ÇEVİRİ| Yuval Noah Harari: Ukrayna’da tehlikede olan, insanlık tarihinin gidişatı

Geçtiğimiz birkaç on yıldır “barış”, “savaşın mantıksızlığı” anlamına gelmeye başladı. Bu "yeni barış" hali, istatistiksel bir tesadüften veya bir hippi fantezisinden ibaret değil. Bu durum, titizlikle hesaplanan ülke bütçelerine de açıkça yansıyor. Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etme tehdidi, tam da bu nedenle dünya üzerindeki her insanı yakından ilgilendiriyor. Güçlü ülkelerin kendilerinden daha zayıf komşularını ''yemesi'' yeniden normatif bir hal alırsa, bu durum dünyanın her tarafındaki insanların duygularını ve davranışlarını derinden etkileyecektir.

Ukrayna krizinin kalbinde, tarihin ve insanlığın doğasına ilişkin temel bir soru yatıyor: Değişim mümkün müdür? İnsanlar davranış biçimlerini değiştirebilir mi? Yoksa tarih, yüzeyini süsleyen olaylar haricinde hiçbir şekilde değişmeksizin, geçmişin trajedilerini sonsuza dek tekrar tekrar yaşamaya mahkûm bir biçimde ebediyen kendini mi tekrarlar?

Bu sorulara cevap arayan düşünce ekollerinden biri, bir ülkenin diğerini mideye indirmesinin önündeki tek engelin askeri güç olduğunu öne sürer ve değişim ihtimalini kesin olarak reddeder; dünya, güçlünün zayıfı avladığı bir ormandır. Bu durum, ezelden beri böyledir ve ebediyen de böyle olacaktır. Öyle ki, orman kanunlarına inanmayanlar yalnızca kendilerini kandırmakla kalmaz, aynı zamanda var oluşlarını da tehlikeye atmış olurlar. Nitekim bu şekilde düşünenlerin hiçbiri uzun süre hayatta kalamayacaktır.

Bir diğer düşünce ekolü ise, sözüm ona orman kanunlarının doğa kanunlarıyla alakasız olduğunu öne sürer. Zira insan eliyle üretilen orman kanunları, yine onlar tarafından değiştirilebilir de. Toplumdaki yaygın kanıların aksine, organize savaşa (organized warfare) dair ilk somut bulgular, yalnızca 13 bin yıl önceye dayanan arkeolojik kayıtlarda ortaya çıkıyor. Bu tarihten sonra bile, savaşa dair arkeolojik kanıtların bulunmadığı birçok dönemle karşılaşıyoruz. Savaş, doğanın yerçekimi gibi temel bir kuvveti değildir. Yoğunluğu ve varoluşu, altında yatan teknolojik, ekonomik ve kültürel faktörlere bağlıdır. Bu faktörler değiştikçe savaşın kendisi de değişir.

Böylesine bir değişimin delili, yaşantımızın her anında karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz on yıllarda nükleer silahlar, süper güçler arasındaki savaşları çılgınca bir toplu intihar eylemine dönüştürdü. Bu durum, yeryüzünün en kudretli uluslarını, çatışmayı çözmek adına daha az şiddet içeren yollar bulmaya itti. Her ne kadar İkinci Pön Savaşı (Second Punic War) veya İkinci Dünya Savaşı gibi büyük güçler arasında yaşanan savaşlar tarihin büyük bir bölümünde karşımıza çıksa da, geçtiğimiz yetmiş yılda süper güçler arasında doğrudan bir çatışma görülmedi.

Aynı dönemde küresel ekonomi, malzemeye dayalı bir ekonomiden bilgiye dayalı bir ekonomiye dönüştü. Bir zamanlar insanlığın başlıca zenginlik kaynakları altın madenleri, buğday tarlaları ve petrol kuyuları gibi maddi varlıklar iken, bugün asıl zenginlik kaynağını bilgi oluşturuyor. Üstelik petrol sahalarını zorla ele geçirebilirsiniz, ancak bilgiyi bu şekilde edinemezsiniz. Sonuç olarak gelinen noktada fethin kârlılığı gitgide azaldı.

