Zor zanaat (5) Tarihçilerin (ve başka herkesin) “kazanana biat” sorunu

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtan bir hal alır.” Bu da Atatürk. Kendisi (ve kadrosu), “tarihi yapan”lar. Öyle görüyor. “Tarihi yazacak” olanlardan, Kemalizm ve yeni ulus-devlet adına sadakat istiyor. İronik olan, bir de bunu “değişmeyen hakikat” uğruna talep etmesi. Dönemin tarihçileri, akademikleri, üniversiteleri büyük ölçüde uyuyor bu talimata. Ve tabii, tarihçinin hakikatı arama özgürlüğü diye bir şey kalmıyor.

[26 Kasım 2022] Millî Mücadele ve Cumhuriyetin ilânı, büyük bir zafer. Böyle büyük zaferlerden sonra, önderliğin karizması ve devrim-sonrası (post-revolutionary) rejimin ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda hizaya girenler, kuşkusuz Türkiye ile sınırlı değil. Ve sadece tarihçiler de değil. Dönem dönem çeşitli otoriterleşme dalgaları yaşanıyor. İnsanlar çoğunlukla milliyetçilikten türeyen kâh şu, kâh bu dâvâya kendini hiç tereddütsüz, en küçük bir ihtiyat payı koymaksızın, topyekûn kaptırabiliyor.

Historiyografiden söz etmiştim. Georg Iggers anlatıyor, Bismarck’ın ve Prusya militarizminin zaferi sürecinde, Almanya’da ne olduğunu, nele yaşandığını. Georg G. Iggers (7 Aralık 1926 – 26 Kasım 2017). 26 Kasım, yani bugün. Tesadüf, ölümünün 5. yıldönümü. Hiç bunu düşünmemiştim, Mommsen’in vasiyetinden yola çıkan bu yazı dizisinin sonuncusunu bugüne denk getirirken. Farkında değildim. Sabah sabah, son birkaç kontrolü yaparken karşıma çıktı. Resmini aldım, en başa koydum. Tarihçi de insandır. Yayınlarından ibaret değildir. Okuduğumuz her kitabın, her makalenin ardında bir kişi, bir birey var. Unutmamalı.

Georg Gerson Iggers, Alman Yahudisi. 9-10 Kasım 1938’de Kristallnacht (Kırık Camlar Gecesi) yaşanıyor. Naziler Yahudi mahallelerine, işyerlerine, evlerine, sinagoglarına saldırıp dümdüz ediyor. Vahşet. Bizdeki 6-7 Eylül 1955 pogromunun önceli, modeli, habercisi. İzmir’de, Fuar’daki Yunan pavyonunun alevler içinde yanışını, faytonla eve dönerken yolumuzu kesen sarhoş serserileri bugün gibi hatırlarım. Neyse. Kristallnacht’tan hemen önce kaçmayı başarıyor Iggers ailesi Almanya’dan. Yani toplama kamplarından, gaz odalarından, Holokost’tan neredeyse son anda kurtuluyorlar. Amerika’ya geliyorlar. Georg Iggers okuyor, tarihçi oluyor. Historiyografi alanında uzmanlaşıyor. The German Conception of History. The National Tradition of Historical Thought from Herder to the Present (Alman Tarih Tasavvuru. Herder‘den Günümüze, Millî Tarih Düşüncesi Geleneği) diye bir kitabı var. İlk 1968’de yayınlamış, 1983’te gözden geçirmiş. Belki en temel incelemedir kendi alanında. Sonraki iki cilt de sağlam: New Directions in European Historiography (1975; Avrupa Tarihçiliğinde Yeni Yönelimler) ve Historiography in the Twentieth Century (1997; Yirminci Yüzyılda Tarihçilik). Ama özellikle ilki çok bütüncül, çok derin çalışılmış. Yıllardır derslerimde okutuyorum.

