ÇEVİRİ | Polonya nasıl Avrupa’nın en büyük isyancısı haline geldi?

Financial Times’dan James Shotter ve Henry Foy yazdı: Bir zamanlar AB'nin doğuya yayılma sürecinin en büyük başarısı olarak görülen Polonya, Avrupa entegrasyonunun kilit oyuncularından biri olmak yerine, son yıllarda AB'nin en isyankar üyesi haline geldi. Jaroslaw Kaczynski'nin muhafazakâr-milliyetçi Hukuk ve Adalet (PiS) partisi 2015'te iktidara geldiğinden beri, Varşova ve Brüksel arasında defalarca şiddetli çatışmalar yaşandı. Bu çatışma zamanla öylesine alevlendi ki, Polonya'nın bir zamanlar düşünülemez olan bir şeyi yapıp yapamayacağına dair sorular gündeme gelmeye başladı: Brexit'te izlenen süreci takip edip AB'den ayrılmak.

7 Ekim’de Julia Przylebska, Varşova’daki sade bir mahkeme salonundan başlayıp AB genelinde yankılanan bir karara imza attı. Kısaca açıklamak gerekirse, Polonya anayasa mahkemesi başkanı, sadece birkaç cümleyle, AB mevzuatının temel parçalarının Polonya anayasasıyla “uyumlu olmadığını” ilan etti.

Bu karar, Polonya’daki yargı sisteminin tartışmalı bir şekilde düzenlendiği konusunda Varşova ile Brüksel arasında uzun yıllardır süren çekişmenin sonucunda alındı. Önce, Lüksemburg dışişleri bakanı, Polonya’ya ”ateşle oynadıkları” konusunda uyarıda bulundu. Ardından, Polonya başbakanı Mateusz Morawieck, hükümetinin eylemlerini savunmak için bu hafta Avrupa Parlamentosu’nda ateşli bir şekilde girdiği tartışmada, AP milletvekilleri tarafından sırayla yerden yere vuruldu.

Dahası, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, tartışma sırasında Morawiecki’ye “bu karar, AB’de yer alan bir devlette bulunan bir mahkemenin AB anlaşmalarının o ülkenin anayasası ile uyumsuz olduğunun tespit edildiği ilk vakadır” dedi ve “Avrupa Birliği’nin temellerini sorgulayan bu karar, Avrupa hukuk düzeninin birliğine doğrudan bir meydan okumadır” diye de ekledi.

Bir zamanlar AB’nin doğuya yayılma sürecinin en büyük başarısı olarak görülen bir ülke için bu kuşkusuz çarpıcı bir gelişmeydi. Polonya’nın 2004’te AB’ye katılması, ülkede dünyanın o dönemki en uzun büyüme trendlerinden birini teşkil eden bir ekonomik patlamanın önünü açtı. Bu durum, Demir Perde ardında 40 yılını geride bırakan bir ülkeye, kendisini Batılı ülkelerle sıkıca bütünleştirme şansı tanımıştı.

Ancak Polonya, Avrupa entegrasyonunun kilit oyuncularından biri olmak yerine, son yıllarda AB’nin en isyankar üyesi haline geldi. Jaroslaw Kaczynski’nin muhafazakâr-milliyetçi Hukuk ve Adalet (PiS) partisi 2015’te iktidara geldiğinden beri, Varşova ve Brüksel arasında defalarca şiddetli çatışmalar yaşandı. İlk büyük tartışmalar göç üzerineydi. Sonrasında Polonya hükümeti, LGBT haklarını rafa kaldırdı. Ancak iki taraf arasındaki en uzun ve en temel savaş, hukukun üstünlüğü konusundaydı. Bu çatışma zamanla öylesine alevlendi ki, Polonya’nın bir zamanlar düşünülemez olan bir şeyi yapıp yapamayacağına dair sorular gündeme gelmeye başladı: Brexit’te izlenen süreci takip edip AB’den ayrılmak.

Altı yıllık iktidarı boyunca PiS, yargıyı kademeli olarak yürütmeye tabi kılan bir revizyona girişti. Anayasa mahkemesi, 2016 yılına kadar bizzat kendisinin anayasaya aykırı olduğunu düşündüğü bir dizi kararla etkisiz hale getirildi. 2018’de PiS, Yüksek Mahkemeyi lağvetmeye çalıştı. Ayrıca, yargıçların, verdikleri kararların içeriği nedeniyle cezalandırılmalarına izin veren bir disiplin rejimi inşa etti.

PiS, ülkedeki çoğu kişi tarafından verimsiz olarak görülen bu sistemi elden geçirmek için değişiklikler yapılması gerektiği konusunda ısrarcı. Ancak onları yargı bağımsızlığı için bir tehdit olarak gören Brüksel, son üç yılda Polonya’yı tekrar tekrar AB’nin en yüksek mahkemesine götürerek onları yola sokmaya çalıştı.