Son olarak, küresel kültürde büyük bir sarsıntı meydana geldi. Hun kabile reisleri, Viking kralları (”jarl”) ve Antik Roma’daki patrisyenler gibi tarih boyunca pek çok seçkin zümre savaşa olumlu bakıyordu. Akad Kralı Büyük Sargon’dan Benito Mussolini’ye kadar birçok hükümdar, kendilerini fetih yoluyla ölümsüzleştirmeye çalıştılar (Homeros ve Shakespeare gibi sanatçılar ise bu tür hülyalara büyük bir şevkle yardımda bulundu). Kilise mensupları gibi diğer seçkinler ise savaşı kötü ama kaçınılmaz olarak gördüler.

Gelgelelim, son birkaç kuşaktır, tarihte ilk defa dünya, savaşı hem kötü hem de kaçınılabilir olarak gören seçkinlerin egemenliği altına girdi. Merkeller ve Ardernler bir yana dursun, George W. Bush ve Donald Trump gibiler bile, Hun İmparatoru Attila veya I. Alarik’ten çok farklı politikacılar idi. Bu tür figürler genellikle dış fetihlerden ziyade içeride yapılacak reform vaatleriyle iktidara gelir. Pablo Picasso’dan tutun Stanley Kubrick’e kadar sanat ve düşünce âleminin önde gelen isimleri ise, savaşın mimarlarını yüceltmek yerine yarattığı anlamsız dehşeti betimlemeleriyle tanınırlar.

Tüm bu değişikliklerin bir sonucu olarak, dünya üzerindeki çoğu hükümet, saldırgan saiklerle başlatılan savaşları, çıkar sağlamak adına kabul edilebilir bir araç olarak görmeyi bıraktı. Bu süreçte çoğu ulus, komşularını fethetme ve ilhak etme fantezisinden vazgeçti. Dolayısıyla, askeri gücün tek başına Brezilya’nın Uruguay’ı fethetmesini veya İspanya’nın Fas’ı işgal etmesini engellediği iddiası doğru değil.

Barış parametreleri

Sıcak savaşın günümüzde geçerliliğini yitirmeye başlaması çok sayıda istatistikte açıkça görülüyor. 1945’ten bu yana, ülke sınırlarının dış müdahaleler sonucunda yeniden çizilmesi nispeten nadir bir hal aldı ve uluslararası kamuoyunda kabul görmüş tek bir ülke bile dış fetihlerle haritadan silinmedi. İç savaşlar ve isyanlar gibi diğer çatışma türleri ise varlığını sürdürdü. Ancak tüm çatışma türleri dikkate alındığında dahi, insan eliyle gerçekleştiren şiddet eylemleri, 21. yüzyılın ilk yirmi yılında intihar, araba kazaları veya obeziteye ilişkin hastalıklardan çok daha az ölüme sebep oldu. Bir diğer deyişle, barut artık şekerden daha az öldürücü hale geldi.

Bilim adamları, tartışmalarını kesinlik taşıyan istatistikler üzerinden yürütür, ancak bazı meseleleri konuşurken matematiğin ötesine bakmak büyük önem taşımaktadır. Savaşın geçerliliğini yitirmeye başlaması, istatistiksel olduğu kadar psikolojik bir olgu halini de aldı. Bu sürecin en önemli özelliği, “barış” teriminin anlamında yaşanan geniş çaplı bir değişiklik oldu. Tarihin büyük bölümünde barış, yalnızca “savaşın geçici olarak yokluğu” anlamını taşımaktaydı. Örneğin 1913 senesinde insanlar Fransa ve Almanya arasında barış yapıldığını söylediklerinde, bu durum Fransız ve Alman ordularının artık doğrudan çarpışmadığı anlamına geliyordu. Ancak bunu duyan herkes, iki ülke arasında her an bir savaşın patlak verebileceğinin farkındaydı.

