Asr-ı Saadet’ten iki ayna…

Yazar Metin Karabaşoğlu Karakalem.net’te yazdı: Kimi zamanelerin te’vili mümkün olan bir sözden tekfir çıkarma gayretkeşliğiyle giriştiği ‘dil koparmak’tan söz etme üslupsuzluğunu; açıkça küfre hizmet eden bir dile karşı dahi savaşın bile ‘hukuk’u olduğunu unutmadan takınılan adilâne bir tutumun meyvesi, koparılmayan dilin imana hizmet etmesi, susturulmayan sesin ise Kâbe’de nesiller boyu insanları namaza çağırması olmuştur.

Mekke döneminde mü’minlerin Kureyş müşriklerinden gördükleri türlü çeşit eziyet, siyer kitaplarının sadece birini bile okuyanların mâlûmudur. Buna karşılık Medine’deki yeni mü’minler Akabe biatlarıyla Mekkeli ilk mü’minleri güven içinde yaşamak üzere kendi şehirlerine davet ettiklerinde gerçekleşen hicretin akabinde Kureyş yine rahat durmayacak, doğrudan veya dolaylı biçimde onları rahatsız etmenin, canlarına kasdetmenin yolunu yine de arayacaktır. Bu şartlar altında Kureyş müşrikleri ile Medine’de biraraya gelmiş ilk ve yeni mü’minlerin karşı karşıya geldikleri ilk çetin mücadele, Bedir muharebesidir. Dokuzyüzü aşkın savaşçı barındıran iyi silahlanmış Kureyş ordusu ile silahça daha zayıf durumda olup sayıca üçyüzü ancak aşan mü’minler Bedir kuyusu yanında savaşa giriştiğinde, Kur’ân’ın haber verdiği ‘nice azların nice çoklara galebesi’nin bir nümunesi daha yaşanır ve Ebu Cehil Amr b. Hişam, Utbe b. Rebia, Ümeyye b. Halef gibi önde gelen kabile liderleri dahil yetmişin üstünde kayıp veren Kureyş’in bir o kadar önemli ismi de esir olarak mü’minlerin eline düşer.

Süheyl b. Amr, bu esirlerden biridir. Süheyl’in iki kardeşi, oğullarından Abdullah ve Ebu Cendel, kızları Sehle ve Ümmü Külsûm henüz Mekke döneminde İslâm’ı seçenler arasındadır. Kureyş’in o tarihte reisi konumundaki Utbe b. Rebia’nın oğlu Ebu Huzeyfe ile evlendirdiği kızı Sehle, damadı ile birlikte Kureyş içinde İslâm’ı seçen ilklerdendir. Kendisinin Kureyş’in Benî Âmir boyunun önderi konumunda olmasına karşılık en yakınındaki insanların ilk Müslümanlardan olması onun Kureyş içindeki konumunu ve karizmasını sarsan bir durum olduğu içindir ki, Süheyl İslâm’a ve Müslümanlara karşı şiddetli bir öfke biriktirmiş haldedir. Zenginliği ve nüfuzu yanında, hitabeti ile de temayüz etmiş bir Kureyşli olarak, bu özel durumu sebebiyle, Kureyş içinde İslâm’a karşı en şiddetli tavır takınanlardan biri olacak, nitekim Kureyş ordusu sözümona ‘İslâm’ı bitirme’ gayretiyle Bedir kuyusuna doğru yola çıktığında, sözleriyle onları en fazla harekete geçiren isimlerin başında Süheyl yer alacaktır.

Ne var ki Süheyl Bedir’de esir düşer. Mâlûm, bir müddet sonra esirler ya fidye karşılığı yahut on Müslümana okuma-yazma öğretme şartıyla serbest bırakılacaklardır. Ama henüz bu aşamaya gelinmemişken, daha Bedir’deki savaşın harareti soğumamış halde iken Hz. Ömer Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın yanına gelir ve Süheyl için düşündüğü ‘tedbiri’ ona arzeder. Kureyş’in hatibi olan, nitekim Bedir öncesinde ve esnasında onları yine İslâm’a ve Müslümanlara karşı coşturan ve kışkırtan bir isim olarak Süheyl’in üst dudağındaki yarığa ilaveten iki ön dişi de çekilse dili dışarı sarkacağı için hitabeti etkisini kaybedecek, dolayısıyla o dil artık İslâm’a karşı kullanılma imkânını yitirecektir.

