HABER YORUM | Ekonomiyi sarsabilecek çok önemli bir gelişme: Türkiye bugün FATF’nin ‘gri liste’sine alınacak mı?

Bugün (21 Ekim) Paris’ten gelecek haberler Türk finansal sistemi ve ekonomisi üzerinde sarsıcı etkiler oluşturabilir. Kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanıyla mücadele etmek amacıyla kurulan ve Türkiye’nin de üye olduğu Mali Eylem Görev Gücü’nün (Financial Action Task Force – FATF) bugün yapılacak genel kurulunda Türkiye’nin öngörülen tedbirleri almada ve uygulamada yetersiz kaldığı gerekçesiyle ‘gri liste’ye alınacağı iddia ediliyor.

Türkiye’nin ‘gri liste’ye girebileceği yolundaki iddianın kaynağı, İngiliz Financial Times’a konuşan ve kimliği açıklanmayan iki FATF yetkilisi. Bir ülkenin ‘gri liste’ye alınması finansal işlemler açısından daha sıkı şekilde denetlenmesi ve birtakım kısıtlamalara maruz kalması anlamına geliyor. ‘Gri liste’ye alınmış bir ülkenin yabancı sermayeyi çekmesi zorlaşıyor, finansal işlemler sıkıntıya giriyor ve sermayeye erişim maliyetleri yükseliyor. ‘Gri liste’de olup eksiklerini tamamlamayan ülkeler, bir süre sonra, FATF tarafından ‘kara liste’ye alınıyor ve ambargolu ülke haline gelebiliyor.

FATF sekreteryası Paris’te OECD kompleksi bünyesinde faaliyet gösteriyor. Yılda üç defa genel kurul toplantısı yapan FATF’nin bu yılki genel kurul toplantısı bugün Paris’te yapılacak. İngiliz Financial Times’da dün çıkan habere göre (https://www.ft.com/content/74ff270e-6f1d-489f-802b-cd9b36c86fa3?shareType=nongift), FATF sekreteryası bugün gerçekleşecek olan genel kurulda Türkiye’nin ‘gri liste’ye alınmasını önerecek, bu yönde çalışmalar hazırlandı. Kararın onaylanmasına veya onaylanmamasına üye 39 ülkenin temsilcilerinden oluşan FATF genel kurulu karar verecek. Siyasi ve ekonomik olarak dünyanın önde gelen ülkelerinin hemen hepsi FATF üyesi. Financial Times, Türkiye ile ilgili ‘gri liste’ kararının genel kurulda onaylanma ihtimalinin yüksek olduğunu yazdı.

Üye ülkeler değerlendirmelerini yaparken teknik mi siyasi mi yaklaşıyor; burası tabii ki tartışılabilecek bir bahis. Türkiye’nin kara para işlemleriyle ilgili yetersizlikleri gerçeğinden bağımsız olarak, FATF üyesi ülkelerin listesine bakılınca, Türkiye aleyhinde siyasi oy verme ihtimali olan epey ülke olduğunu varsaymak mümkün. FATF genel kurulunda oy kullanacak olan üye ülkelerin listesi şurada:  https://www.fatf-gafi.org/about/membersandobservers/

FATF bir süredir kara para işlemleriyle ilgili olarak Türkiye’ye yönelik uyarılarda bulunmaktaydı. En son Aralık 2019’da yayınlanan Türkiye raporunda şüpheli finansal işlemlerle ilgili eksikler listelenmiş ve uyarılar yapılmıştı (raporun linki: https://fatf-gafi.org/publications/mutualevaluations/documents/mer-turkey-2019.html).

