Tam 35 yıl önce 3 Ocak 1990 tarihinde Amerikan askerleri Panama’daki Vatikan Büyükelçiliği önünde büyük hoparlörlerle rock şarkıları çalıyordu. The Clash’ın “I Fought The Law”, U2’nin “All I Want Is You”, Bruce Cockburn’un “If I Had A Rocket Laucher” şarkıları Amerikan askerlerinin listesindeki “manidar” şarkılardan sadece birkaçıydı.
Elbette Amerikan askerleri ülkelerinden yüzlerce kilometrelerce uzaktaki bir Latin Amerika ülkesinde 1990’ların hit şarkılarını tanıtmak için kültürel bir girişim yürütmüyordu. Bir zamanlar CIA ve Amerika’nın desteklediği Panama diktatörü ABD’nin çıkarlarına aykırı hareket etmeye ve uyuşturucu kaçaklığı ile elde ettiği kara parayı Amerika aleyhine kullanmaya başlayınca ABD Başkanı baba Bush düğmeye basmış, Panamalı Manuel Noriega’yı devirmeye karar vermişti. Aralık 1989’da başlayan operasyona 27 bin Amerikan askeri katılmış, Panama işgal edilmiş, halkta karşılığı olmayan Noriega direnememiş, çareyi Vatikan Büyükelçiliği’ne sığınmakta bulmuştu.
Opera sever bir diktatör olan Noriega’ya karşı psikolojik baskı kurmak için Amerikan askerleri büyükelçilik binasını çevrelemiş ve yüksek sesle sabah akşam rock şarkıları çalmaya başlamıştı. Fakat bu psikolojik işkence sadece üç gün sürmüş, Vatikan ABD’den büyükelçilik çalışanlarının da rahatsız olduğunu söyleyerek sesi kapamalarını istemiş, ABD’de de hoparlörleri bagajlara kaldırmıştı.
Amerikan rock müziği işkencesinin bitmesine rağmen Noriega’nın direnci 10 günde kırılmış, kendi halkı tarafından linç edilebileceğini düşünerek Amerikan güçlerine teslim olmuş, Delta Force güçleri ile ABD’ye yargılanmak üzere götürülmüştü.

Noriega, uyuşturucu ticareti ve kara para aklama suçlarından 40 yıl hüküm giymiş, iyi halden 2007 yılında tahliye edilmiş, fakat daha sonrasında Fransa’ya sınır dışı edilmiş orada ceza almış ve hapis yatmış, ardından da Panama’ya iade edilmiş ve kendi ülkesinde giydiği hükmün cezasını çekmeye başlamış, 83 yaşında tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmişti.
Ne tesadüf ki, tam 35 yıl sonra yine bir 3 Ocak günü Amerikan askerleri yine bir Latin Amerika liderini Delta Force güçleri ile ülkesinden kaçırdı ve yargılanmak üzere ABD’ye getirdi.
Fakat bu sefer büyükelçilik önünde rock müzik dinleterek değil, bir ülkenin cumhurbaşkanının yatak odasını basıp eşiyle birlikte pijamalarıyla kaçırıp helikoptere bindirerek.
Venezuela’nın ahı, hukukun vahı

Aslında Noel günü için planlanan ama Nijerya saldırıları nedeniyle geciken Venezuela saldırısında Amerika önce askeri hedefleri ve Chavez’in mezarı gibi sembolik yerleri bombaladı, ardından Maduro’nun yakın çevresindeki istihbarat kaynakları aracılığıyla kaldığı özel binaya özel Delta Force timi ile baskın düzenledi. Amerikan askerleri Maduro ve eşinin yatak odalarını basıp uykularından uyandırdı, Maduro ve eşi sığınaklarına doğru koşarken kapıyı kapamalarına engel oldu ve çifti pijamalarıyla birlikte helikoptere bindirip açık denizde bekleyen askeri gemiye götürdü.
Trump’ın kendi ifadesiyle “televizyon izler gibi” izlediği operasyonun “resmi” gerekçeleri uyuşturucu kaçakçılığı ve Maduro’nun antidemokratik bir lider olması. Fakat bu resmi gerekçeleri Trump bile dile getirmiyor. Trump çok açık bir şekilde ABD’nin Venezuela petrollerini dağıtacağını ve bundan gelir elde edeceğini söylüyor, hatta bunu Çin gibi ülkelerle bölüştürerek herkesin faydasına olacak şekilde yöneteceğini vurguluyor.
