Bu satırları Silivri’deki bir cezaevi hücresinden yazıyorum.
Tutukluluğum yalnızca kişisel bir hukuki mesele değil. Bu durum, Türkiye’de demokrasinin, hukuk devletine bağlılığın ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin yaşadığı daha derin bir kırılmayı yansıtıyor.
Yıllardır Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler dürüstlükten ve dengeden yoksun ilerliyor. Resmî olarak 1999’dan beri devam eden Türkiye’nin adaylığı büyük ölçüde içi boş bir sürece dönüştü. Katılım süreci kâğıt üzerinde sürüyor olsa da siyasi olarak uzun süredir tıkanmış durumda. Türk hükümeti hâlâ tam üyeliği stratejik hedef olarak gösterirken aynı zamanda demokratik siyaseti ve kurumları zayıflatarak, hukuk devletini ve temel hakları aşındırarak bu ilişkinin temelini baltalıyor.
Son dönemde yaşanan iki gelişme bu çelişkiyi yeniden görünür hale getirdi. İlki, Avrupa Parlamentosu’nun genel kurula gitmeye hazırlanan Türkiye raporunun son taslağı. İkincisi ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin’le aynı kategoriye koyarak bir ortak değil, karşıt aktör olarak tanımlaması oldu.
İlk bakışta bunlar ayrı meseleler gibi görünebilir. Ancak ikisi de ortak bir geleceğe dair inandırıcı ve ortak bir bağlılığın yokluğuna işaret ediyor.
AB, Türkiye ile ilişkilerinde hâlâ ilkeler ile çıkarlar arasında bocalıyor ve stratejik bir vizyon ortaya koyamıyor. Türkiye ise ortak bir gelecek iddiasını sürdürebilecek demokratik güveni üretmekte başarısız oldu.
Avrupa Parlamentosu’nun son raporu yalnızca Türkiye’deki demokratik gerilemeye dair alışıldık kaygıları tekrar etmiyor. Raporda, 19 Mart’taki tutuklanmamdan bu yana yaşananlar çok daha açık ve somut biçimde anlatılıyor: Muhalefet üzerindeki baskının artması ve demokratik kurumların giderek aşınması.
Raporda ayrıca, AB’nin genişleme politikasının yeniden ivme kazandığı bir dönemde Türkiye’nin gerekli reformları yapamadığı için bu “fırsat penceresini” kaçırdığı vurgulanıyor.
Bu artık yalnızca donmuş bir üyelik dosyası meselesi değil. Bu, stratejik yön meselesi; AB ile Türkiye’nin hâlâ anlamlı bir ortak gelecek hayal edip edemeyeceği sorusu.
İlişkilerdeki çıkmazın en görünür olduğu nokta da burası. Muhalefet üzerindeki baskı kalıcı bir yönetim yöntemine dönüştükçe mesele dış politikanın sınırlarını aşıyor ve doğrudan rejim sorunu haline geliyor. Türkiye ile AB arasındaki gerilimlerin büyük kısmı da Türkiye’deki demokratik çürümenin dış politikadaki sonuçlarından kaynaklanıyor.
Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olarak en başından beri demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti temelleri üzerine kurulu Avrupa kurumsal düzeninin bir parçası oldu. NATO’daki yeriyle de Avrupa’nın güvenlik mimarisinin önemli bir unsuru. Karadeniz’den enerji hatlarına, göçten sanayi üretimine kadar Avrupa Birliği’nin uzun vadeli dayanıklılığı Türkiye dışlanarak güçlendirilemez.
Bu nedenle Türkiye’yi Rusya ve Çin’le aynı düzleme yerleştirmek AB’nin kendi jeopolitik gerçekleri ve stratejik çıkarlarıyla çelişiyor. Türkiye, bu ülkelerden farklı olarak Avrupa ile uzun yıllara dayanan kurumsal ilişkilere ve doğrudan ortaklıklara sahip. Türkiye’yi dışlayan bir AB, uzun vadede kendi güvenliğini ve ekonomik dayanıklılığını da zayıflatır.
AB bugün Türkiye’ye baktığında tanıdık bir tablo görüyor: Zayıflamış kurumlar, siyasallaşmış bir yargı ve baskı altındaki bir muhalefet. Ancak biz bu tabloyu sadece tarif etmiyoruz; onu yaşıyoruz. Türkiye’yi AB’den uzaklaştıran şey coğrafya değil, otoriterleşmenin yarattığı birikimli tahribat oldu.
Avrupa Konseyi standartlarından giderek uzaklaşan, hukuk devletini zedeleyen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamayan ve yerel demokrasiyi aşındıran bir hükümet artık kendisini Avrupa değerlerinin koruyucusu olarak inandırıcı biçimde sunamaz.
Bu söylemin Brüksel’de de Türkiye’de de karşılığı kalmadı.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey hamaset değil, net bir yön duygusu. AB ile ortak bir geleceği savunmak, AB’nin onayını aramak anlamına gelmiyor. Avrupa’nın çifte standartlarını görmek de Avrupa fikrinden vazgeçmek demek değil. İhtiyacımız olan şey; hukuku, özgürlüğü ve çoğulculuğu dış baskıların değil Türk halkının vazgeçilmez hakları olarak gören bir siyasi vizyon.
Bu yüzden yönetmek istediğimiz Türkiye farklı olacak. AB ile ilişkisini pasif bir üyelik bekleyişi üzerine değil eşitlik, değerler ve karşılıklı çıkarlar üzerine kuran bir Türkiye. Hak ve özgürlüklerden korkmayan, onları toplumsal düzenin temeli olarak gören bir Türkiye. Hukuku pazarlık unsuru değil kamusal hayatın temel taşı sayan bir Türkiye.
AB’den beklentimiz ise basit: Türkiye’ye korkuların, klişelerin ve kısa vadeli siyasi hesapların merceğinden bakmayı bırakması; Türkiye’nin tarihini, toplumsal gerçeklerini ve Avrupa ile kurduğu kurumsal bağları daha ciddiyetle ele alması.
Bu satırları bir cezaevi hücresinden yazıyor olabilirim. Ancak Türkiye’nin yolunun demokrasiye, hukuk devletine, insan haklarına ve Avrupa ile ortak bir geleceğe çıkması gerektiğine olan inancım burada da sarsılmadı.
Türkiye, AB kapısında bekletilmemeli.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.