ÇEVİRİ | Amerikan hegemonyasının sonu

Francis Fukuyama: “ABD’nin hegemonik etkisi, geçmişte, dış politika uzmanı Joseph Nye’ın ‘yumuşak güç’ olarak adlandırdığı kavrama, yani Amerikan toplumunun ve ülkedeki kurumların dünyanın dört bir yanındaki insanlar nezdindeki cazibesine dayanıyordu. Gelgelelim, Amerika, günümüzde bu alandaki cazibesini büyük ölçüde yitirdi. Amerika Birleşik Devletleri'nin geçmişteki hegemonik konumunu geri kazanması söz konusu değildir, bu hedefle hareket etmesi de doğru değildir. Bundan böyle ABD'nin hedefi, aynı fikirde olduğu ülkelerle birlikte, demokratik değerler üzerine kurulu barışçıl bir dünya düzenini ayakta tutmak olmalıdır.”

Geçtiğimiz hafta, Afganistan’da Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) desteklediği hükümetin çökmesinden sonra, başkent Kâbil’den kaçmaya çalışan çaresiz insanların tüyleri diken diken eden görüntüleri, Amerika’nın dünyanın geri kalanına yüz çevirdiğini göstermesiyle insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktasına imza attı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Amerika’nın devri çoktan bitmişti. Amerika’nın güçten düşmesine uzun vadeli bir perspektiften baktığımızda, bunun yerel sebeplerden ziyade uluslararası sebeplerden kaynaklandığını görüyoruz. ABD, daha uzun yıllar bir büyük güç olma özelliğini koruyacak olsa da, gelecekte ne kadar etkili bir güç olacağı, dış politikadaki hamlelerinden çok içerideki sorunlarını çözme kabiliyetine bağlı.

Dünyada Amerikan hegemonyasının zirvede olduğu dönemi 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 2007-2009 yılları arasındaki küresel finansal krize kadar geçen zaman olarak düşünürsek, bunun 20 yıldan az sürdüğünü söyleyebiliriz. O günlerde Amerika, küresel güç mücadelesinde askeri, ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda çok baskındı. Ancak Amerika, 2003’te gerçekleştirdiği -yalnızca Irak ile ondan iki sene sonra işgal ettiği Afganistan’ı değil, Orta Doğu’nun tamamını yeniden inşa etmeyi hedeflediği- Irak işgaliyle güç zehirlenmesinin zirve noktasını yaşadı.

Amerika, serbest piyasa ekonomisinin küresel finans sistemi üzerindeki etkisini hafife alırken, sahip olduğu askeri gücün radikal siyasi değişimler yaratma konusundaki etkililiğini gözünde büyütüyordu. Bu on yıl, Amerikan askerinin isyan bastırmaya yönelik iki farklı savaşa saplanmasıyla ve Amerika’nın başını çektiği küreselleşme sürecinin yarattığı eşitsizlikleri gözler önüne seren uluslararası bir finansal krizin patlak vermesiyle noktalandı.

Tarihte tek kutupluluğun kendisini bu kadar hissettirdiği bir dönem çok az görülmüştür. Dünya o dönemden bu yana Çin, Rusya, Hindistan, Avrupa ve diğer küresel odak noktalarının Amerika karşısında güç kazanması sonucunda yeniden daha olağan bir “çok kutupluluk’’ haline dönüyor. Bu bağlamda, Afganistan’da yaşananların jeopolitik gelişmeler üzerinde belirleyici bir etkisinin olmayacağı söylenebilir. Amerika, 1975’te Vietnam’dan çekildiğinde de benzer şekilde onur kırıcı bir yenilgiden sağ çıkmıştı. Ancak, on yıldan biraz daha uzun bir süre zarfında, hâkimiyetini hızla yeniden kurdu ve hatta günümüzde Çin’in yayılmacı politikalarını dizginlemek için Vietnam’la işbirliği yapıyor. Amerika’nın, bugün bile çok az sayıda ülkenin boy ölçüşebileceği birçok ekonomik ve kültürel avantaja sahip olduğunu unutmamak gerek.