Trump’ın Kongre’yi sürece dahil etmeyerek bir ülkenin liderini yatağından alıp kaçırması hem uluslararası hukuka hem de Amerikan hukukuna aykırı. Ve evet Maduro da ülkesini hileli seçimlere, yüksek enflasyona, yolsuzluğa ve yoksulluğa mahkum eden bir otokrat.
2013’te hayatını kaybeden Chavez’in ardından göreve gelen Maduro 2015 meclis seçimlerini muhalefete karşı kaybedince dümeni otokrasiden yana kıran biri. Önce anayasayı tek başına değiştirebilecek çoğunluğa ulaşan muhalefeti engellemek adına Yüce Adalet Divanı aracılığıyla 2/3 çoğunluğun kaybedilmesi için üç milletvekilinin mazbatası iptal edildi, ardından yine mahkeme aracılığıyla seçimlerin hileli olduğu iddiasıyla meclisin yetkileri alındı ve mahkeme bu yetkileri kendi himayesine aldı, vekillerin yargılanması için dokunulmazlığını kaldırdı. Gelen tepkiler üzerine her ne kadar meclisin yetkileri sonrasında geri verilse de, meclisin hukuk dışı olduğu Maduro yönetimi tarafından kabul edildiği için meclis iradesi yok sayıldı. Ardından Maduro, yeni bir anayasa için kurucu meclis kurulması gerektiğini söyleyip muhalefetin boykot ettiği bir anayasa referandumu düzenletti. %41’in katıldığı referandum sonucu kurucu meclisin tamamını Maduro yanlıları kazandı ve Kurucu Meclis ilk iş olarak muhaliflerin kazandığı meşru meclisin yetkilerini lağvetti, kendisine aldı, Maduro’nun emrinde yeni bir denge tasarladı.
Maduro’nun tartışmalı bir şekilde kazandığı 2018 seçimlerini de tanımayan muhalefet ise çareyi sokağa çıkmak, milyonlarca kişinin katıldığı kalabalık gösteriler düzenlemek, meclis başkanı Juan Guaidó’yu meşru Cumhurbaşkanı ilan etmek ve uluslararası düzeyde Maduro’nun meşru bir lider olmadığını anlatmakta buldu. Muhalefet hileli bir sistemin kıl payı kaybeden meşrulaştırıcı gücü olmaktansa sistemi doğrudan reddetmeyi tercih etti.
Maduro kendi halkına rağmen koltuğuna yapışmasının bedelini, olayların dinmediği kalıcı bir istikrarsızlık, son 10 yılda 7 milyon kişinin ülkesini terk etmesine sebep olan bir anayal kriz ve korkunç bir ekonomik buhran ile ülkesine ödetti. Kolombiya, Şili ve Brezilya’nın solcu hükümetleri bile Maduro ile arasına mesafe koydu, fakat her şeye rağmen ülkedeki muhalefet sinmedi ve 2023 seçimlerinde ortak aday çıkarmak için büyük bir dayanışma ile 2,5 milyon kişinin oy kullandığı bir önseçim düzenledi; bu önseçimleri de bu sene Nobel barış ödülünü alan muhalif lider Machado %93 oyla kazandı.
Machado’ya ödül veren Norveç gibi arabulucu ülkelerin girişimiyle seçim yasaklarıyla siyasetin şekillenmeyeceği konusunda uzlaşan muhalefet ve iktidara rağmen Venezuela yargısı yine Machado’nun seçimlere girmesini engelledi, ardından Machado’nun yedek adayını da “teknik aksaklıklardan” dolayı pusulaya kaydetmedi. Bu nedenle Machado, hiç tanınmayan eski bir diplomat olan Edmundo González’in son dakika adaylık kaydı yaptırmasını sağladı ve Maduro hükümeti bu sessiz sakin karizmatik olmayan adayın kazanamayacağını düşünerek kayıtların kapanmasına az bir süre kala müdahalede bulunamadı.

