Vasiyeti divana kalanlar: Mezarlarına kuşlar mı konar…

Şenay 12 yıl önce bugün, 4 Ocak 2013’de hayata veda etti. “Nasıl bilirdiniz?” deseler, birçok insan o iki şarkısından söz eder: “Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa”. Eşini dillere destan bir aşkla sevdi, hep sevgiden, kardeşlikten söz etti ama öldüğünde bu ülke onun tek vasiyetini, eşinin yanına gömülme isteğini geri çevirdi: “Tapusu var mı mezarın?” On kilometre uzağa gömdüler. O yüzden onu önce öyle hatırlıyorum. O yüzden “Hayat Bayram Olsa” şarkısı o hazin türküyü aklıma getiriyor: “Bayram Benim Neyime”. O yüzden yazımda daldan dala konuyorum ve vasiyeti insanlık divanına kalanlara “zarfsız kuşlar” yolluyorum.

Yeşilçam fabrikatörü Cemal Çalışkan’ın (Hulusi Kentmen) burnu havada oğlu Ferit (Tarık Akan), Mesut Güler’in (Münir Özkul) işçi kızı Alev’e (Hülya Koçyiğit) abayı yakıyor… Kızın da gönlü var. Ama Cemal Bey ikisini birlikte görünce işler karışıyor: “Bu ne rezalet, yokluğumda işçi kızlarla mı oynaşıyorsun? Üstelik fabrikada!” 

Ferit “Yanılıyorsun baba, o benim evlenmek istediğim kız…” diye sızlansa da, Cemal Bey öfkeli: “Neee, evlenmek mi, bir işçi parçasıyla mı!” Ardından süklüm püklüm oğlunun yanındaki Alev’e dönüyor, “Kızzz yıkıl karşımdan, defol gözüm görmesin!”…

Ferit’in annesinin tepkisi de sınıfsal; o da devreye “miş’li şimdiki geçmiş zaman” Yeşilçam Türkçesi’yle giriyor: “Beni öldürecek misin, soysuz bir mahalle kızıyla nasıl evlenirmişsin? İtibarımızı, sosyetedeki mevkiimizi düşün.”

“Kentmen” yine Süpermen

Sonra bir anda ne oluyor, bu antagonist kıyamet nasıl çözülüyor, idrâki de, izahı da zor ama… Olaylar duygusal komedi-hoptirinam melodram rayında yine Mutlu Son İstasyonu’na ulaşıyor. Cemal Bey, eşi ve oğluyla kapısını çalıyor o fakir hanenin… Açılınca şaşırıyorlar zira içerdeki o yoksul Mesut-Mesude Gülerailesi “Sev Kardeşim” şarkısını söyleyerek halay çekiyor! Musmutlular…

Lâkin onları gören fakir ama gururlu genç kız sitemkâr: “Baba, bu sayın aileye sorar mısın, bugün fabrikadan kovdukları benim gibi bir işçi parçasının evinde ne işleri var?”… 

Filmin başında “Şu yere batasıca ev yüzünden (tesadüf o da Güler ailesinin evi) yıkamıyorum mahalleyi, kuramıyorum fabrikayı” diye haykırıp ilaç şişelerini oğlu(su)na fırlatan acımasız fabrikatör Cemal Bey ise ipek gibi. Süpermen misali bir anda -şefkatli başkomiser rolleriyle de tanıdığımız- “Kentmen”e dönüşüyor. 

Babacanlığını bıyıkaltından gülümseyerek gizleme imkânı tanıyan karakteristik bıyıklarını burarak yanıtlıyor müstakbel akrabalarını: “Buraya oğlumla kızınıza ait hayırlı bir konuyu konuşmaya geldik. Allah’ın izniyle kızınızı oğlumuza istiyoruz.” 

Keramet “Sev Kardeşim”de… 

Nihayetinde mahalle de yıkılmaktan kurtuluyor, “onlar eriyor muradına, biz çıkarıyoruz kerevetine”…  Ertem Eğilmez’in 1972 yapımı “Sev Kardeşim”in açılışı, seyri gibi finali de filme adını veren aynı şarkıyla gelince meseleyi çözüyorum. Keramet “Bak, elini ver, gel kardeşim” diye çağıran o şarkıda olmalı: “Dünyaya geldik bir kere /Kavgayı unut her gün bu şarkımı söyle /Sevdikçe güler her çehre, mutluluklar bir olsun, acı birlikte…”

Filmin müziği Şenay ile zaten bir yıldır her yerde söyleniyor, çalınıp oynanıyor. Şarkının sözleri de onun… 45’lik “Benim Olursan” plağının B yüzündeki “Sev Kardeşim” yılın şarkısı da seçiliyor ve Şenay’a 22 yaşında yılın şarkıcısı ödülünü getiriyor. Darbeden darbeye Kardeş şarkıları özlemiş herhal insanlar. 

