyle Şili halkı tekrar sokağa çıktı. 1988 referandumunun son “Hayır” mitinginden daha kalabalık gösteriler düzenlendi, 3 milyon insan içinde sosyal devlet uygulamalarının yer aldığı yeni bir anayasa talebiyle sokaktaydı. Bu gösteriler sonucunda sağcı hükümet yeni bir anayasa sürecinin başlayacağını duyurdu.

Gösterilerden iki sene sonra 2021 seçimlerinde, protestolarındaki komünist bir öğrenci liderleriden Gabriel Boric, 35 yaşında ülkenin en genç devlet başkanı seçildi. Boric, Allende’nin kızını Savunma Bakanı olarak atadı ve merkez sol politikalar uygulamaya başladı, fakat Şili geleneğini devam ettirerek hükümetinin etkinliği için sağcıların da desteğini aramaya başladı. Boric her ne kadar seçimde başarılı olsa, sağcılarla işbirliği yapmanın yollarını arasa da yeni anayasa süreci o kadar başarılı olamayacaktı.

Şili halkı 2020’de yine sandığa gitti ve “Yeni bir anayasa yapılsın mı?” sorusunu yanıtladı. Seçime katılım oranı %51’de kaldı ve halkın %78’i yeni bir anayasa yapılması talebinde bulundu. Özel bir anayasa meclisi oluşturulma kararı alındı. Yeni meclis 155 kişiden oluşacak, yarısının kadın olması zorunlu olacak ve uzun yıllar yok sayılmış yerliler için 17 sandalye özel olarak ayrılacaktı. Anayasa Meclisi üyeliği için de özel bir seçim düzenlendi, halkın %41’i sandığa gitti. Seçimleri çoğunlukla sosyal adalet talebini taşıyan ve 2019 gösterilerinde yer almış bağımsız sol, merkez sol isimler kazandı. Bu bağımsız aktivist siyasetçiler, meclise girdi ve sol kanat meclisin 2/3’ünü oluşturdu. Meclis başkanlığına Mapuche yerlisi Elisa Loncon seçildi.

154.000 vatandaşın katıldığı 16.000 halk toplantısı düzenlendi. 980.000 kişi anayasa taleplerini meclise iletti. Halk fikirlerini online olarak ifade etti, mecliste kabul edilen maddeler video aracılığıyla halka basit bir şekilde iletildi.
Anayasa yapım kurallarına göre anayasa taslağının kabulü için meclisin 2/3’ünün desteğini almak gerekiyordu. Sol kanat, meclisin 1/3’ünü oluşturan sağcılara gerek duymadan bir metni mecliste kabul etme ve sonrasında halk oylamasına sunma imkânına sahipti. Sol kanat bu fırsatı kullandı ve sağcıların taleplerini genel olarak dinlemeyerek maksimalist bir metin hazırladı.
Ortaya çıkan metin oldukça kapsamlı ve ilerici bir metindi. 388 adet yeni madde hazırlandı, 200 sayfalık bir metin ortaya çıktı. Şili, “çok uluslu bir ülke” olarak tanımlanıyor, yerlilere kendi yargı sistemlerini kurma imkânı tanınıyordu. Doğanın hakları olduğu kabul ediliyor, hayvanlar özel korumaya alınıyor, su ve maden kaynaklarının özel mülkten çıkarılmasını sağlayacak yeni bir altyapı kuruluyordu. Dinlenme, veri güvenliği, cinsel eğitim gibi konularda halka geniş haklar sağlanıyor, sağlık ve eğitim konusunda sosyal devlet uygulamalarını öngören maddeler ilk kez Şili anayasasına ekleniyordu.
Fakat, anayasa yapım sürecinde sağcıların dışlanması ortaya çıkan metnin halktaki karşılığını zayıflattı. Sağ kesimden metne destek gelmedi, liberaller bu anayasanın kabul edilmesi durumunda yabancı yatırımcının kaçacağını, sol bir hükümetin Allende dönemindeki gibi geniş kamulaştırma politikaları uygulayabileceğini, özel mülklere el koyabileceği endişesini dile getirdi. Özellikle su ve yer altı kaynakları konusundaki hükümler, şirketlerin tepkisini çekti. Kürtajın bir hak olarak tanımlanması, fakat detayların yasama organına bırakılması muhafazakârların “Yeni anayasa sayesinde 8 aylık hamile kadınlar bile kürtaj yaptırabilecek” propagandasını yaymasına fırsat verdi.
Solcuların ve yerlilerin hazırladığı detaylı, ama halkın bir kesiminde karşılık bulamayan anayasa metni, 4 Eylül 2022 düzenlenen referandumda halkın %60’nın oyuyla reddedildi. Şilili solcuların ideallerini birebir yansıtan, tavizsiz bir şekilde oluşturulan anayasa metni, toplumun büyük bir çoğunluğunu mutlu etmemişti.
Bu başarısız girişimin ardından ise düzenlenen ikinci anayasa yapım sürecinde bu sefer Boric’in yeni anayasa yapamayan, ekonomi ve göç gibi sorunlara efektif çözüm bulamayan sol hükümetine karşı tepki gösteren halk kurucu meclisi sağcı isimlere emanet etti; ortaya çıkan sağcı anayasa önerisi de halk tarafından reddedildi.
Böylece Şili’nin Pinochet anayasasını geride bırakma hikayesi önce sol, ardından sağın karşı tarafı yok sayan, işbirliği yapmayan, taviz vermeyen maksimalist “ya hep ya hiç”ci tavrı nedeniyle suya düştü; Şili’nin genç sosyalist başkanı Boric anayasa sürecini durdurduğunu açıkladı.
2025 seçimlerine işte bu anayasal hüsran ile gidildi. Ve halk en büyük vaatlerinden biri olan yeni anayasayı bile elde ettiği güce rağmen gerçekleştiremeyen solcu siyasetçilere, tam tersi bir ismi başkanlığa taşıyarak gösterdi.