Öte yandan, Amerika’nın içerideki sorunları, küresel alandaki konumu için çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Derin bir kutuplaşma yaşayan Amerikan toplumu, neredeyse hiçbir konuda ortak bir duruş sergileyemez hale geldi. Bu kutuplaşma, vergiler ve kürtaj gibi geleneksel siyasi tartışmalarla başlasa da zamanla kültürel kimliğe ilişkin şiddetli bir çatışmaya dönüştü. Bundan 30 sene evvel, toplumun seçkin sınıfı tarafından ötekileştirildiğini hisseden kesimlerin itibar görme talebinin, modern demokrasilerin zayıf noktası olduğunu yazmıştım. Normal şartlarda, mesela küresel salgın gibi dışarıdan gelen geniş çaplı bir tehdit, vatandaşların ortak bir çözüm etrafında birleşmelerine vesile olurdu. Aksine, Covid-19 krizi beraberinde getirdiği sosyal mesafe kurallarıyla, maske zorunluluğuyla ve son olarak da aşının bir halk sağlığı önlemi değil, siyasi bir gösterge haline gelmesiyle Amerika’daki toplumsal ayrışmanın iyice derinleşmesine neden oldu.

Bu çatışmalar, spor müsabakalarından farklı siyasi görüşteki Amerikalıların marka tercihlerine kadar hayatın her alanına yayıldı. Sivil haklar hareketi sonrası dönemde farklı etnik kökenlerden gelen insanların siyasette temsil edildiği bir demokrasi olmakla övünen, yurttaşlığa dayalı bir toplumsal kimliğin egemen olduğu ülke; 1619 zihniyetiyle (Afrika’dan Amerika’daki İngiliz kolonilerine kölelerin getirildiği ilk yıl) 1776 ruhu (Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılması ve Amerikan Devrimi) arasındaki “anlatılar çatışması’’ dönemine geri döndü. Bu çatışma, bir yanda ülkenin kölelik üzerine, diğer yanda ise özgürlük mücadelesi üzerine kurulduğunu öne süren iki anlatı arasında yaşanıyor. Aynı çatışma, toplumun farklı kesimlerinin gözünde farklı gerçeklikler oluşmasına kadar uzanıyor. Örneğin bir taraf, 2020 seçimlerinin Amerikan tarihinin en adil seçimlerinden biri olduğunu düşünürken, diğer taraf, bunun gayri meşru bir başkanlığa yol açan devâsâ bir sahtekârlıktan ibaret olduğuna inanıyor.

Amerikan seçkinleri, Soğuk Savaş boyunca ve 2000’lerin başına kadar, ABD’nin dünya siyasetindeki lider konumunu sürdürmesi gerektiği konusunda güçlü bir uzlaşı içindeydi. Gelgelelim, Afganistan’daki ve Irak’taki bitmek bilmeyen amansız savaşlar, birçok Amerikan vatandaşını, ülkenin yalnızca Orta Doğu gibi çetin coğrafyalardaki müdahalelerinden değil, genel olarak uluslararası arenadaki dahlinden rahatsızlık duymaya itti.

Gelinen noktada, toplumdaki kutuplaşmanın Amerikan dış politikasını doğrudan etkilediğini görüyoruz. Cumhuriyetçiler, Obama hükümeti süresince dış politika alanında ”şahin” (dış müdahaleyi savunan) bir tavır takındılar ve Demokratlar’ı, ABD-Rusya ilişkilerini ”yeniden başlatma” sürecine girmekle ve Rusya Devlet Başkanı Putin karşısında safça davranmakla eleştirdiler. Obama’dan sonraki başkan Donald Trump ise, iktidara geldiği andan itibaren Putin’i adeta bağrına basarak olayların akışını tersine çevirdi. Günümüzde Cumhuriyetçi seçmenin yarıya yakını, Demokratik Parti’nin, Amerikan yaşam tarzı için Rusya’dan daha büyük bir tehdit oluşturduğuna inanıyor. Geçtiğimiz günlerde, muhafazakâr görüşlü bir haber sunucusu olan Tucker Carlson’ın, Macaristan’ın otoriter başbakanı Viktor Orban’la Budapeşte’de yaptığı röportaj, “liboşlara ayar verme’’nin (”owning the libs”, yani solu düşmanlaştırmak, Amerika’da sağın sıkça kullandığı bir slogan) onların gözünde demokratik değerleri savunmaktan çok daha büyük önem taşıdığını açıkça gösteriyor.