“Bayram Benim Neyime” 

Ardından 1973’de çıkardığı “Hayat Bayram Olsa” da öyle… O yıllarda “aşırı solcular”ın uhdesindeki “Bayram Benim Neyime” türküsüne “ortanın solu”ndan nazîre sanki. Rahmi Saltuk’un söylediği, 29 Aralık 1969’da GAMAK fabrikasında polis kurşunuyla öldürülen işçi Şerif Aygün’ün anısına yakılan o türkünün hikâyesi ise hazin. 

Maden İş Sendikası’na geçen işçiler -cezaen- maaşlarını alamıyor, fabrikaya da alınmayınca çıkan olayda polisin açtığı ateşle dört işçi de yaralanıyor. DİSK’in gazetesinde “Aygün’ün patron ve polis kurşunu ile öldürüldüğü” yazıyor. (¹) Sonraki yıllarda da öyle her ölüm o türküyü de katıyor ağıtlar arasına… 

Çocuk Bayramı’nda “zarfsız kuşlar”

Yıldırım Türker’in yıllar sonra, 2004’de Mardin Kızıltepe’de babasıyla birlikte evlerinin önünde polis kurşunuyla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ile ilgili yazısının başlığı da o: “Bayram benim neyime?” 23 Nisan 2007’de Radikal’de yayınlanan yazısını “bayram için size hediyem” diyerek sunuyor: 

“O dört polis memuru beraat etti. (…) Kızıltepe ilçesinde, ellerinde ‘Vali halka hesap versin’ dövizleriyle bu ölümleri protesto ederek oturma eylemi yapanlara coplarla saldıran polis, olayı görüntüleyen DHA muhabirinin kamerasındaki kasete de el koymuş. Uğur’un okul önlükleriyle eyleme katılan sınıf arkadaşları da gözaltına alınmış.

Yazısının finali ise “Uğur’un, kayda gelmeye tahammül edemeyen polisin tehdidi altındaki bütün sınıf arkadaşları ‘çocuk bayramlarında’ ona ‘zarfsız kuşlar gönderecek’. Ya biz? Hiç değilse onları koruyabilecek miyiz?” sorusuyla geliyor. 

“Devlet dersinde öldürülmüş” çocuklar

Hemen her yıl türlü nedenlerle ölen/öldürülen çocuklarla güncellen bir soru… 2025’in ajandası da MESEM’de ölen çocuklarla ilgili haberlerle dolu. Geçen pazar “Kaçakçı mı denir onlara?” yazımda değindiğim Roboski’de öldürülenler arasında da vardı 12 yaşında çocuklar. Çocuktu çoğu… Acı bir tesadüf demek zor, böyle bir ülkede tesadüf değil zira… 

Türker’in yazısına aldığı “Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek” dizesi ise Ece Ayhan’ın o hâlâ alev alev şiirinden. O şiir de şairin “Devlet dersinde öldürülen” tüm çocukların anısına, tarihe, vicdanlara “bayram hediyesi”: “Meçhul Öğrenci Anıtı”… 

Anıt deyince… Yukarıdaki fotoğraftaki “Roboski Anıtı” da sekiz yıl önce imha edilerek “güncelleniyor” zaten. Katliamdan iki yıl sonra Diyarbakır Kayapınar Belediyesi’nin belediye meclisi kararıyla diktiği o anıtı, belediyelere atanan kayyum 2017’de söküp atıyor. “İş makinaları”yla… Heykellerle mücadele de iktidarın ana işleri arasında zira.

Yaptığı heykelin geride kalan “boş kaidesi”ne bakan Suat Yakut’un sorusu da karışıyor yanıtsız sorular külliyatına; “Ölenlerin çoğu çocuk… Feryat eden anne neden rahatsız etti?”