Türkiye hakikaten kara parayla ve terörizmin finansmanıyla mücadelede yetersiz bir ülke mi? Hakkaniyetli olmak gerekirse yeterli olduğunu söylemek zor. Türkiye’de isteyen istediği kadar nakit parayı götürüp bankaya yatırabilir; kimse de bu paranın nereden geldiğini sormaz. İsteyen istediği kadar parayla bir döviz bürosuna giderek döviz alabilir veya satabilir; geçen gün çıkan bir tebliğe kadar döviz bürolarında işlem yaparken kimlik tespiti dahi gerekli olmuyordu (https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/10/20211012-11.htm). Hatırlayalım: ABD hazinesini yüz milyonlarca dolar dolandıran bir ekip bu paraların aklanmasını başka bir ülkede değil, SBK Holding (Sezgin Baran Korkmaz) üzerinden Türkiye’de yapmıştı. Olay patladıktan sonra, SBK Holding’in ve Sezgin Baran Korkmaz’ın bütün mal varlığı dondurulmuş iken, ani bir mahkeme kararıyla dondurma kararı kaldırılmış ve Sezgin Baran Korkmaz’ın mal varlığını satabilmesi sağlanmıştı. Bu konuyu Yıldıray Oğur yazmıştı (https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/peki-belizede-ne-oldu-1589806), olayın detayları milyar dolarlık kara para aklayan adamların Türkiye’yi çiftlikleri gibi görüp epey bir insanı da kendi amaçları doğrultusunda kullanabildiklerini ortaya koymuştu. Bu sadece bir örnek, benzeri başka birçok şey olduğunu tahmin etmek zor değil. İşte –başka şeylere ilaveten– bu ve benzeri durumlar FAFT’nin Türkiye’yi ‘gri liste’ye atmasının muhtemel gerekçelerini oluşturuyor. Yani; siyaset, bürokrasi, yargı ve medyadaki kokuşmuşluk bir grup insana büyük menfaatler sağlarken ülkeyi komple fakirleştiriyor.
Bu noktada vurgulanması, en azından yanına soru işareti konulması gereken bir başka husus, Türkiye’nin ödemeler dengesi hesaplarında ciddi rakamlar oluşturan ‘net hata noksan’ kalemi. Bir ülkenin dış dünya ile ekonomik ilişkilerini gösteren ödemeler dengesi verilerinde ortaya çıkan hata ve eksikliklerin ödemeler dengesi tablosunda gösterildiği kaleme net hata ve noksan adı veriliyor. Bu ‘net hata noksan’ kalemi Merkez Bankası tarafından düzenli olarak yayınlanıyor; mesela içinde bulunduğumuz 2021 yılı çerçevesinde bakarsak, Türkiye’ye Ağustos’ta 4.5, ilk 8 ayda ise 13.5 milyar dolar (kayıtlarda izlenemeyen) para girişi oldu (https://www.bloomberght.com/23-yilin-en-yuksek-net-hata-noksani-nasil-yankilandi-2289495). Ülkeye para girişi olmuş, milyarlarca dolar para girmiş, ama nereden ve nasıl geldiği belli değil. Bu durum bunun illa kara para olduğunu göstermeyebilir; ancak kayıt ve denetim sistemi gevşek olan ülkelerin kara para aklanması açısından çok elverişli şartlar oluşturduğu kolaylıkla söylenebilir.

***
FATF konusuna geri dönecek olursak, eğer genel kurul bugünkü toplantısında Türkiye’nin ‘gri liste’ye atılmasını onaylarsa, Türkiye maalesef ekonomik sıkıntılarını arttıracak yeni bir durumla karşı karşıya kalmış olacak. ‘Gri liste’deki bazı ülkelere bakılırsa, muhtemel tablo hakkında bir fikir yürütmek mümkün olabilir: Arnavutluk, Kamboçya, Gana, Jamaika, Moğolistan, Nikaragua, Pakistan, Panama, Suriye, Uganda ve Yemen.