Filistin’i savunan gencecik bir sosyalist öğrenci lideri, koltuğunu bir Nazinin İsrail destekçisi ve Pinochet hayranı aşırı sağcı oğluna devretmek zorunda kaldı.
İsrail destekçisi Nazi çocuğu
Geçen Pazar günü (14 Aralık 2025) düzenlenen başkanlık seçimlerini rekor bir oyla kazanan José Antonio Kast, Almanya’dan Şili’ye kaçan bir Nazi teğmenin oğlu.

Kast’ın babası Michael Kast, yargılanmamak için Almanya’yı terk edip kapağı Latin Amerika’ya atan binlerce Nazi’den sadece biri. Pinochet Şilisi için bu kaçak Naziler birçok sağcı Latin Amerika cunta yönetimi gibi oldukça değerliydi. Özellikle Şili’ye göç eden Alman tarikat lideri Paul Schafer’in Colonia Dignidad “kampı”, Pinochet rejiminin muhalifleri işkenceden geçirmek için kullandığı bir gizli karakola dönüşmüş, Nazi toplama kamplarını aratmayan insan hakkı ihlallerine ev sahipliği yapmıştı.

Kaçak Naziler ve aileleri hem Şili sağını fikirleriyle beslemiş hem de zulüm konusundaki yaratıcılıklarıyla cuntacı rejimin işkence metotlarını şekillendirmişti.
Kast’ın abisi Miguel Kast da Pinochet’in ABD desteğiyle ekonominin başına getirdiği Chicago Üniversitesi mezunu kapitalist ekonomist gençlerden biri olarak Merkez Bankası Başkanlığı ve Ekonomi’den Sorumlu Devlet Bakanlığı rollerini üstlenmişti. Aslında kaçak bir Nazi askeri baba bir oğlunu Pinochet’e bakan vermiş, diğer oğlunu ise yıllar sonra ülkenin başına getirmişti.
José Antonio Kast’ın Pinochet hükümetiyle bağı sadece ailesel değildi; 1988 referandumunda 22 yaşında olmasına rağmen Pinochet’in sekiz sene daha görevde kalmasına yönelik “Evet” kampanyasında rol oynamış, reklamlara çıkmış, özellikle “en azından okullarımızda istikrar var” diyerek dönemin işkencelerini, baskılarını aklamış, Pinochet kampanyasının genç ve karizmatik reklam yüzü olmuştu.
Farklı kesimlerden birçok Şilili’nin gururla “Hayır” kampında rol aldığını yad ettiği bu referandumda açıkça “Evet” kampanyasında rol alması, Nazi bir subayın çocuğu olması, bugün ise İsrail gibi korkunç bir soykırıma imza atan bir ülkeyi desteklemesi her ne kadar utanç verici olsa da yönetimdeki mevcut solcu hükümete yönelik halk tepkisi Kast’ı başkanlık makamına taşıdı ve Kast 2025 seçimlerini Şili tarihindeki en yüksek oy miktarına ulaşan aday olarak %58 oy ile kazandı.
Kast, Trump’ın sağdan sağdan estirdiği rüzgarı arkasına alarak; suç oranının ve Venezuela’daki kriz nedeniyle göçmenlerin sayısının giderek arttığı bir ortamda bütün kampanyasını suçla ve kaçak göçle mücadele üzerine kurguladı, Trump Amerikası’na benzer göçmen polis timleri kurup 300,000 göçmeni sınırdışı edeceğini, çetelerle mücadele edeceğini söyledi, özellikle bütün kampanya temasını sokak güvenliği ve kamu düzeni hakkında yürüttü. Kast’ın rakibi ise Şili Komünist Partisi üyesi Çalışma Bakanı Jeannette Jara’ydı.