Machado her an gözaltına alınma tehlikesi olduğu bir rejimde, González ile birlikte sahaya çıktı; çok başarılı ve halk desteğinin yoğun olduğu bir kampanya yaptı, siyasi yasaklara rağmen seçmenleri mobilize etti. Seçimleri ıslak imzalı tutanaklarla kazandıklarını ileri süren muhalefetin başına korktuğu geldi ve Maduro rejimi %51 ile seçimleri kazandığını iddia etti, muhalefeti dezenformasyonla suçladı. Birçok uluslararası kurum, solcu Latin Amerika ülkeleri dahil seçimlerin geçerliliğini sorguladı, Maduro’nun muhalefet üzerindeki baskısını arttırması akabinde birçok kişi “diktatör” sıfatını artık açıkça kullanmaya başladı.
Maduro muhalifi ülkelerce meşru başkan ilan edilen González ise ıslak imzalı tutanakları yayınladığı için önce yalan bilgi yaymak suçundan hakkında soruşturma açıldı, ardından González İspanya Konsolosluğu’na sığınıp iltica etti, özel askeri bir uçakla Madrid’e kaçmak zorunda kaldı.
İki sene sonra özel bir askeri helikopterle ülkesini terk etmek zorunda kalan Maduro oldu. Trump’ın emriyle yatak odasından kaçırıldı. Maduro rejiminin fişi çekildi.
Fakat bu hikayenin pek bir önemi yok. Zira Trump’ın dünyasında “kim haklı, kim haksız, ne antidemokratik, ne demokratik, ne hukuki, ne değil” hiç mühim değil.
Altta kalanın canı çıksın

Venezuela’nın demokrasi mücadelesi, Maduro’nun “emperyalizme karşı cesur bir direnişçi” yada “acımasız bir diktatör” olup olmadığı eski dünyanın tartışması. Bu nedenle ciddi ciddi oturup Maduro hakkında olumlu olumsuz görüşleri, Trump’ın saldırısının uluslararası hukuka uygunluğunu tartışmanın bir manası yok. Trump’ın yeni dünyası, salt güce dayanıyor. Eskiden de devletler ilkeleri sert güç ile askıya alıp hukuku ayaklar altında eziyordu, ama en azından bir kılıf uydurmayı da tercih ediyorlardı. Şimdi Trump’ın Amerikasının bu kılıflara bahanelere de ihtiyacı yok.
Mesele uyuşturucu değil, Trump daha geçen hafta Honduras’ın uyuşturucu kaçakçılığından hüküm giyen eski liderini “haksız yargılanmış” diyerek affetti.
Mesele demokrasi değil, Trump dünyanın dört bir yanında birçok otokrat lideri destekliyor, hatta otokrat hamlelerini övüyor, bizzat kendi ülkesinde uygulamak adına onlardan ilham alıyor.
Trump’ın bütün sahiciliğiyle ortaya koyduğu üzere tüm mesele salt ekonomik ve pragmatik çıkarlar, petrol, ABD’nin etki alanı. ABD Trump ile birlikte eskiden kapalı kapılar ardında dönen ne varsa bunları şimdi tüm dünyanın gözü önünde yapıyor. Tüm dünyaya verilen mesaj tek önemli şeyin güç olduğu. Maduro ve rejimini bu yeni dünya düzeninde adaya veda ettiren ilk yarışmacı yapan ise kendi liderlerinin yatak odasını korumaktan aciz bırakan zayıflıkları oldu.
Bu nedenle oturup köşeli, “ne Maduro ne ABD” gibi blog veya küçük sol parti paneli tartışmaları yapmaya, meselenin bilek güreşi olduğu bir dünyada teoriyle zaman harcamaya pek gerek yok.
Beğenmesek de yeni dünya düzeni bu. Cehennemin kapıları açıldı, her şey mübah. Trump canı sıkıldığında bir devletin liderini yatağından pijamalarıyla aldırıp kaçırabiliyor.
Bu sefer rock müzik dinleterek değil, Epstein dosyası skandallarını unutturacak, 2026 ara seçimlerinde sol otokratlardan kaçan Hispanik Amerikalıların desteğini kazandırabilecek büyük bir görsel TV şöleniyle.
Trump, başrolünde kendisinin tüm dünyanın de etkisiz seyircisi olduğu yeni reality showunun 2026 sezonunu açtı.
Adaya ilk veda eden Maduro oldu.
Bu yılın teması: İstikrarlı kaos.
Alışsak iyi olur. Maalesef.













