Daron Acemoğlu: “Sade yurttaşlar”, uluslararası kuruluşlar ile kendi seçmedikleri liderler arasında imzalanan antlaşmaların acısını çekmemeli”

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Ekonomi Profesörü Daron Acemoğlu, Project-Syndicate için 23 Haziran günü kaleme aldığı yazıda, gelişmekte olan ülkelerin içinde bulunduğu borç krizini ve bunun nasıl çözülebileceğini değerlendirdi. Yazının çevirisini paylaşıyoruz

Dış kreditörlere 7.5 trilyon dolardan fazla borcu olan gelişmekte olan ülkelerin koronavirüs ile mücadelede daha fazla finansal imkân bulmaya ihtiyaç duyduğu bir dönemde, sahip oldukları borçların hizmet maliyetleri giderek artıyor. Her ne kadar bu borçların iptal edilmesine yönelik talepler zaman zaman dile getirilse de pek çok önemli aktör bunu reddediyor çünkü borçların silinmesinin ileride bu ülkelerin uluslararası piyasalara girişini sınırlayabileceğini ve böylece gelişmekte olan ülkelerdeki büyümenin ve yatırımın azalmasına neden olacağını düşünüyor.

Ancak bu düşünce yeteri kadar sağlam temeller üzerine oturmuyor. Uluslararası finansal akımların gelişmekte olan ülkelerdeki büyümeyi ve yatırımı artırmak yerine piyasalardaki dengesizliğe katkıda bulunma ihtimalleri daha yüksek.

Gerçek bu olsa da uzun zamandır akademide ve politik çevrelerde uluslararası finansal akımların gelişmekte olan ekonomilerin daha verimli kurumlar oluşturmasına, bankacılık sistemi ve borsanın gelişmesine yardım ettiği görüşü hâkim. Borçların affedilmesine karşı çıkanlar, aynı zamanda gelişmekte olan ekonomilerin uluslararası tahvillerin sağladığı disipline ihtiyacı olduğunu, çünkü sermayenin başka bölgelere kayma ihtimalinin otokratların ve popülistlerin yanlış yönetim şekillerini sınırlandırdığını iddia ediyor.

Tam da bu yüzden, Avrupa’daki borç krizi döneminde Yunanistan’a bankalara olan borcunu geciktirme ya da yapılandırma seçeneği tanınmadı, Yunanistan halkı; Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) üçlüsünün koyduğu şartları reddetse bile ülkedeki sol iktidar sonuç olarak bir anlaşmaya vardı. Bu da pek çok siyasetçinin piyasa disiplininin çalıştığını düşünmesine yol açtı.

Ancak bu anlatı zaman içinde doğruluğunu kaybetti. Otokratları kontrol etmek şöyle dursun, uluslararası finans aslında bu tip liderlerin işini kolaylaştırıyor. Örneğin 2009-2018 yılları arasında Güney Afrika Devlet Başkanı Jacob Zuma’nın kleptokratik hükümetinin ülke ekonomisinin ve kurumlarının altını oyduğu gayet açık olsa bile yabancı yatırımlar akmaya devam etti. Zuma da görevinden kendi partisi olan Afrika Ulusal Kongresi’nin attığı adımlarla uzaklaştırıldı. Zuma’nın iktidardan düşürülmesinde uluslararası finans hareketlerinin neredeyse hiç etkisi olmadı.

Benzer şekilde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ülkenin kurumlarına yaptığı saldırılara ve yatırımların ve üretkenliğin düştüğü bir döneme denk gelmesine rağmen yabancı yatırımcılar Erdoğan’ı kurtardı. Cari açığı finanse etmek ve sendeleyen ekonomiyi desteklemek için akıtılan para sayesinde Erdoğan kendi yönetim anlayışını daha da sertleştirmeyi, hatta meclisi ve mahkemeleri kendisine bağlayan bir sistem kurmayı başardı. Tıpkı Zuma’ya olduğu gibi Erdoğan’a da en büyük direniş uluslararası piyasalardan değil iç siyasetten geldi. Geçen yıl yapılan belediye seçimlerinde Erdoğan’ın partisi büyükşehirlerin çoğunun yönetimini kaybetti ve bu da iktidar gücünde önemli bir zayıflamaya yol açtı.

