ÇEVİRİ | Olivier Roy: Din ve devlet: Radikalleşme karşıtı politikaların istenmeyen etkileri

Devletin din alanına herhangi bir müdahalesi, din özgürlüğünü temin etmek şöyle dursun, aksine, dinî tatbiklerin siyasallaşmasına katkıda bulunacak ve dinin özerkliğini ortadan kaldırarak yeni bir tür devlet kaynaklı sekülerleştirme sürecine yol açacaktır.

Şiddetli radikalleşme, çoğu Avrupa ülkesinde, genellikle dini radikalleşmenin bir sonucu olarak görülür.

Bu nedenle, radikalizmle mücadele etmeye veya radikalizmi önlemeye yönelik politikalar üretilirken, işin püf noktasının (özellikle de söz konusu din İslâm olduğunda), İslâm’ın ılımlı veya özgürlükçü yorumlarını teşvik etmek ya da inancı bireylerin özel alanlarına indirgemek için onları sekülerleşmeye zorlayarak İslâm’ın pratiğini (yahut tatbik ediliş biçimini) düzenlemek olduğu varsayılır.

Bu yazıda üzerinde duracağım konu, bu türden politikaların Müslümanları yaftalayıp yaftalamadığından ziyade, amacına uygun olup olmadığıdır.

Meseleye ilk olarak yalnızca istatistiksel bir açıdan yaklaştığımızda, din ile şiddetli radikalleşme arasındaki ilişkinin çok zayıf olduğunu görüyoruz. Son 25 sene içinde Batı Avrupa’da terör eylemlerinde bulunanların sayısının üç basamaklı sayılarla ifade edilmesine karşın, yetkili merciler tarafından ”Selefi” veya ”Tebliğci” olarak adlandırılan dini hareketlerin yönetimindeki camilerin bölgedeki diğer bütün camilere oranına baktığımızda (ki bu sayı, Fransa’da toplamda 2000 cami içinde 300’den az), İslâm’ın ‘’köktenci’’ olarak nitelendirilen düşünce okullarını benimseyen Müslüman sayısının yüzbinleri bulduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Dahası, gerçek teröristlerin (yani, son 25 yıl içinde Avrupa’da ölümcül saldırılar düzenleyen kişilerin) profillerine baktığımızda, bunlar arasından çok az sayıda kişinin köktenci bir inanç topluluğuna mensup olduğunu ya da radikallere ait olduğu düşünülen bir camiye düzenli olarak gittiğini görüyoruz.

Daha açıkça ifade etmek gerekirse, 2015 Paris saldırıları arasında yer alan Bataclan Tiyatrosu ablukasından bu yana gerçekleşen terör saldırılarına baktığımızda, hayatının hiçbir noktasında köktenci bir şebekenin parçası olmamış ve tek başına hareket eden teröristlerle karşılaşıyoruz. Bütün bunlar, söz konusu radikallerin İslâm’la hiçbir alakası olmadığı anlamına gelmiyor. Bu kişiler, kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor, şehit olup cennete gitmek istiyor ve İslâm ümmetinin çektiği acıların intikamını aldıklarını iddia ediyorlar. Ancak neredeyse hiçbiri köktenci bir medresede uzun süre eğitim görmemiş.

Ne var ki, radikalleşmeyle mücadele çabası içinde olan tüm ülkelerdeki egemen anlayış, dinî tatbikleri hedef almak üzerine kurulu. Birazdan anlatacağım gibi, bu durum yalnızca İslâm’la da sınırlı değil.

Sekülerleştirme, liberalleştirmeye karşı

Bu politikalar, görünürde birbirine zıt olan iki farklı strateji yoluyla geliştirildi. Bunlardan biri, İslâm’ın özgürlükçü formlarının benimsenmesini veya dinde reform yapılmasını teşvik ederken, diğeri ise sekülerizmin kapsamının genişletilmesini savunuyor. İlki, dinin toplumsal yaşamda ve kamusal alanda bir yeri olduğunu kabul eden, ikincisi ise, dini, bireylerin özel alanıyla sınırlayan bu iki yaklaşım arasındaki bariz çelişkiler, sözüm ona Fransız modeli (yani laïcité) ile Anglo-Sakson çokkültürlülük modeli olarak adlandırılan model arasında çeşitli gerilimlere yol açtı. Aslında, bu stratejilerin her ikisi de devlet ve din arasındaki geleneksel ilişkinin yeniden şekillendirilmesine işaret ediyor.

Buradaki temel mesele, “dinî radikalleşme”nin nasıl tanımlanacağıdır. Bunu yapabilmek için öncelikle bir “dinî ılımlılık” kavramına ihtiyacımız var; peki ama nedir bu “ılımlı din”? Avrupa’daki baskın dinler; hâlık (yaradan, ”creator”) ve şâri’ (kanun koyucu, ”lawmaker”) sıfatlarını taşıyan müteâlî (aşkın, ”transcendent”) bir Tanrı’ya inanılan ”vahyedilmiş” dinlerdir.

