Ukrayna Savaşı ve Birleşmiş Milletler

Güvenlik Konseyi daimî üyesi Rusya’nın komşu ülke Ukrayna’ya saldırması BM’nin kuruluşundan bu yana karşılaştığı en büyük krizi teşkil etmiş ve Örgütün tarihinde yeni bir sayfanın açılmasına yol açmıştır. Tabii BM’nin bu öngörülmeyen durumdan dolayı felç olması ömrünün sonuna geldiği anlamına gelmemektedir.

24 Şubat tarihinde Rusya’nın saldırısıyla başlayan Ukrayna savaşını durdurmada Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) yine başarısız kaldı. Aslında veto hakkına ve dolayısıyla BM Güvenlik Konseyini kilitleme imkanına sahip bir daimî üyenin komşusuna savaş açması ve ona saldırması durumları BM Yasasında öngörülmemişti. Tersine daimî üyelere savaşın önlenmesi konusunda özel bir sorumluluk verilmişti. 

BM tarihine bakıldığında bu sorumluluğu daimî üyelerin ne kadar etkin bir şekilde sahiplendiği ve ona uygun hareket ettiği tartışılabilir. Soğuk Savaş döneminde dünyanın çeşitli kıtalarında çıkan vekalet savaşlarını önlemekte BM’nin başarılı olduğu söylenemez. Bu savaşların yayılması engellenebilmişse bu büyük ölçüde nükleer güçler arasında mevcut şiddet dengesi ve süper güçleri yönetenlerin rasyonel bir şekilde hareket etmesi ve krizleri bir noktadan öteye götürmemekte gösterdikleri kararlılık sayesinde olmuştur.

Soğuk Savaş bittikten sonra kısa bir süreliğine de olsa BM Güvenlik Konseyinde süper güçler arasında rekabet yerini iş birliğine bırakmıştır. Rusya ABD’nin Irak ve Afganistan maceralarını Güvenlik Konseyinde engellemeye çalışmamış, Çin de o tarihlerde kendi bölgesi dışındaki ihtilaflara karışmama politikası çerçevesinde aktif bir rol almaktan kaçınmıştır.

Ukrayna savaşı bu bakımdan alışılmışın dışına çıkmış ve hatta bir ilk teşkil etmiştir. Bu sınama karşısında Güvenlik Konseyi aciz kalmıştır. Bekleneceği üzere Rusya’ya savaşı sonlandırma ve işgal ettiği topraklardan çekilme çağrısını içeren karar tasarısı Konseyde Rusya tarafından veto edilmiş, buna karşılık benzer ifadeler içeren bir karar, 15 üyeli Güvenlik Konseyinden farklı olarak tüm ülkelerin temsil edildiği BM Genel Kurulunun büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Ancak Genel Kurul kararları Güvenlik Konseyininkilerden farklı olarak bağlayıcı olmadığı için herhangi pratik bir sonuç ortaya çıkmamıştır. BM bunun üzerine hedef küçültmüş, savaşı sonlandırmak yerine Mariupol başta olmak üzere sivillerin arada kaldıkları savaş bölgelerinden tahliye edilmelerine öncelik vermiş ve bunda bir ölçüde başarılı olmuştur.

BM’nin bu savaş karşısındaki acizliği, selefi Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan ve BM kurulduktan sonra 1946 yılında lağvedilen Milletler Cemiyetinin akıbetine dikkatimi çekti.

Aslında her iki örgüt arasında çarpıcı benzerlik ve paralellik var. Birleşmiş Milletler nasıl İkinci Dünya Savaşını kazanan devletler (ABD, İngiltere, Sovyetler Birliği, Fransa ve Çin) tarafından kurulmuş ve bu ülkelere Güvenlik Konseyinde daimî üyelik ve veto hakkı verilmişse, Milletler Cemiyeti de Birinci Dünya Savaşını kazanan İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından kurulmuş ve bu ülkelere İcra Konseyinde daimî üyelik verilmişti. Savaşın galipleri arasında yer alan ABD Savaşın bitmesinden hemen sonra içine kapanma politikası izlediği için Barış Anlaşmalarına taraf olmamış ve Milletler Cemiyetine katılmamıştır.  Türkiye’nin ancak 1932 yılında katıldığı Milletler Cemiyetinin sonu kurucu üyelerinin kuruluş amacı olan barışı kollamak yerine kendi genişleme emellerini ön plana çıkarmalarıyla gelmiştir. Milletler Cemiyeti Japonya’nın 1931 yılında Çin’e, İtalya’nın da 1936 yılında Etiyopya’ya saldırması karşısında seyirci kalmış, her iki ülke teşkilattan çekilmiş ve herhangi bir ciddi yaptırıma tabi tutulmamıştır. Teşkilat bölgesel savaşları engelleyemediği gibi İkinci Dünya Savaşının çıkmasını da engelleyememiştir. İşin ilginç yanı bütün savaş boyunca Milletler Cemiyeti’nin bir iskelet kadro ile Cenevre’deki merkezinde ömrünü sürdürmüş olmasıdır. Bugün ondan geriye kalanlar İkinci Dünya Savaşı başlamadan kısa bir zaman önce biten ve şimdi Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisinin merkezi olarak kullanılan Cenevre’deki görkemli Milletler Sarayı ve Uluslararası Çalışma Teşkilatı ile Mülteciler Yüksek Komiserliğidir.

