ÇEVİRİ | ABD’nin başarısızlıklarla dolu Çin stratejisi

Anne O. Krueger: “Günümüzde geçmişteki ekonomi politikalarını daha piyasa odaklı bir sistemle değiştiren Çin'in yükselişine şahit oluyoruz. Bu durum, ABD'nin, Çin tarzı devlet müdahalelerine öncelik vererek kendi sistemini terk etme kararını daha da ironik bir hale getiriyor.”

Washington DC’deki geçimsiz ve kutuplaşmış havaya rağmen, ülkenin iki büyük siyasi partisinin hiç olmazsa bir konuda anlaştığı görülüyor: Çin, ABD için ciddi bir sorun teşkil ediyor ve ülkemizin Çin’in ortaya koyduğu rekabete dayalı tehdide bir karşılık vermesi gerekiyor. Temel olarak bu iki ülkenin askeri ve ekonomik gücü üzerinden belirlenen Çin-Amerikan rekabeti, bölgesel ve küresel düzene kimin hâkim olacağını belirleyecek bir yarış olarak görülmeye başladı.

Ekonomik alanda dinamizm kazanmak, askeri güç elde etmenin olmazsa olmazıdır. ABD’nin dünya ekonomisindeki liderliğini koruyup güçlendirmesi için hem çeşitli ittifaklar kurması hem de içeride canlı bir ekonomiye sahip olması gerekiyor. Peki, o halde, ABD Başkanı Joe Biden’ın başında olduğu hükümet neden Amerika’nın ekonomik alandaki konumunu zayıflatmasında Çin’e yardımcı olacak politikalar ortaya koyuyor?

Mevcut hükümet, ABD’nin ekonomik performansının nasıl iyileştirilebileceği konusunda kafa yormak yerine, devlet kurumlarının, teknoloji ve endüstri alanında hangi şirketlerin başarılı, hangilerinin ise başarısız olacağını belirlemesine izin vererek Çin’i taklit ediyor. Bunu yaparken de, ABD’nin münasip bir yönetişim anlayışı çerçevesinde dünyadaki çok taraflı ticaret sistemine, hukukun üstünlüğüne ve özel girişime olan geleneksel desteğine yüz çeviriyor.

Ne tür bir yarışta olursanız olun seçebileceğiniz iki temel strateji vardır. Bu seçeneklerden biri daha fazla kaynak ve dikkat gerektirirken, diğeri için bundan daha azına ihtiyaç duyulur. İlki saldırgan bir stratejidir ve kişinin kendi yeteneklerini güçlendirmesine dayanır. İkincisi ise savunmaya dayalıdır ve rakibi zayıflatmaya çalışmaktan geçer.

ABD, Çin karşısında çoktan başarısız bir savunma stratejisi denedi. Çin’e çeşitli gümrük vergileri ve yaptırımlar uygulayarak bir “ticaret savaşı” başlatan eski Başkan Donald Trump’ın yaklaşımı işte tam olarak buydu. Bütün bu tedbirlere rağmen, gayri safi yurt içi hasılası (GSYİH) 2017 ve 2019 yılları arasında ortalama %6’nın üzerinde artan Çin, bu dönemde yılda ortalama %2,5 büyüyen ABD ekonomisini gölgede bıraktı. Covid-19 şokunun yaşandığı 2020 senesinde Çin ekonomisi %2,3 büyürken ABD’nin GSYİH’i %3,5’tan fazla azaldı. Uluslararası Para Fonu’nun 2021 için yaptığı en güncel tahminlere göre, bu yıl yaklaşık olarak %7 oranında büyüyecek olan ABD karşısında Çin Ekonomisi %8,1 oranında büyüyecek.

Trump’ın korumacı stratejisinin başarısızlığı aşikâr olmasına rağmen, Biden hükümeti önceki hükümetin yürürlüğe koyduğu gümrük vergilerine dokunmadı, üstüne üstlük yepyeni “Amerikan malı satın al” politikalarını benimseyerek bu hatayı devam ettiriyor. Bu süreçte, Trump’ın uluslararası arenada tek taraflı hareket etmesi, açık ve çok taraflı küresel sistemi zayıflatarak ABD’nin ve müttefiklerinin ekonomilerine zarar verdi. Yine de Biden yönetimindeki ABD, müttefiklerinin çoğunun desteğini alsa bile, Çin’in yükselişini az buçuk yavaşlatmaktan daha fazlasını yapacak büyüklüğe ya da güce asla sahip değil.

II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana, korumacı politikalar uygulayan hiçbir ülke sürdürebilir ve dikkate değer bir ekonomik büyüme elde edemedi. Bu bağlamda ABD, onlarca yıl boyunca dünyanın büyük bölümüne eskisinden daha iyi bir yol sunmuştu. Ancak ABD, gelinen noktada bu rolünü güçlendirmeye dayalı saldırgan bir strateji benimseyip diğer ülkelere örnek teşkil edecek şekilde liderlik etmek yerine, geçmişte birçok ülkede uzun süre boyunca uygulanıp başarısızlıkla sonuçlanan politikaları izlemeyi tercih ediyor.