O iki şarkısıyla bilirdik… 

Şenay’ın o iki şarkısı ise milyonlara “sevgi, barış marşı” oluyor. “Hayat Bayram Olsa” 2014’de de CHP’nin seçim klibi… Bugün o iki şarkıya Alanya Kaymakamlığı’nın resmi “23 Nisan 2025 Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlama Programı”nda da rastlıyorum. Çocuklar hep birlikte söylüyor…

Sahnede, albümlerinde sadece ismiyle anılan Şenay (Ekiz Yüzbaşıoğlu) 12 yıl önce bugün, 4 Ocak 2013’de 66 yaşında hayata veda etti. “Nasıl bilirdiniz?” deseler, herhalde birçok insan o iki şarkısından söz eder. 

Hafızasında yarım yamalak kalan dizeleri sıralar belki; “Gel kardeşim elini ver bana”,  “İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa, uzansak sonsuza”… Gerisi belki sadece nakaratıyla bugünlere geliyor: “Ra-ra-ra-ray-ra-ra-ri-ray-ram, ra-ra-ri-ray-ram, ra-ra-ra-ri-ray-ram…”

Şenay’a asıl darbe 1980’de

İstanbul’da 1947’de doğan sanatçı, müziğe 18 yaşında “caz, soul, blues müzik” dersleriyle başlamış. Cahit Oben Orkestrası’nın ardından 1967’de Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası… O müzikal buluşma büyük bir aşkın da başlangıcı; Şenay 1971’de kendisinden 15 yaş büyük Yüzbaşıoğlu ile evleniyor.

Ardından 1973 seçimlerinde “Karaoğlan” Bülent Ecevit’in mitinglerinde sahne alan Şenay’ın “Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa” şarkıları, 1977 seçimlerinde de Ecevit’in ünlü Taksim Mitingi boyunca alanda yankılanıyor. Pop müzik listelerinde de zirvede.

Ama “solcu bulunduğu için” Selda Bağcan, Cem Karaca, Melike Demirağ, Fikret Kızılok ile birlikte Şenay da TRT yasakları arasına giriyor. 12 Eylül askeri darbesi onun o yıl çıkardığı “Honki ponki toni nok /Çalona bimbo bori rok” şarkısına karışamasa da müzik dolu yaşamına asıl darbe 1980’de… Can yoldaşı Yüzbaşıoğlu 29 Temmuz 1980’de kalp krizi geçiriyor.

Erken vedayla gelen inziva

Elli gün süren yaşam savaşının ardından 17 Eylül’de Şerif ve Şenay Yüzbaşıoğlu ilk kez TV’de 7 Gün’ün röportajıyla gündemde. Evlerinden çıkıp ilk kez 20 dakikalık bir yürüyüş için birlikte, el ele Gümüşsuyu’ndaki evlerinden Kabataş’a iniyorlar.

Şerif Yüzbaşıoğlu, “Gel benim bastonum, desteğim, her şeyim” diye sesleniyor Şenay’a…

Ancak umutlu günler uzun sürmüyor, 18 Şubat 1981’de Şenay hayat yoldaşını 49 yaşında yakalayan ikinci krizde yitiriyor.

“Ruh ikizi”ni kaybeden Şenay, o günden sonra iflah olmuyor. Kapkara bir boşluk eşinin yokluğu… Eve kapanıyor, bir anda yok oluyor hayattan. Hem 1981’de, hem 1982’de Eurovision’a katılacak şarkılar arasında finale kalıyor ama devam edemeyeceğini açıklayıp çekiliyor.

“Uzağı da yakını da göremiyor”

Deniz Durukan Şenay’ın o günlerini şöyle anlatıyor: “Şerif Yüzbaşıoğlu, Şenay’ın salt eşi değil, hocası, arkadaşı, sevgilisi, var olmasının en önemli nedeniydi. Evde, işte, her yerde beraber olan çift, gece hayatına dadanmadan, mütevazı bir yaşam sürerek, müzikle yoğruluyorlardı. 

Ölümü Şenay için bir yıkım olur, sonun başlangıcı… Eve kapanır, kimseyle konuşmaz. Ağlamaktan uzağı görememeye, yakını da buğulu görmeye başlar. Gelen bütün sahne çalışmalarını ‘Kendimi şimdilik iyi hissetmiyorum, ama yakında toplayacağım’ diyerek erteler. Ancak hiçbir zaman toparlayamaz. Müzik dünyasından sessizce kendini soyutlar.”