Çin meselesine geldiğimizde ise ülkede daha belirgin bir fikir birliği oluştuğunu görüyoruz. Hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar, Çin’in demokratik değerler için bir tehdit oluşturduğu konusunda hemfikir. Ancak bu konudaki uzlaşı, Amerika’yı fazla ileri götürmüyor. Amerikan dış politikası, Tayvan’ın Çin tarafından doğrudan bir saldırıya uğraması durumunda Afganistan’da olduğundan çok daha önemli bir sınav verecek. Peki, ABD, Tayvan’ın bağımsızlığı uğruna vatan evlatlarını feda etmeye razı olacak mı? Yahut Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi durumunda Rusya ile sıcak çatışmaya girme riskini hakikaten göze alacak mı? Bu sorulara cevap vermek hiç de kolay değil.

Ancak politika belirleme sürecinde, Amerika’nın ulusal çıkarlarına ilişkin sağduyulu bir tartışma yapılmadan önce, meseleye hangi politikanın iki parti arasındaki çatışmayı ne şekilde etkileyeceği penceresinden bakılacağını söylemek mümkün.

İçeride yaşanan kutuplaşma, Amerika’nın küresel alandaki etkisini çoktan zedeledi.  Bu etki, geçmişte, dış politika uzmanı Joseph Nye’ın “yumuşak güç” olarak adlandırdığı kavrama, yani Amerikan toplumunun ve ülkedeki kurumların dünyanın dört bir yanındaki insanlar nezdindeki cazibesine dayanıyordu. Gelgelelim, Amerika, günümüzde bu alandaki cazibesini büyük ölçüde yitirdi. Son yıllarda Amerika’da demokratik kurumların iyi işlediğini veya başka bir ülkenin Amerikan siyasetindeki kabileciliği ve işlevsizliği örnek almak isteyeceğini söylemek güç olsa gerek. Olgun bir demokrasinin en ayırt edici özelliği, iktidarın seçimlerden sonra barışçıl yollarla değişebilmesidir. Amerika, 6 Ocak’ta yaşanan Kongre baskınıyla birlikte bu sınavdan da fena halde çakmış oldu.

Başkan Joe Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasının üzerinden geçen yedi ay içinde yaşanan en büyük siyasi fiyasko, Amerika’nın Afganistan’da yaşanan ani çöküş karşısında sergilediği plansızlık oldu. Çekilme kararının zamansız oluşu, bu kararın haklılığına ilişkin bir şey ifade etmiyor. Geçtiğimiz günlerde Başkan Biden; Rusya’nın ve Çin’in yarattığı daha büyük tehditlere odaklanmak için Afganistan’dan çekilmenin gerekli olduğunu ileri sürdü. Kendisinin bu konuda ciddi olduğunu umuyorum. Zira Barack Obama’nın, Asya “açılımı” (”pivot” to Asia, ”Asya’ya dönüş”) konusunda başarılı olamama sebebi, Amerika’nın Ortadoğu’daki isyan bastırma çalışmalarına odaklanmayı seçmesiydi.

Mevcut hükümetin, Amerika’nın bölgedeki rakiplerini caydırmak ve müttefikleriyle daha iyi ilişkiler geliştirmek adına, hem elindeki kaynakları hem de diğer ülkelerdeki karar alıcıların dikkatini başka yerlere çevirmesi gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin geçmişteki hegemonik konumunu geri kazanması söz konusu değildir, bu hedefle hareket etmesi de doğru değildir. Bundan böyle ABD’nin hedefi, aynı fikirde olduğu ülkelerle birlikte, demokratik değerler üzerine kurulu barışçıl bir dünya düzenini ayakta tutmak olmalıdır. ABD’nin bunu başarıp başaramayacağı, Kâbil’deki hükümetin kısa vadedeki hamlelerine değil, kendi topraklarında bir ulusal kimliğin ve ortak hedefin tekrardan yeşermesine bağlıdır.

Çeviren: Deniz Karakullukcu

Önceki İçerikİspanya siyaseti cinsellik sorgusunda
Sonraki İçerikYangınlar, ‘sabotaj’ hikâyeleri ve sosyal medya harareti aynı anda söndü