Tarihe baktığımızda, “başarılı olacak kişileri belirleme” çabaları çoğunlukla başarısız olanların desteklenmesine yol açmıştır. Siyasi baskılara boyun eğerek, diğer türlü başarısızlığa uğrayacak şirketlere sübvansiyon vermek ekonomik verimsizliği sürdürmekten başka bir sonuç vermeyecektir. Hangi inovasyon hamlelerinin gelecekte başarılı olacağını belirleme görevinin bürokratlara bırakılması için de hiçbir makul sebep yoktur. Start-up’larla yerleşik özel işletmeler arasındaki rekabeti güvence altına almak bu açıdan çok daha etkili bir mekanizmadır.

Korumacılık ve sübvansiyonlar, aynı zamanda yerelde tekelci davranışları teşvik ederek üretkenliğin azalmasına ve kişilerle kurumların usulsüzce elde ettikleri imtiyazları elde tutmak adına fazla lobi faaliyeti yapmalarına yol açar. Bu tür uygulamalar, yeni oyuncuların pazarlara girmesini engelleyerek küçük şirketlerin büyümesini çok daha zor bir hale getirir.

Benzer şekilde, ABD’nin ticaret alanındaki eylemleri hem Amerika’nın ekonomik gelişimini kısıtlamakta hem de içinde bulunduğu ittifakları zedeleyerek küresel gücünü azaltmaktadır. Örneğin, Biden hükümetinin, Trump’ın Trans-Pasifik Ortaklığından çekilme kararından geri adım atmamasını ele alalım. Pasifik kıyılarında bulunan Çin hariç 11 farklı ülkenin oluşturduğu TPO, dünyanın en büyük serbest ticaret bloğu olmaya hazırlanıyordu.

ABD’nin böyle bir oluşuma üye olmakla küresel alandaki etkisini tartışmasız biçimde artıracağı göz önünde bulundurulduğunda, birçok kişi, Biden’ın, Trump orijinal anlaşmayı terk ettikten sonra TPO’nun devamı niteliğinde ve eski Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin öncülük etmesiyle kurulan ”Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerici Anlaşma”ya katılması konusunda müzakerede bulunmasını bekliyordu. Ancak Biden hükümeti, o zamandan beri TPOİKVİA üyeliğini sürdürmeyi planlamadığının sinyallerini veriyor.

Öte yandan Çin, (Birleşik Krallık’ın da yaptığı gibi) TPOİKVİA’ya üye olma teklifini kendisi yaparak ABD’nin stratejik hatalarını fırsata çeviriyor. Bu nedenle, Biden hükümetinin konuya ilişkin yaklaşımının, Amerika’nın hegemonik statüsünü korumak ya da geliştirmek şöyle dursun, Çin’in dünyanın ekonomik açıdan en dinamik bölgesi olan Asya-Pasifik’teki etkisini artırdığı bile söylenebilir.

ABD, geçen yüzyılın çoğunda piyasa odaklı bir sisteme, hukukun üstünlüğüne ve açık ticarete bağlı kaldığı için dünyanın en üretken ekonomisi sıfatını taşıyordu. Aynı alanlarda ABD’yi Batı Avrupa, Doğu ve Güneydoğu Asya ve diğerleri de takip etti. Bu şekilde ABD, müttefiklerini güçlendiren politika ve ilkeler aracılığıyla hegemonik konumunu da sağlamlaştırıyordu.

Günümüzde ise geçmişteki ekonomi politikalarını daha piyasa odaklı bir sistemle değiştiren Çin’in yükselişine şahit oluyoruz. Bu durum, ABD’nin, Çin tarzı devlet müdahalelerine öncelik vererek kendi sistemini terk etme kararını daha da ironik bir hale getiriyor. Çin tarzı politikaları benimseyen ABD, yalnızca rekabet gücünü azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda liberal ve piyasa odaklı açık sistemi ve küresel alandaki liderliğini de fiilen reddetmiş oluyor.

Korumacı tedbirlerin kaldırılıp açık ve çok taraflı sistemin güçlendirilmesinin, Trump’çı yaklaşıma göre çok daha verimli sonuçlar doğuracağı ortada. ABD, Dünya Ticaret Örgütü içerisindeki yapıcı liderlik pozisyonunu yeniden üstlenmeli ve bu sayede e-ticaret ve iklim değişikliği gibi güncel konuları da içerecek reformlar konusunda anlaşmalar ortaya koymalı. Çin, devlet destekli endüstrileri genişletmek adına ne kadar çabalıyorsa, ABD daha iyi bir alternatif sunmanın mümkün olduğunu göstermek için bundan daha da büyük bir çaba sarf etmelidir.

Çeviren: Deniz Karakullukcu

Makalenin orijinali için:

https://www.project-syndicate.org/commentary/biden-losing-china-strategy-protectionism-industrial-policy-by-anne-o-krueger-2021-09

Önceki İçerikAmerika zor Rusya daha zor…
Sonraki İçerikMerkez Bankası Başkanı risk priminin anlamını bilmiyor mu?