7 Ekim’deki karar, bu mücadelenin doruk noktasıydı. Polonya adalet bakan yardımcısı Sebastian Kaleta, Polonya ve AB hukuku arasındaki ilişkiyle ilgili davanın gerekli olduğunu, zira AB yüksek mahkemesinin Polonya’nın yargı reformlarına karşı verdiği ve Varşova’nın tamamen iç bir mesele olduğunda ısrar ettiği kararlarında yetkilerini aşarak hareket ettiğini söyledi. Kaleta’ya göre bu karar, “AB’nin Polonya yargı sistemine yasa dışı bir şekilde müdahale etmesini engelliyor”.

Ne var ki PiS’i eleştirenler, hükümete bağlı kişilerle dolu bir mahkemede ülkenin başbakanı tarafından açılan bir davaya yanıt olarak verilen bu kararın hem içeriğini hem de şeklini AB’yi bir arada tutan ilkelere karşı eşi benzeri görülmemiş bir isyan olarak nitelendiriyor.

Rutgers Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve hukuk profesörü olarak görev yapan Daniel Kelemen, “bu gibi bir durum, AB’nin yasal düzenine yönelik akla gelebilecek en temel tehdittir. Burada söz konusu mesele, AB’nin üye devletlerden bağımsız yargı kurumlarına sahip olmalarını ve temel hukuk devleti ilkelerine bağlı olmalarını bekleyip bekleyemeyeceğidir. Bu, AB’nin adeta bel kemiğidir.”

Gerilim arttıkça, PiS’in hem yurtiçinde hem de yurtdışındaki muhalifleri, verilen mücadelenin Polonya’nın AB içindeki uzun vadeli varlığı için ne anlama geldiğini sorgulamaya başladı. Fransa’nın Avrupa Birliği Bakanı Clément Beaune, bu kararın Polonya’nın ABD’den “fiili çıkış” riskini artırdığını söyledi. Binlerce Polonyalı, ülkelerinin AB üyeliğini desteklemek için sokaklara döküldü.

İngiltere’yle paralellikler

Hem Brüksel’de hem de Varşova’da esen sert rüzgarlara rağmen, kısa vadede bir Polexit yaşanma ihtimali çok düşük. Öncelikle, bir üye ülkeyi birlikten atmanın bir yolu yok. Polonyalıların yüzde 85’inden fazlası AB üyeliğini destekliyor. Üstelik PiS yöneticileri Polonya’yı AB’den çıkarma niyetinde olmadıkları konusunda defalarca açıklama yaptılar. Örneğin Morawiecki, geçen hafta “Polexit”in bir “yalan haber” ve “saçma bir yalan” olduğunu söyledi.

Ancak, birçoklarının AB’nin liberal değerlerini Polonya’nın muhafazakar toplumsal yapısına bir tehdit olarak gördüğü Polonya sağına göre, Polexit her ne kadar bir aciliyet taşımasa da, Brüksel ile yaşanan çatışmalar Polonya’nın AB’deki konumu hakkında bir tartışmanın fitilini ateşlemiş oldu. Polonya sağının önemli dergilerinden Do Rzeczy’nin editörü Pawel Lisicki, şimdilik bu tartışmanın “siyasi olmaktan çok gazeteciliğe ilişkin” olduğunu söylüyor. Ancak Lisicki’ye göre Varşova ile Brüksel arasındaki gerilim devam ederse bu değişebilir.

Lisicki, “Eğer Avrupa Komisyonu veya AB, kurtarma fonundan gelen paranın Polonya’ya gitmemesi gerektiğini beyan ederse… işte yalnızca o zaman AB’den ayrılma fikrinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve politikacıların bunu açıkça destekleyip desteklemeyeceğini bilebiliriz” diyor.

Bazı politikacılar şimdiden gözlerini Avrupa’ya şüpheyle bakan seçmene çevirmiş durumdalar. PiS, AB’den ayrılma niyetinde olmadığı konusunda ısrarcı olsa da, AB konusunda şahin bir duruş sergileyen koalisyon ortağı Birleşik Polonya çok daha ikircikli bir tutum içinde. Bu yılın başlarında Birleşik Polonya lideri Zbigniew Ziobro, Polonya’nın “her ne pahasına olursa olsun” AB’den çıkması gerektiğini söylemişti. Üstelik partinin milletvekilleri, AB üyeliğinin mali götürülerini, özellikle de Polonya’nın kömüre bağımlı ekonomisi için pahalıya patlayacak yeşil enerjiye geçiş sürecinin yaratacağı sorunları açıkça sorgulamaya devam ediyor.

Birleşik Polonya’nın milletvekillerinden Janusz Kowalski, “gelinen noktada Polonya, İngiltere senaryosunu düşünmek zorunda. Eğer Polonya, AB üyesi olmanın sağladığı avantajları yitirirse, önümüzdeki on yıl için bir Polexit’in yaşanma ihtimalini göz ardı etmek mümkün değil.”

Bazı uzmanlara göre, PiS ve Birleşik Polonya arasındaki dinamik, Birleşik Krallık siyasetindeki Brexit öncesi gruplaşma ile paralellik gösteriyor. Polonya’nın ana muhalefet partisi Sivil Platform’un milletvekillerinden Radoslaw Sikorski, “[Brüksel] bunların hepsini daha önce yaşadı. Yaşanan süreç aynı Brexit’e benziyor. Sırf uçlardaki bir avuç muhafazakarı yatıştırmak için ülkeyi AB’den çıkmaya iten bir iktidar var.”