Ömer’in bu teklifine karşılık, Hz. Peygamber öncelikle “Ben onun uzuvlarına böyle birşey yaparak bir zarar vermem. Eğer bunu yaparsam, peygamber olmama rağmen, Allah da bunu bana yapar” diyerek savaşın da bir ‘hukuku’ olduğunu ve esire dahi eziyete dinin izin vermediğini açıkça ifade eder. Sonra, Hz. Ömer’e der ki: “Belki o, senin yermeyeceğin, bilakis öveceğin bir makamda da bulunur; sen onu översin. Belki bir gün o seni sevindirir!” Neticede Süheyl, fidye karşılığı salıverilir ve Mekke’ye döner.

Seneler birbirini takip eder. Bedir’den dört yıl sonra Kureyş ile mü’minler arasında Hudeybiye’de imzalanan barış antlaşmasının bir tarafında Hz. Peygamber’in, öteki tarafında Kureyş adına Süheyl b. Amr’ın imzası vardır. Aradan iki sene daha geçtiğinde, Kureyş’in barış antlaşmasını çiğnemesine cevaben gerçekleşen seferle savaşsız surette Mekke’nin fethedilmesinin az zaman sonrasında bu kez Süheyl b. Amr da İslâm’ı seçmiş olanlar arasında görürüz.

Ancak, Mekke’nin de fethinden sonra İslâm’ı seçtiğini beyan edenlerin hepsi, iman kalblerine yer etmiş olarak dilleriyle iman beyanında bulunmuş değillerdir. Bilakis, “Dinde zorlama yoktur” âyeti mucebince kimse İslâm’ı seçmeye zorlanamayacağı ve zorlanmadığı halde, onlardan bir kısmı ‘devran bu tarafa döndü’ düşüncesiyle bu beyanda bulunmuşlardır. Böyleleri, âyetin “‘İman ettik’ dediler. Onlara de ki: ‘Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz’” (bkz. Hucurât, 49:14) diye haber verdiği haldedirler. Nitekim, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam vefat ettiğinde, bedevîler arasından ve Kureyş içerisinden böyleleri, ‘devran yine tersine döndü’ düşüncesiyle bu kez irtidada meylederler. Bu şartlarda Süheyl b. Amr Kureyş’i Mescid-i Haram’da, Kâbe’nin yanında toplayıp onlara şöyle seslenir: “Sizler Müslüman olanların en sonuncusu olmanıza karşılık, irtidad edenlerin en birincisi olmayın. Vallahi ben iyi biliyorum ki, bu din güneşle ayın doğuşu ve batışı devam ettiği sürece devam edecektir.” Süheyl’in bu cümleleri de içeren ve yüreğinden kopup gelen gözyaşlarını akıtarak yaptığı konuşma Kureyş’i derinden etkileyecek, Mekke içerisinde boy verme istidadı gösteren irtidad hareketi onun konuşmasının ardından sönecektir. ‘İslâm’a karşı’ kullanıldığı için ‘susturulması’nı önerdiğinde Hz. Ömer’e Peygamber aleyhissalâtu vesselamın söylediği şey gerçekleşmiş; Ömer’in o gün ‘konuşamaz’ hale getirmeyi teklif ettiği dil, İslâm için konuşur haliyle Ömer’in ‘öveceği bir makama’ kavuşmuştur!