Bu yılın Mayıs ayında IMF tarafından yayınlanan bir araştırma, FATF ‘gri liste’sinde yer alan ülkelere yabancı sermaye girişinin net biçimde ve önemli ölçüde azaldığını ampirik olarak ortaya koymuştu (https://www.imf.org/en/Publications/WP/Issues/2021/05/27/The-Impact-of-Gray-Listing-on-Capital-Flows-An-Analysis-Using-Machine-Learning-50289). Bu çalışmaya göre, FATF ‘gri liste’sinde yer alan ülkelerde ‘sıcak para’ olarak da bilinen ‘portföy yatırımları’ milli gelirin yaklaşık yüzde 3’ü kadar azalıyor; doğrudan yabancı sermaye yatırımları da benzer oranda azalıyor. ‘Gri liste’ gelişmesinin Türkiye’den yabancı sermaye kaçıracağını veya Türkiye’ye gelme ihtimali olan yabancı sermayeyi caydıracağını söylemek mümkün. Türkiye’nin milli gelirinin yuvarlak 750 milyar dolar civarında olduğu dikkate alınınca, ‘gri liste’ gelişmesiyle Türkiye’den kaçacak veya Türkiye’ye gelmekten vazgeçecek yabancı sermayenin 45 milyar dolar civarında olabileceği düşünülebilir. Bu arada, Merkez Bankası rakamlarına göre Ağustos ayı itibariyle Türkiye’de hisse senedi ve tahvillerdeki yabancı portföy yatırımı toplamının 30.6 milyar dolar civarında olduğunu hatırlamak riskin büyüklüğünü algılamada bize yardımcı olabilir. Keza, 2020 senesinde Türkiye’ye 5.7 milyar dolar tutarında doğrudan yabancı sermaye yatırımı gelirken bu rakamın 2007’de 19 milyar dolar civarında olduğunu hatırlamak yerinde olur. Yani, para çıkışları sözünü ettiğim IMF çalışmasındaki kadar olmasa dahi, Türkiye bu aralar (ister sıcak para, isterse doğrudan yabancı sermaye yatırımları şeklinde olsun) yabancı sermaye çekmede çok elverişli olmadığı için, Türkiye’den çıkacak yabancı sermaye nisbi olarak düşük dahi olsa, TL üzerindeki baskıyı ciddi şekilde arttırabilir.

Muhtemel bir ‘gri liste’ gelişmesinin Türkiye’nin AB ile ilişkilerini de olumsuz şekilde etkilemesi kaçınılmaz. AB mevzuatı, kara para aklama ve terörizmin finansmanı açısından riskli kabul edilen üçüncü ülkelerle yapılan ticarette ve finansal işlemlerde ekstra tedbirler alınmasını va’zediyor (https://ec.europa.eu/info/business-economy-euro/banking-and-finance/financial-supervision-and-risk-management/anti-money-laundering-and-countering-financing-terrorism/eu-policy-high-risk-third-countries_en). Türkiye’nin FATF ‘gri liste’sine alınması, AB üzerinde Türkiye’nin ‘şüpheli ülke’ olarak tanımlanması yolunda baskı oluşturabilir. Bazı AB ülkelerinin Türkiye ile ticareti ve finansal işlemleri zorlaştırdığı bilinmekteydi; meselâ neredeyse 2 yıldır Fransa’dan Türkiye’ye yapılan havalelerde ciddi zorluklar çıkarılıyor, Türk menşeli malların ithalat gümrüklemelerinde problemler yaşanıyordu. Fransa’nın muhtemelen siyasi saiklerle benimsediği bu tutumun bütün Avrupa ülkeleri tarafından ve resmi bir çerçevede yaygınlaşmasının Türkiye’ye ciddi zorluklar doğuracağını tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yok.

FATF’nin Aralık 2019 tarihli Türkiye raporu, aslında, mevcut riskleri daha o günlerde net şekilde işaretlemekteydi. Lakin “Para gelsin de nasıl gelirse gelsin” yaklaşımı sorunları iyice büyüterek Türkiye’nin ‘gri liste’ye girme riskini somutlaştırdı. Bu arada, Türkiye için hayati önem taşıyan bu konunun büyük gazetelerin hiçbirisinde yer almaması da başka bir acayip durum. Hadi Hürriyet, Sabah, Milliyet gibi gazeteleri geçtim; Dünya gibi ana işi ekonomi gazeteciliği yapmak olan bir gazete bile bu durumu haber yapmamış. Bu konunun haberleştirilmemesi haber değeri olmamasından değil, siyaseten elverişli olmamasından kaynaklanıyor. Bu tablo “ana-akım medya”nın tamamen propaganda aparatlarına dönüştüğünü de ortaya koyuyor.