Ancak ortada büyük farklılıklar da var. Öncelikle, İngiltere’nin aksine Polonya, AB’den büyük miktarlarda fon alıyor. Ayrıca Polonya, tarihi ve konumu itibarıyla Avrupa’nın dokusuna İngiltere’ye kıyasla çok daha fazla bağlı. Son olarak en önemlisi, Polonya’da AB üyeliğine verilen destek İngiltere’de olduğundan çok daha yüksek.

Yine de bütün bu farklılıklar Polonya’nın AB’den ayrılma konusunda İngiltere’yi takip etme olasılığının düşük olduğu anlamına gelse bile, Varşova ile AB arasındaki hukuki ve siyasi gerilimlerin devam etmesi kuvvetle muhtemel. Diğer üye ülkelerdeki bazı mahkemeler, Polonya yargısına ilişkin endişeler göz önüne alındığında, Polonya’nın suçluların iade edilmesine yönelik taleplerine uymaları gerekip gerekmediğini çoktan sorguladı. Uzmanlar, Varşova ile Brüksel arasındaki soğukluğun devam etmesi halinde bu tür ilişkilerin daha da yıpranabileceğini söylüyorlar.

Maastricht Üniversitesi’nde öğretim üyeliği de yapan Hollandalı yargıç Kees Sterk, “Polonya yargısı asgari bağımsız adalet standartlarına uymazsa, Avrupa Birliği oradan gelen tutuklama emirleri uygulanmayacak ve Polonya’dan alınan kararlar diğer ülkelerde infaz edilmeyecek” diyor.

Benzer şekilde, Democracy Reporting International hukuk uzmanı olarak görev yapan Jakub Jaraczewski, “Polonya AB’den ayrılmayacak. En fazla kendi elleriyle AB’nin ikinci sınıf vatandaşları haline gelirler” diyor.

‘Her şeyi veto edebiliriz’

Siyasetin gündemi muhtemelen bundan daha az çalkantılı olmayacak. Avrupa Komisyonu şimdiye kadar Polonya’nın pandemi sonrası 36 milyar avroluk finansman teklifini onaylamayı reddetti. Ancak Polonyalı yetkililer, finansmanın kesintiye uğraması halinde misilleme yapmaya hazır olduklarını açıkça belirtiyorlar. Kaleta, Polonya’nın kurtarma fonlarını alamadığı bir durumda AB’nin amiral gemisi olan yeşil enerji anlaşmasından çıkabileceklerini ve eğer Polonya’daki yargıç atama süreçleri inceleniyorsa, Almanya’nın da incelenmesi gerektiğini öne sürerek, Polonya’nın Almanya’ya AB’nin en yüksek mahkemesinde dava açabileceğini söyledi: “AB’de hepimiz eşitiz. Aktif olacağız. Onlar bize şantaj yapmayı bırakana kadar her şeyi veto edebiliriz.”

Avrupalı ​​yetkililerin korktuğu şey tam olarak bu. Üst düzey bir AB diplomatı, “eğer [Komisyon] para akışına dokunursa, Polonya’nın Avrupa Konseyi’ne gelip her şeye hayır demesi gayet öngörülebilir bir durum. Açıkçası bizim istediğimiz senaryo bu değil” diyor.

Bu tür endişeler, her ne kadar Hollanda gibi bazı ülkeleri Varşova’ya karşı sert bir tavır almaktan alıkoymasa da, diğer ülkeler çoğunlukla ortalığı yatıştırma eğilimdeki. Perşembe akşamı AB’ye üye ülkelerin liderllerinin katıldığı bir toplantıda, Almanya’nın geçtiğimiz günlerde görevini bırakan başbakanı Angela Merkel, Polonya’yı tecrit etmeye yönelik agresif hareketlere karşı çıkıldığı konusundaki memnuniyetlerini yineleyerek meslektaşlarını yaşanan soğukluğa siyasi bir çözüm bulmaya davet etti.

Merkel, zirveden önce, “bu konuda tekrar bir araya gelmenin yollarını bulmalıyız” demişti.

Avrupa’nın on buçuk yıldır AB ülkeleri arasında arabuluculuk görevini yürüten Merkel, bu sefer bunun başarılmasına yardımcı olmak için görevinin başında olmayacak. Merkel’in haleflerinin bunu yapıp yapamayacakları ve yapsalar bile bu konuda gerçekten istekli olup olmayacakları muamma. Üst düzey bir Polonyalı yetkili, “[uzlaşma] için gereken siyasi alan giderek azalıyor” diyor: “Her iki tarafta da radikaller işi zorlaştırmaktan memnunlar… Kötümser olmamın sebebi de tam olarak bu.”

Orijinali

https://www.ft.com/content/d59e9054-95ba-4093-b1cf-3ead1bae0982?list=intlhomepage

Çeviren: Deniz Karakullukcu