Özellikle rakibinin resmi sıfatlı bir komünist olması Kast’ın işini daha da kolaylaştırdı ve ilk turda dağılan sağ ve merkez oyları toplamasına, diğer sağ partilerin desteğini almasına vesile oldu.

Komünist Partili Jara ise Kast’a karşı olumlu bir söylem geliştirmek yerine güvenlik ve kamu düzeni söyleminin peşine takılarak daha az sert vaatler sundu, fakat Kast’ın Jara’nın sunduğu her sert vaadi iki katına çıkararak daha da katmerlemesi karşısında söylem yarışında bayrağı devralamadı.
Sil baştan
Ahir zaman Pinochet’i geride bırakmak için çocuklarını, yıllarını, demokrasi hikayesini heba eden Şili’ye diktatörlerini sandığa gömdükten 37 yıl sonra geçmişin Pinochet, günümüzün İsrail destekçisi bir Nazi çocuğunu başa geçirtti.
Eskiyi, kötüyü geride bırakmanın sadece geçmişi geride bırakmaktan ibaret olmadığını, yeniyi inşa etmenin de şart olduğunu Şili’nin bu tadı buruk hikayesi tüm dünyaya gösterdi.
Farklı kesimleri dışlayan, büyük hedefler uğruna orta yolu es geçen, sokağın derdine çözüm bulmak yerine alışıldık mahalle kavgalarının peşinde sürüklenenler; geçmişin hayaletlerini hortlatan kaotik bir kasırganın kapısını araladı.
İtirazda ortaklık, yeni bir yaşamda ortaklık için yeterli olmadı; Şili geçmişte itiraz ettiği ne varsa rekor oyla geçmişin hayaletini gulyabinileştirirerek hortlattı, Pinochet’i mezarından çıkarıp Nazilik ve İsrail destekçiğiyle süsleyip başına yeniden taç etti.
Büyük ihtimalle Kast; Trump’ın rüzgarıyla üzerinde sörf yaptığı sorunlara çözüm bulamayacak, bir sağ bir sol gösteren, dile getirdiği sorunları çözmekte zorlanan herkese kırmızı kart gösteren, her şeye rağmen elini ve umudunu sandıktan çekmeyen Şili halkı dört yıl sonra da bu sefer sağa kırmızı, sola yeşil ışık yakacak.
Fakat Şili’nin dünyadaki başka ülkelere, kampanyalara ilham olan bu demokrasi hikayesinin yarım kalmasının tahribatı pek geçici olmayacak.
Bu tahribatı aşmanın tek bir yolu var; meselenin sadece Pinochet’e karşı olmak değil; Pinochet’den ötesini düşünebilmek, hayal edebilmek ve bu uğurda sadece kavga etmek yerine, yeni bir yaşamı kurgulamayı da becerebilmek olduğunu anlamak.
Dünyaya kampanya fikirleri, sloganları ihraç eden Şili halkı bunu şimdilik beceremedi ve Trump’ın rüzgarına takıldı.
Umarım fazla uçup da yeniden yere çakılmazlar veya çakılsalar bile düşüşleri diğer milletlere ders olur.
Fildişinden Notlar
- Ne izleyin? Şili’deki 1988 referandumundaki “Hayır” kampanyasını anlatan “No” filmi ve Netflix’teki Colonia Dignidad belgeseli.