The German Conception of History’nin (Alman Tarih Tasavvuru’nun) beşinci bölümünde, “Tarihsel İyimserliğin Doruğu: ‘Prusya Ekolü’” başlığı altında anlatıyor Iggers, 1860’lar ve 70’lerde neler olduğunu. Kapitalizmin ve modernitenin gelişiminde geriden gelen bir ülke olarak Almanya’da, liberalizme kıyasla gerek devletçilik, gerek milliyetçilik hep daha güçlü. İktisadî düşünce alanında, Adam Smith karşısında Friedrich List ve millî-himayeci Tarihçi Okul’u hayli etkili. “Gecikmiş”lik “yetişmeci”liği besliyor ve “yetişme”nin de ancak devlet eliyle, yukarıdan aşağı yöntemlerle olabileceği kabul ediliyor. Bir yandan da bilimperest, natüralist güç veya iktidar teorileri yaygınlaşıyor. Sosyal Darwinizm çıkageliyor. August Ludwig von Rochau’nun Realpolitik’in Temelleri başlıklı kitabı 1853’te yayınlanıyor (ve Realpolitik sözcüğü bu kitapla literatüre giriyor). Rochau, “kuvveti hakka tâbi kılmak aslında tamamen mantıksızdır. İktidar ancak daha güçlü olanın olmalıdır” diyor. (Türkiye 1910’larda bunu, İttihatçıların katıksız Sosyal Darwinisti, proto-faşisti Ömer Seyfettin’den duyacak.)

Bu ideolojik yönelimin tarihçiliğe yansımaları çok ilginç. Devlet ve iktidar fetişizmi, Alman tarihçileri arasında çok erken tarihlerden itibaren mevcut. Iggers, dönemin ünlü tarihçilerinden Droysen’in (Johann Gustav Droysen, 1808-1894) “büyük adam”ların gücünü nasıl idealize ettiğini irdeliyor. Droysen’in çağdaşı Sybel de (Heinrich von Sybel, 1817-1895) benzer bir siyasi tavır içinde. Bunların hepsi, “ılımlı liberal” veya “liberal-muhafazakâr”. Aralarında bir tek Gervinus (Georg Gottfried Gervinus, 1805-1871), 1844’te kralı protesto edip Göttingen Üniversitesi’ndeki profesörlüğünden atılmayı göze alacak kadar demokrat. Buna karşılık Sybel’in ufku güçlü bir anayasal (meşruti) monarşiyle sınırlı (Mithat Paşa geliyor aklıma). Bir yandan, anayasal bir çerçeveden ve hukuk devletinden (Rechtsstaat) yana. Öte yandan, Droysen gibi o da halktan ve gerçekten halka dayalı bir egemenlikten korkuyor. Dolayısıyla hükümdarın iktidarına etkili denge ve frenler konmasını istemiyor (Mithat Paşa’nın büyük yanılgısıyla benzerlik, derinleşiyor bu noktada). Metodolojik planda ise, nesnel bilgi mümkün, ama bunun için nesnel bir yaklaşım gerekli değil. Bu da siyasal sübjektivizmin ve özellikle devlet tercihinin kapısını aralıyor. Ahlâk (etik) ile iktidar, bireysel özgürlük ile devlet arasında iflâh olmaz bir çelişki söz konusu değil, Droysen ve Sybel’lere göre. Tersine, özgürlük dahil her şeyi devlet sağlıyor ve garanti ediyor. Devlet bireylerin toplamı değil; ayrı bir ruhu var. Bireyler ancak devlete itaat yoluyla özgür olabiliyor. Onun için, devletin misyonuna güvenmek gerekiyor. Bir; devlet kazanırsa, kazandığında (yani Alman Birliği kurulduğunda), ardından mutlaka liberalleşme gelecek. İnanıyorlar buna. İki; özgürlükler ve etik kaygılar, pratikte, reel çatışma hallerinde devletin çıkarlarına feda edilebilir. Başarı en üstün kıstas. Güç ve gasp yoluyla da olsa başarıya ulaşan deha, olağan ahlâk standartlarıyla yargılanmamalı. Sybel bunu daha 1860’larda savunuyor.