Geçtiğimiz birkaç on yıldır ise “barış”, “savaşın mantıksızlığı” anlamına gelmeye başladı. Birçok ülkenin komşuları tarafından işgal ve fethedilmesi neredeyse imkânsız hale geldi. Orta Doğu’da yaşayan biri olarak, bu eğilimin istisnaları olduğunu gayet iyi biliyorum. Ancak söz konusu eğilimleri tanımak, en az istisnaları gösterebilmek kadar büyük bir önem taşıyor.

Bu “yeni barış” hali, istatistiksel bir tesadüften veya bir hippi fantezisinden ibaret değil. Bu durum, titizlikle hesaplanan ülke bütçelerine de açıkça yansıyor. Son yıllarda dünyanın dört bir yanındaki ülkeleri yöneten hükümetler, bütçelerinin ortalama yalnızca yüzde 6,5’ini silahlı kuvvetlerine harcayacak kadar güvende hissediyor. Üstelik eğitim, sağlık ve refah harcamaları da büyük oranda artıyor.

Bu gelişmeleri hafife alma eğilimindeyiz, ancak bütün bu yaşananlar, insanlık tarihinin bütününü hesaba kattığımızda şaşırtıcı birer yeniliktir. Askeri harcamalar, binlerce yıl boyunca her prensin, hanın, sultanın ve imparatorun en büyük harcamalarını oluşturuyordu. Öte yandan toplum için eğitim ya da sağlık hizmetleri için neredeyse tek kuruş harcamadılar.

Savaşın, modern uygarlığın tartışmasız en büyük siyasi ve ahlaki başarısı olacak şekilde geçerliğini yitirmesi, ilahi bir mucizeden veya doğa kanunlarında yaşanan bir değişiklikten değil, insanların daha iyi seçimler yapmasından kaynaklanmıştı. Ne yazık ki, bunların insanların tercihlerinden kaynaklanıyor olması, tersine çevrilebilir olduğu anlamına da geliyor.

Teknoloji, ekonomi ve kültür her geçen gün değişmeye devam ediyor. Siber silahların yaygınlaşması, yapay zekâ kullanılan ekonomiler ve yeni militarist kültürler, tarih boyunca gördüğümüz en korkunç savaş dönemini fitilleyebilir. Dolayısıyla, barışın tadını çıkarmak için hemen hemen herkesin doğru tercihleri yapmasına ihtiyacımız var. Öte yandan, sadece tek bir tarafın kötü tercihi dahi bir savaşa yol açabilir.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etme tehdidi, tam da bu nedenle dünya üzerindeki her insanı yakından ilgilendiriyor. Güçlü ülkelerin kendilerinden daha zayıf komşularını ”yemesi” yeniden normatif bir hal alırsa, bu durum dünyanın her tarafındaki insanların duygularını ve davranışlarını derinden etkileyecektir. Orman kanunlarına dönüşün ilk ve en bariz sonucu, askeri harcamalarda geri kalan her şey pahasına yaşanacak büyük bir artış olacaktır. Öğretmenlere, hemşirelere ve sosyal hizmet uzmanlarına gitmesi gereken para bunun yerine tanklara, füzelere ve siber silahlara akacak.

Ormana dönüş, aynı zamanda, iklim değişikliğinin önlenmesi veya yapay zekâ ve genetik mühendisliği gibi insanlık üzerinde yıkıcı etkiler yaratabilecek teknolojilerin düzenlenmesi meselelerinde ihtiyaç duyulan küresel işbirliğini de baltalayacak. Kuşkusuz ki sizi ortadan kaldırmaya yeltenen ülkelerle birlikte çalışmak kolay değil. Hem iklim değişikliği hem de yapay zekâ temelli silahlanma yarışı gitgide hızlanırken, sıcak çatışma tehdidi daha da artacak ve türümüzün sonunu getirebilecek bir kısır döngüyü sonlandıracaktır.