Bu örneklerin ötesinde uluslararası finansın gelişmekte olan piyasalardaki yozlaşmayı ve suç faaliyetlerini açıkça kolaylaştırdığını gösteren örneklerin sayısı da giderek artıyor. Tıpkı Malezya’da yaşanan 700 milyon dolarlık 1MDB skandalı gibi. Bunların hiçbirini sürpriz olarak görmemeliyiz. Uluslararası finans kuruluşları neden otokratlara makul şartlarda borç verme fırsatlarını, vergi cennetlerinden faydalanma olanaklarını ve kleptokratlara yardım ederek kâr etme imkânlarını kullanmasınlar ki?

“Bu borçların affedilmesi ve yeniden yapılandırılmasının yöntemleri konuşulmalı”

Böylesi bozulmuş bir statükoda yozlaşmış rejimlerin önüne geçmek için borçların affedilmesinin veya yeniden yapılandırılmasının yöntemlerini konuşmalıyız. Bu yollardan biri uluslararası bankaların adil borç verme kurallarını belirlemek üzere tarafsız bir uluslararası organ oluşturmak olabilir. Aynı kurum bir ülkenin mevcut borçlarının demokratik hükümetler tarafından edinilip edinilmediğini, kleptokratik amaçlarla hileli borçlanma yapılıp yapılmadığını ve bu borçların geri ödenmesinin sözkonusu ülke halkına ağır bir yük getirip getirmediğini belirleyebilir.

Demokratik yönetimler altında borçlanan ülkeler için dış borçlar cömert şartlarla yeniden yapılandırılabilir. Benzer opsiyonlar uzun dönemli kreditörlere ve dolaysız dış yatırım alan gelişmekte olan ülkelere de sağlanabilir.

Despot liderlerin ve yozlaşmış hükümetlerin aldıkları “gayrimeşru borçlar” ise silinmelidir. Sade yurttaşlar uluslararası kuruluşlar ile kendi seçmedikleri liderler arasında imzalanan antlaşmaların sonuçlarının acısını çekmemeli. Bu tip kleptokratlar ile “şeytan pazarlığına” giren organizasyonlar da korunmamalı.

“Ülkeler derin bir yoksulluğa itilmemeli”

Sosyal olarak ağır sonuçlara yol açabilecek geri ödemeler yapmak zorunda olan ülkelerin ise, bu borçlar demokratik yollarla seçilmiş hükümetler tarafından alınmış olsa da, derin bir yoksulluğa itilmemesi gerektiği açık. Borçların affedilmesinin ve yeniden yapılandırılmasının gelişmekte olan ülkelere sermaye gidişini keseceği öngörüsü ise sağlam temellere dayanmıyor. Bu ülkeler borç affını ve yeniden yapılandırmayı kabul etmese bile borçlarının mevcut haliyle kalması, ilerideki altyapı yatırımlarını ve yoksullukla mücadeleyi engelleyebilir.

Bir başka önemli mesele ise gayrimeşru borçların iptal edilmesinin uluslararası finansal piyasaların yönetilmesi ile ilgili inisiyatifleri geliştirme ihtimalidir; çünkü borç veren kurumlar, otokratlar ve yozlaşmış yönetimler ile anlaşmaya karar vermeden önce iki kez düşünmek durumunda olacaklar. Bu değişim de küresel finansal entegrasyona yeni bir çerçeve çizmek için önemli bir motivasyon olabilir.

Bu yaklaşım uluslararası finansın tamamen kınanmaması koşuluyla işe yarayabilir. Pek çok gelişmekte olan ülke hâlâ yatırım ve altyapı için kaynak ihtiyacı duyuyor. Bu ihtiyaçları karşılayabilecek iyi yönetilen ve sorumluluk sahibi uluslararası finans kuruluşları da hâlâ var. Gelişmekte olan ülkelerin ve pazarların uluslararası finansa erişemedikleri bir ortam yaratmamalıyız.

Sonuç olarak, borçların iptal edilmesi ve yeniden yapılandırılması düzgün çalışan uluslararası kurumlar ile otoriter ve yozlaşmış iktidarlarla ilişkiye giren kurumları ayırt etmek için önemli bir acil durum önlemi olabilir. Yeni bir uluslararası organa sadece gelecekteki finansal yükümlülüklerin kurallarını yönetmek ve finansal suistimalleri takip etmek için değil, aynı zamanda normların ve standartların yeni küresel çerçevesini desteklemek için de ihtiyacımız var. Sistemin, uluslararası organizasyonların ve gelişmekte olan ülkelerin gözündeki meşruiyeti ancak bu şekilde sağlanabilir.

Kaynak: Medyascope

Önceki İçerikAbdullah Gül: Geriye gidiş kaygı verici
Sonraki İçerikKoronavirüs: Dünyada son durum