Onun için, diyor Iggers, bu “ılımlı liberal” tarihçilerin 1861-1865 arasının anayasal krizinde dahi Bismarck’la ne kadar kolay uzlaştıklarına şaşırmamalı. Gervinus hariç hiçbirinin demokratik özlem ve eğilimleri yok. Hiçbiri Batılı anlamıyla liberal değil. Hepsi üsttenci, aristokratik bir tutumla genel oy hakkını reddediyor (Türkiye’nin kâh çok-partililik korkusu, kâh “dağdaki çobanın oyu” korkusu, kâh Altılı Masa korkusu, kâh HDP korkusu gibi). Hepsi güçlü bir devlet arayışında ve dolayısıyla yasamanın yürütmeyi (meclisin monarşiyi) ciddî surette frenleyebilmesini istemiyor (günümüzde yaşasalar, Genişletilmiş Başkanlık Sistemi’ne arka çıkacaklar). Prusya kralının ve 1862’den itibaren Bismarck’ın istediği ordu reformundan o kadar çekinmiyorlar. Gerçi bu yüzden çıkan anayasal krizde kralın ve başbakanının Prusya Anayasasının ihlâl etmesinden endişeye kapılıyorlar. En çok da gerici Junker sınıfının temsilcisi diye baktıkları Bismarck’dan hoşnutsuzlar. Fakat 1861’de mecliste en güçlü parti konumuna yükselen Terakki Partisi etrafında kümelenen demokratik güçlere de çok şüpheci bir şekilde yaklaşıyorlar. Sürekli zigzag çiziyor, gidip geliyorlar bu yüzden. Max Duncker ordu reformunu da, Bismarck’ın başbakanlığını da destekliyor. Droysen de, “Herr von Bismarck’a herhangi bir hayranlık duymamak”la birlikte, hemen hiç muhalefet etmiyor aslında. Rudolf Haym, Bismarck’ın basın özgürlüğünü kısıtlamasını Preussische Jahrbücher (Prusya Yıllığı) dergisi olarak neden onayladıklarını, Sybel’i andıran sözlerle, şöyle açıklıyor: “[B]ir millet, bir dehanın elinden, baskıcı ve rahatsız edici çok şeye, hattâ anormal şiddet eylemlerine bile katlanabilir, önderliğinin kendini başarılarla kanıtlaması kaydıyla… Bir millet, içerdeki özgürlüğünün bir kısmını feda etmeye razı olabilir, karşılığında dışardaki güç ve prestijinin artmasıyla ödüllendirilmek kaydıyla.”

2016’dan bu yana yaşadıklarımız ve şimdi “Türkiye Yüzyılı” platformu karşısında, dayanamayıp kendim italiklediğim bu kritik cümleler üzerinde tekrar düşünmekte yarar var. Tabii 1860’ların ortalarının Almanya’sında buna katılmayanlar da mevcut. O sırada henüz “ılımlı liberal” aşamasındaki Heinrich von Treitschke, Haym’ın yazısına çok sinirlenip Preussische Jahrbücher’le bütün ilişkisini kestiğini açıklıyor. Sybel, Prusya’nın yayılmacı adımları çerçevesinde Schleswig-Holstein’ın da işgali karşısında (Afrin? İdlib? Barış Pınarı?) ve Rochau’da gördüğümüz “hak, kuvvettir” (might is right) felsefesine reaksiyon içinde, 1864’te (bunun da altını ben çiziyorum) “hakkın kuvvete feda edilmesinin de bir sınırı, belki gevşek çizilmiş ama sarsılmaz ve mutlak surette kesin bir sınırı olmalı” diye yazıyor.