Tarihin gidişatı

Tarihsel değişimin imkânsız olduğuna, insanlığın aslında ormandan hiçbir zaman ayrılmadığına ve bunun asla gerçekleşmeyeceğine inanıyorsanız, geriye kalan tek seçenek ya av ya da avcı olmaktır. Bu tür bir seçim söz konusu olduğunda, çoğu lider, tarihe bir alfa avcı (alpha predator) olarak geçmeyi ve isimlerini talihsiz öğrencilerin tarih sınavları için ezberlemeye mahkûm oldukları gaddar fatihler listesine eklemeyi tercih edecektir.

Peki ya değişim mümkün ise? Kim bilir, belki de orman kanunları, kaçınılmaz olmaktan ziyade bir tercih meselesidir? Eğer öyleyse, komşu bir ülkeyi fethetmeyi seçen herhangi bir lider, insanlığın hafızasında, bildiğimiz Timurlenk’ten çok daha kötü ve çok daha özel bir yere sahip olacaktır. Böylesine bir figür, insanlığın en büyük başarısını mahveden, tam da ormandan çıktığımızı zannettiğimiz anda bizi geriye çeken adam olarak tarihe geçecek.

Ukrayna’da ne olacağını bilmiyorum. Ancak bir tarihçi olarak değişimin olasılığına inanıyorum. Bence bu saflıktan ibaret değil, aksine gerçekçi bir yaklaşım. Öyle ki, insanlık tarihinin tek sabiti değişimin kendisidir. Üstelik bunu belki de en iyi Ukraynalılardan öğreneceğiz. Birkaç nesildir Ukraynalılar, zorbalık ve şiddet dışında neredeyse hiçbir şey görmemişlerdi. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı felaket sırasında çökene dek iki yüzyıllık çarlık otokrasisine göğüs gerdiler. Sonrasında kısa süren bir bağımsızlık girişimi, Rusya’da siyasi iktidarı yeniden tesis eden Kızıl Ordu tarafından çabucak ezildi. Ukraynalılar daha sonra Holodomor olayları sırasında yaşanan korkunç kıtlığı, Stalinist terörü, Nazi işgalini ve on yıllarca sürerek ruhları paramparça eden Komünist diktatörlüğü yaşadı. Sovyetler Birliği çöktüğünde, tarih Ukraynalıların bir kez daha acımasız bir tiranlık yoluna gireceğini garanti ediyor gibiydi, onlar başka hangi dilden anlarlardı ki?

Ancak Ukrayna halkı kendisi için farklı bir yol seçti. Tarihe, ezici yoksulluğa ve aşılmaz görünen engellere rağmen, bir demokrasi inşa ettiler. Rusya’nın ve Belarus’un aksine, Ukrayna’da muhalefetin adayları defalarca iktidardaki siyasetçiler karşısında seçim zaferi kazanabildi. 2004 ve 2013 yıllarında otokrasi tehdidiyle karşı karşıya kalan Ukraynalılar, özgürlüklerini savunmak için iki defa ayaklandılar. Nasıl demokrasi, onlar için yeni bir kavram ise, bu “yeni barış” da öyle. Her ikisi de ziyadesiyle kırılgan ve her ikisinin de kısa süreli olma tehlikesi var. Ancak buna rağmen her ikisi de gayet mümkün ve tohumları bir kez atıldığında derin kökler salma ihtimali taşıyor. Eski olan her şey, bir zamanlar yeniydi. Her şey insanların tercihlerine bağlı.

Çeviren: Deniz Karakullukcu

Orijinal metin:

https://www.economist.com/by-invitation/2022/02/09/yuval-noah-harari-argues-that-whats-at-stake-in-ukraine-is-the-direction-of-human-history