Bu manada, İbrahimî dinler, mutlak bir hakikate inanmayı öğütledikleri ve (dini bütün vatandaşlar, devletin kanunlarına uymakla ve onlara riayet etmekle yükümlü olsalar bile) Tanrı’nın kelamını, insanların koyduğu kanunların üzerinde saydıkları için ”ılımlı” değillerdir.

Her halükarda, bu tartışmanın unsurları, “hakikât”ten değerlere, “ılımlılık”tan “özgürlükçülük”e kayıyor. Yani dinlerden, kadın haklarını ve eşcinsel haklarını tanımaları isteniyor ve bu istek bir tek İslâm’a yöneltilmiyor. Örneğin, özgürlükçü değerleri teşvik etmeye yönelik bu hareket, Katolik Kilisesi’ni kadınların da papaz olabilmelerine izin vermelerine zorlamaya veya ultra-ortodoks Yahudilere yeşivalarda karma eğitime geçmeleri için baskı yapmaya kadar ileri gitmeli mi?

Üstelik devletlerin (amaçladıkları şeyi bir kenara bırakırsak), bir dinin ”iyi halini” teşvik etmeye yönelik ucuz hamleleri, 18. yüzyıldan bu yana dünyadaki demokratikleşme süreçlerinin ayırt edici özelliği olan din ve devletin ayrılmasına ilişkin eğilimi altüst ediyor.

Günümüzde, din ve devletin bir arada olduğu örnekler (İngiltere kraliçesinin Anglikan Kilisesi’nin başı olması gibi) insanlık tarihindeki sembolik kalıntılardan ibaret. Bu bağlamda, devletin dine müdahale etmesi, din ve devletin ayrılması ilkesini yok sayarak hukuk devletinin bir diğer ayağı olan insan haklarına karşı gelmesi demektir. Din özgürlüğü bir insan hakkıdır ve bu sayede devlet, kamusal alandaki bazı dini tatbikleri sınırlasa bile, inançlı kişilere, din ve ilahiyat konularına müdahale etmeyeceğini garanti eder.

Devletin din alanına herhangi bir müdahalesi, din özgürlüğünü temin etmek şöyle dursun, aksine, dinî tatbiklerin siyasallaşmasına katkıda bulunacak ve dinin özerkliğini ortadan kaldırarak yeni bir tür devlet kaynaklı sekülerleştirme sürecine yol açacaktır.

Fransız devleti işe el atıyor

Ne var ki, Fransız’da devletin uyguladığı politikalar, İslâm’a sekülerleşmeyi dayatmaktan geri durmuyor. Üstelik bu politikalar, ülkede ciddi de bir karşılık buluyor. Ancak bu politikaların çoğunlukla gözden kaçan bir yan etkisi var. Söz konusu politikalar, İslâm karşıtı veya İslamofobik olmaktan bile öte din karşıtı bir nitelik taşıyor. Buna bağlı olarak Katolik Kilisesi, toplumdaki itibarının, bundan iki sene önce patlak veren pedofili skandalının ardından rahiplerin ve kardinallerin yargılanma süreçlerinin basında genişçe yer almasıyla ve Papa’ya olayın doğruluğunu kabul etmesi yönünde baskı yapılması sonucunda sarsıldığı bir dönemde, devletle arasında esen soğuk rüzgârları git gide daha fazla hissetmeye başladı.  

2004 senesinde okullarda ”dini sembollerin” yasaklanmasından, geçtiğimiz Şubat ayında Fransız parlamentosu tarafından onaylanan ”bölücülük” karşıtı yasaya kadar bir dizi yasa, ”İslamcılık”la veya ‘İslamcı bölücülük”le mücadele için çıkarıldı.

Bu yasalar, ülke genelindeki dinî tatbikleri açıkça hedef alıyor. Yasalar doğrultusunda okullarda tüm dini semboller yasaklandı; (Katoliklerin ve alternatif eğitimi savunan ilericilerin tercih ettiği, ancak Müslümanlarda pek görülmeyen) evde eğitimin bütün çeşitleri ciddi biçimde kısıtlandı ve kamu fonu alan derneklere, cinsiyet ayrımcılığı içeren her türlü faaliyeti ve eşcinsel haklarının tanınmamasını yasaklayan bir “cumhuriyet değerleri tüzüğü”nü imzalama zorunluluğu getirildi. 

Gelgelelim, radikalleşmeyi bastırmak amacıyla dinî tatbiklere mani olmak hiçbir işe yaramıyor. Aksine, bu yaklaşım, toplumu her türlü radikalleşmeye karşı en güçlü şekilde koruyan ve toplumdaki hâkim eğilimi temsil eden sıradan ancak inançlı vatandaşları hedef alarak, dini alanın şiddetli biçimde sekülerleştirilmesine büyük ölçüde katkıda bulunuyor.

Orijinali:

https://www.opendemocracy.net/en/global-extremes/religion-and-state-unintended-effects-anti-radicalisation-policies/

Çeviren: Deniz Karakullukcu

Önceki İçerikKabil Havalimanı’ndaki Afganlar neden bebeklerini askerlere uzatıyor?
Sonraki İçerikEditör ne iş yapar? Ya da, fazladan iki adım attırmak