Heyhat! Sybel’in kendisi gözetemiyor o sınırı. 1861-1865 arasının bu tereddüt ve yarım-eleştirileri, önce Prusya’nın 1866’da Avusturya’ya karşı kazandığı zaferle yokoluyor. Artık kimse, tarihin Bismarck’tan yana olduğundan şüphe edemez hale geliyor. Prusya Diet’inin ve yeni Kuzey Alman Konfederasyonu’nun Reichstag’ının liberal temsilcilerinin çoğu, Terakki Partisi ve çevresinden kopup yeni Ulusal Liberal Parti’de toplanıyor ve Bismarck’la barışıyor. Hermann Baumgarten kapsamlı bir “Özeleştiri” yayınlayıp Alman liberallerini gücün önemini idark edememekle; dahası, hükümeti sürekli anayasayı ihlâl etmekle suçlamak suretiyle halkın “manevî gücünü” aşındırmakla suçluyor. Treitschke, “Özgürlük” konusunda daha önce yayınladığı bir makaleyi revize ediyor ve Preussische Jahrbücher çevresine geri dönüyor. Bunun üzerine bir de 1870’te Fransa’ya karşı kazanılan zafer biniyor (bkz Anton von Weber’in tablosu). Ne umutlar bağlanmış, Alman Birliği’nin kurulmasına! 1866’da Droysen, işte o zaman liberalleşme başlayacak diyor. Mommsen de 1870-1871 olaylarını heyecanla selâmlıyor; Ulusal Liberallere katılıyor ve parlamentoya giriyor; Bismarck’ın Katolik Kilisesi’ne karşı başlattığı Kulturkampf’ın (Kültür Savaşı’nın) hararetli bir destekçisi kesiliyor.

Ama olmuyor, olmuyor. O liberalleşme gelmiyor bir türlü. Bir parçalanma cereyan ediyor. Millî tarihçilerin büyük bölümü, “ılımlı liberal”liklerini dahi tamamen terkediyor. Örneğin Treitschke, ulusal güç ile liberal prensiplerin temelde uzlaşmaz olduğunu nihayet idrak ediyor — ve buradan, tümüyle liberalizm ve demokrasi düşmanlığına gidiyor. Tam bir süper-milliyetçi, hattâ ırkçı, ultra-Bismarckçı, katıksız bir Sosyal Darwinist ve Yahudi düşmanı kesiliyor. “Tarihteki amansız ırk mücadelesi”nden dem vuruyor. 1870’ler ve 80’lerde siyasete artık tamamen milletler arasındaki bir varoluş mücadelesi, güçlünün zayıfa karşı hak mücadelesi olarak bakıyor. Eşitsizliği cepheden göklere çıkarıyor: “Milyonlar tarla sürmeli, demir dövmeli ve tahta rendelemeli ki, birkaç bin kişi araştırabilsin, resim yapabilsin ve yönetebilsin.” (Galiba Treitschke bana en fazla, Marksizmden gelip en son Kafkavârî metamorfozlarında İşçi Partisi’nden Vatan Partisi’ne sıçrayan ve hattâ yakın zamanda, sırf kamusal gösterim uğruna dua etmeye de başlayan ulusalcı faşistleri çağrıştırıyor.)

Kazanana biat alışkanlığının yaptırmayacağı yok, bazılarına. Treitschke’lere rağmen, birkaç namuslu insan kendine dönüp öz değerini korumayı başarıyor sağda solda. Heinrich von Treitschke gibi Theodor Mommsen de ulusal güç ile liberal prensipleri bağdaştırmaya çalışmaktan vazgeçiyor — ve buradan tam tersi yönde gidiyor. 1879’dan sonra Mommsen, ülkenin kaderinde tâyin edici rolü meclisin ve halkın seçtiği milletvekillerinin oynamadığı bir sistemin tehlikelerini daha fazla görüyor. Ulusal Liberallerin (Altılı Masa’nın?) Alman Birliği uğruna fazla yüksek bir bedel ödediğine hükmediyor. Anlıyor ki Bismarck Alman milletinin belini kırmıştır. Liberalizm (demokratik idealler), artık hiçbir şeydir, Bismarck’a hayranlık içinde yetişen nesillerin gözünde. Önceki yazılarımda alıntıladığım vasiyetine bu ruh hali hükmediyor.

Mommsen’den esinlenen bu dizinin anahtar sözcükleri: gecikmişlik, yetişmecilik, milliyetçilik, liberal düşüncenin zayıflığı, demokrat olamamak, büyük adam fetişizmi, lider fetişizmi, devlet fetişizmi, iktidar fetişizmi, kazanana biat geleneği.

Evet, tarihçilik zor zanaat, hele Türkiye gibi “Prusya tipi” ülkelerde.