Evde kendini yazıya ve “Salvador Dali etkisinde sürrealist yağlı boya resimler”e verdiği yazıyor bazı kaynaklarda. Ve tiryakisi olduğu sigaraya… Şenay bir zaman şarkılarını söylediği İstanbul’un en cıvıltılı, en hareketli merkezine, Taksim’e iki adım mesafede kapandığı Gümüşsuyu’ndaki evinde 66 yaşında ölüyor. Solunum yetmezliği nedeniyle… Solunum yetmezliğinin asıl nedeni muhtemelen sigara… Ama Şerif Yüzbaşıoğlu’nu kaybettikten sonra “nefes alamadığı” yorumları da kayda, hatırasına değer.

Tapulu-tapusuz da olsa… 

En popüler şarkıları sevgi, birlik, kardeşlik, barış üzerine… Lâkin hayatın her zaman bayram gibi olmasını, herkesin birbirini sevmesini dilediği bu ülke onu cenazesinde, mezarlıkta da yalnız bırakıyor. Tek isteğini, tek vasiyetini bile geri çeviriyor! 

Eşinin yanına (Merkezefendi Mezarlığı’na) gömülmesi vasiyetine verilen karşılık ölümden de soğuk: “Tapusu var mı mezarın, tapusunu aldınız mı?..” Ve öyle bir imkân, öyle bir yer olmasına, bir sürü emsali görülmesine rağmen izin verilmiyor. Bir başına, 10 km uzağa, Ayazağa Mezarlığı’na gömüyorlar. Ben de onu, hayatını, ölümünü yıllar sonra, önce öyle hatırlıyorum.

Ne diyeyim, sevgi, vefa, insanlık, adalet, vasiyet, o hemen her dilde, her dilde, idamlarda bile bir bakıma kutsal görülen ya da en azından kabul gören “son istek” bile laf-ı güzaf bazen. İşine gelirse, yeri zamanı öyle gerektirirse en olmayacak yere anıt-mezar yaparlar, gelmezse “tapusu”nu ararlar. “Tapusuz” olunca da öyle… Diyarbakır’da halkın oylarıyla seçilen belediyenin meclis kararıyla diktiği “Roboski Anıtı” gibi hakkı hukukuyla çifte tapulu olsa da öyle.

Vebâli 500 yıldır davalı 

İşte bu yüzden yazım da daldan dala konuyor ve vasiyeti insanlık divanına kalanlara “zarfsız kuşlar” yolluyor. Ağıtı isyanı, hakkı vebâli 16. Yüzyıl’dan, Pir Sultan Abdal’dan beri davalı: “Ben de şu dünyaya geldim giderim /Kalsın benim davam divana kalsın /(…) Yorulan yorulsun ben yorulmazam /Derviş makamından ben ayrılmazam /Dünya kadısından ben sorulmazam /Kalsın benim davam divana kalsın 

(…) Orda söyletirler bir bir adamı /Kalsın benim davam divana kalsın /Dolanıp çevrilip bir gün gelirsin /Ettiğin işlere pişman olursun /Orda da mı Hızır Paşa olursun /Kalsın benim davam divana kalsın”. Bir dinleyin… Bugünlere miras Ruhi Su’nun “divan” sazı, tok nidâsıyla da olur, memleketine hasret ölen Ahmet Kaya’nın bağlaması, “vay vay”ıyla da…

(¹) 1969’da Şerif Aygün’ün polis kurşunuyla öldürülmesinin ardından büyüyen GAMAK direnişi üzerine “Metal patronlarının örgütü MESS tüm üyelerine tavsiye mektubu gönderiyor. Ve iş bırakma eylemlerinin devam etmesi halinde işçilerin işten çıkarılmasını salık veriyor”. 

MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) o gerilimi yüksek yıllarda başrollerde… Yazımı yazarken de MESS ile ilgili haberler yine güncel. Halk TV’de, tıkanan toplu iş sözleşmelerinde MESS’in işçilere yüzde 10 zam önerdiğinden söz ediliyor. İşveren örgütü işçilerin tüm taleplerini reddetmiş. Ayrıca iki yılda bir yapılan toplu sözleşmelerin üç yılda bir yapılmasını, “tamamlayıcı sağlık sigortasının kaldırılmasını” filan da istiyorlarmış. 

Önceki İçerikÇEVİRİ | ABD dış politikasının “Putinleşmesi” Venezuela’da sahneye çıktı
Sonraki İçerikİman gücüyle: Konyalı milli bisikletçi Süleyman Okur’un hikayesi