Birleşmiş Milletlerin performansı Milletler Cemiyetininkinden farklı değildir aslında.  En büyük fark ABD’nin bu defa BM’e sırtını çevirmeyip üye olmasıdır belki. O nedenledir ki BM merkezi Cenevre’de değil, New York’ta kurulmuştur. ABD’nin isteğiyle alınan bu kararın amacı başta Kongre olmakla beraber, ABD makamlarının BM’e ilgisiz kalmalarını önlemek ve yeni kurulan örgütü etkilemek olmuştur. İkinci Dünya Savaşının bittiği, Soğuk Savaşın başladığı dönemde BM’de en kalabalık grubu oluşturan Avrupalı müttefiklerin ABD’den vazgeçmeleri mümkün olmadığı için bu yapı herkesin işine gelmiştir.      

77 yıllık tarihinde BM sadece bir defa barışı tesis etme görevini üstlenebilmiştir. Kore savaşı BM’nin arabulucu olarak değil taraf olarak katıldığı tek savaştır. Türkiye’de bence haksız yere iyi hatıralar bırakmamış olan Kore savaşına ABD başta olmak üzere katılan 16 ülke savaşa BM bayrağı altında gitmişlerdir. İlk ve son defa olarak BM üye olmasa dahi bir ülkenin (K. Kore) yine üye olmayan başka bir ülkeye (G. Kore) saldırmasına gözlemci kalmamış ve aktif bir şekilde müdahil olarak, K. Kore kuvvetlerini ve o tarihte henüz BM’de temsil edilmeyen Kızıl Çin kuvvetlerini işgal ettikleri G. Kore’den geri çekilmeye mecbur etmiştir. Sonraki tarihlerde BM bir defa daha böyle bir konuma gelmemiş, savaşlara müdahil olmamış, sadece Kıbrıs dahil birkaç ülkede iki tarafı birbirinden ayırmak için kurulan barış güçleri oluşturmuştur. Bunların performansı her zaman parlak olmamıştır.  Özellikle daha az masraf gerektirdikleri için kendilerine müracaat edilen gelişme yolundaki bazı ülkelerin kuvvetlerinin disiplinsiz hareket etmeleri özellikle Afrika’da BM’nin etkinliğini azaltmış ve hatta imajını bozmuştur.

Diğer taraftan Ukrayna savaşından önce dahi BM’nin karşılaştığı sıkıntılar az değildi. Kurulduğundan beri yeni üyelerle sayısı beş kat artan BM üzerindeki ABD etkinliği zaman içinde azalmıştır. Bütçenin %22’sini karşılayan ABD önem verdiği başta Orta Doğu sorunu gibi konularda çoğunluğun ona uymaması üzerine özellikle Cumhuriyetçi Başkanların ülkeyi yönettiği dönemlerde BM’ye karşı tepki göstermeye başlamış hatta Trump döneminde katkı payını ödememe ve BM’yi iflasın eşiğine getirmeye kadar gidebilmiştir. ABD çeşitli dönemlerde UNESCO ve Dünya Sağlık Örgütü gibi BM’nin ihtisas kuruluşu dediğimiz yan örgütlerinden dahi çekilip sonra geri dönmüştür.

Ancak şüphe yok ki Güvenlik Konseyi daimî üyesi Rusya’nın komşu ülke Ukrayna’ya saldırması BM’nin kuruluşundan bu yana karşılaştığı en büyük krizi teşkil etmiş ve Örgütün tarihinde yeni bir sayfanın açılmasına yol açmıştır. Tabii BM’nin bu öngörülmeyen durumdan dolayı felç olması ömrünün sonuna geldiği anlamına gelmemektedir.  Bugünkü dünyada BM olmasa onun yerine benzer bir örgüt kurulurdu şüphesiz.  Sıfırdan kurulacak olsa muhtemelen Güvenlik Konseyinin veto sahibi üyeleri farklı olur veya hiç olmayabilirdi. 

Aslında Güvenlik Konseyinin yapısının bugünün şartlarına uymadığı, üye sayısının BM üye sayısının artışının çok gerisinde kaldığı, daimî üyelerin sayısının da artması gerektiği görüşleri epeydir dile getirilmektedir. Ancak Güvenlik Konseyinin yapısının değişmesi için mevcut daimî üyelerin onayı BM Yasasının gereğidir.  Oysa bu üyeler yetkilerinin sulandırılmasına ve yeni birtakım üyelerle paylaşılmasına tabiatıyla karşı çıkmaktadırlar. Diğer taraftan Güvenlik Konseyi üye sayısının 15’ten 25’e, daimî üye sayısının da beşten ona çıkartılması söz konusu olursa, bu yeni beş üyenin kimler olacağı tartışması uzun yıllar devam etmiş, sonra da işin içinden çıkılamayacağı anlaşılınca konu terk edilmiştir.

Ukrayna Savaşı bittikten sonra BM’in rolü, reform ihtiyacı, olasılıklar gibi konular muhakkak tekrar gündeme gelecektir.  Ancak, bu girift konulara kolay çözüm bulunamayacağı açıktır. BM’nin reform imkansızlığı karşısında kenara itilmeye devam etmesi ve sorunların onsuz çözülmeye çalışılması kuvvetle muhtemeldir. Tabii bu arada Dünya Sağlık Örgütü, Çalışma Örgütü, UNESCO, UNICEF vs gibi ihtisas kuruluşları siyasetten arındırılabildikleri ölçüde görevlerini yürütmeye devam edeceklerdir.