Benzer bir durum, Süheyl’in İslâm’a yöneldiği günlerde, yani yine Mekke’nin fethi akabinde genç bir Kureyşli için de sözkonusudur. Bedevî Hevâzin kabile topluluğunun Mekke’nin fethi akabinde Müslümanlar üzerine yürümesi üzerine gerçekleşen Huneyn seferine, henüz Müslüman olmamış birçok Mekkeli de katılmış haldedir. Zaferle sonuçlanan bu seferin ardından Mekke’ye dönülürken, Kureyşli on genç Ci’râne mevkiinde Resûlullah aleyhissalâtu vesselamla karşılaşır. Atalarından gördükleri üzere hayat yolculuklarını şirk üzere sürdüren bu gençler nezdinde Hz. Peygamber, ibadet ettikleri putları yıkıp Kâbe’yi İbrahim aleyhisselamdan miras kalan asıl haline kavuşturması sebebiyle, ‘insanların en nefret edileni’ mesabesindedir. Ci’râne’de İslâm ordusunun müezzini namaz için kalkıp ezan okuduğunda, bu gençler bir kuytuya gizlenmiş halde onlarla alay etme kasdıyla müezzini taklid ederek yüksek sesle ezanı tekrarlarlar. Kendilerini gizlemelerine karşılık sesleri ona ulaştığında Hz. Peygamber, o gençlerin bulunup yanına getirilmesini ister. Bu gençler, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın huzuruna getirildiklerinde, durumları açığa çıkmış olarak, her türlü azarı işitmeye ve daha da ötesine zihnen ve hissen hazır haldedirler. Ama rahmeten li’l-âlemîn aleyhissalâtu vesselam onlara hiçbir kötü söz söylemez, gizlide okudukları ezanı bir de burada okumalarını ister. On genç, sırayla okurlar. Onu da ezan okuduktan sonra, Hz. Peygamber içlerinden kimin en güzel ezanı okuduğunu onlara sorar. Hepsinin parmağı, Kureyş’in Cumah kolundan olan arkadaşları Evs’i göstermektedir. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, başka birşey söylemeden diğerlerini salıverir, Evs’i yanında tutar ve ashabına yönelip, “Bu gencin ne güzel sesi var!” buyurur. Sonra da ezanı eksiksiz şekilde bizzat ona öğretip “Kalk, namaz için ezan oku!” der. Ezanından sonra da Evs’e hediyeten bir kese gümüş para verip elini Evs’in alnına koyar; yüzünü, gözünü ve sırtını sıvazlayıp “Allah bunu senin hakkında hayırlı ve mübarek kılsın!” diye dua eder.

Ondan sonrası, siyer kitaplarının Ebu Mahzûre künyesiyle kaydettiği Evs’in İslâm’la müşerref olduğu ilk dakikalardır. Ve Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın talimatıyla, Mescid-i Haram’da ezanları bundan böyle Ebu Mahzûre okuyacak; sonraki nice nesiller boyu çocukları, torunları bu vazifeyi sürdürecektir. Ayrıca, siyer kitaplarında bildirildiği üzere, aynı günün içinde sözümona ezanla alay etmek üzere başladığı yolculuğu İslâm’la neticelenen Ebu Mahzûre, Resûlullah’ın eli değdi diye saygısından dolayı, saçlarının alnına isabet eden kısmını hiç kestirmemiştir.

Şairin, merhum Sezai Karakoç’un “İslâm’ı öyle diri yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin” diye kelimelere döktüğü şeyin fiilî iki örneğidir, Asr-ı Saadet’in bu iki hatırası… Geçelim, kimi zamanelerin te’vili mümkün olan bir sözden tekfir çıkarma gayretkeşliğiyle giriştiği ‘dil koparmak’tan söz etme üslupsuzluğunu; açıkça küfre hizmet eden bir dile karşı dahi, savaşın bile ‘hukuk’u olduğunu unutmadan takınılan adilâne bir tutumun meyvesi, koparılmayan dilin imana hizmet etmesi, susturulmayan sesin ise Kâbe’de nesiller boyu insanları namaza çağırması olmuştur.

Bir Asr-ı Saadet’ten bu hatıralara bakalım, bir de bugüne…

Bir Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın açık küfür ve açık alay durumunda dahi ‘ölüden diri’ ve ‘düşmandan dost’ çıkmasına vesile olan sabrına, itidaline, insafına ve merhametine bakalım; bir nazarı da, sadrı da dar kimi zamane ‘dindar’larının siyaseten sonuç alma adına kin, nefret, öfke ve kem söz saçarak dine düşman olmayandan bile ‘din düşmanı’ üretişine…

İşte ayna… Görebilene…

İşte muhasebe fırsatı… Yapabilene…