Düzgün ve kurallı yönetim bir liberal fantezisi değildir; kuralları ve ilkeleri olmayan, Türkiye’yi kendi çiftliği gibi gören keyfi bir yönetim biçimi esasında bir milli güvenlik sorunudur. Talimat alarak iş yaptığı aşikâr olan yargı yalnızca dava konusu tarafları mağdur etmekle kalmaz; bütün ülkeyi komple bir çöküntüye sürükler. Yargının ve bürokrasinin siyasileşmesinin, medyanın propaganda aygıtına dönüşmesinin ve siyasetçiyi/iktidarı denetleyecek kurumsal kontrol mekanizmalarının etkisizleşmesinin bir ülkeye getireceği yer yalnızca fakirliktir. FATF’nin bugünkü toplantısından ‘gri liste’ kararı çıkıp çıkmayacağını; eğer çıkarsa siyasi mülahazaların bu karar üzerinde ne kadar etkili olacağını bilmiyoruz. Umalım ki Türkiye’yi fakirleştirecek böyle bir karar çıkmasın. Ancak kuralı/ilkesi olmayan keyfi bir yönetim Türkiye’yi iyi bir yere götürmeyecek. Siyasi denge-kontrol mekanizmalarını tesis edemeyen bir Türkiye’de risklerin artması bana kaçınılmaz geliyor.

Türkiye’nin yaşadığı sorunlar tesadüfi süreçlerin değil, hukukun/yargının etkisizleşmesinin, bürokrasinin partizanlaşıp kokuşmasının ve yönetimin şahsileşmesinin/keyfîleşmesinin sonuçlarıdır. Bütün bunlar siyasi ve ekonomik öngörülebilirliği azaltarak ekonomik kırılganlığı arttırmaktadır. ‘Ekonomik öngörülebilirlik’ genel olarak siyasi otoritelerin ve özelde ekonomi yönetiminin politika tercihlerinin net, belirgin, şeffaf ve tutarlı olması; güven vermesi ve bu durumun süreklilik arz etmesiyle mümkün olur. Politika dokümanları tutarlı ve güvenilir bir gelecek perspektifi sunmuyorsa, bağımsız kurumların özerkliği zedelenmişse ve siyasi etkiye açık hale gelmişse, siyasi otorite keyfi şekilde tutarsızlıklar sergiliyor ve bu keyfi davranışların sonucu olarak hiç hesaba katılmayan durumlar ortaya çıkıyorsa ‘ekonomik öngörülebilirlik’ten bahsetmek mümkün olmaz. Ekonominin gerilemesi ve fakirleşme tek bir sebebe bağlanamaz; birbiriyle ilişkili ve girift pek çok sebep söz konusudur, ama konunun siyasette ve yönetim tarzında düğümlendiğini vurgulamak gerekir. Türkiye’nin fakirleşmesi hukukun darmadağın edilmesinin, kurumsal kapasitenin çok zayıflamasının, tek adam anlayışının, müzakereyi ve rıza-ikna süreçlerini dışlayan otoriter yönetim biçiminin doğal ve kaçınılmaz sonucudur. Türkiye’nin yeniden yükselişe geçmesinin, ancak bunların düzeltileceği ve meşru denge-kontrol mekanizmalarını tesis edecek komple bir yapısal/anayasal değişiklikle mümkün olabileceği kanaatindeyim.

Önceki İçerikYayımlanan video sonrası KKTC Başbakanı Saner siyaseti bırakıyor: “Komplo kuruldu”
Sonraki İçerikİlk yorumlar: Erdoğan’ın Merkez Bankası faizleri düşürdü… Dibin de dibi varmış…