Ana SayfaHaberler"Keşke Yunanistan İsrail kadar iyi bir ülke olsa”

“Keşke Yunanistan İsrail kadar iyi bir ülke olsa”

Karar gazetesi yazarı Osman Sert bugünkü (2 Haziran) yazısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemdeki dış politika çıkışlarında aslında adını andığı ülkelere değil, adını anmadığı ABD’ye hitap ettiğini söylüyor: “Seçime kadar kızım sana söylüyorum gelinim sen anla diyalogları sürecek gibi görünüyor. Gelinin buraya kulak vermeye niyeti var mı o ayrı mesele.”

Osman Sert’in “Keşke Yunanistan İsrail kadar iyi bir ülke olsa” başlıklı yazısı:

Ama değil. En azından Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından İsrail Yunanistan’ın aksine dürüst ve yurtdışında lobiler üzerinden Türkiye aleyhine iş çevirmeyen bir ülke. İsrail Cumhurbaşkanı Herzog ve Başbakanı Naftali Benet ise Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in tersine sözünde duracak onurlu siyasetçiler.

Yoksa Erdoğan İsrail ve liderleri ile ne görüşür ne temas eder ne de daha sık görüşmenin zeminini arardı.

Aynı şey Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman için de geçerli. Sözünde duran onurlu siyasetçilerle görüşeceğini son bir haftada defalarca dile getiren Cumhurbaşkanı, bu ilkesini gözeterek onurlu bir siyasetçi olan Bin Selman’la Riyad’da görüştü, kucaklaştı. Aksi takdirde böyle bir görüşme mümkün olmazdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın PKK’ya verdikleri açık, kapalı destek nedeniyle İsveç ve Finlandiya’ya gösterdiği ilkesel tepki de toplumun geniş kesimi tarafından haklı bulunuyor. Gerçi Finlandiya biraz İsveç’in yanında kurban olmuş gibi görünüyor ama bu saatten sonra iki ülkeyi ayırmak NATO için de Ankara için de pek kolay değil.

Ama dünkü grup toplantısında Erdoğan’ın belirttiği “İsveç ve Finlandiya ve onların üyeliği için ısrarcı olanlar bu ülkenin sınırları içinde terör örgütü ile bağlantılı tüm kurumların kapısına kilit vurması gerekiyor. PKK’yı YPG’yi meşrulaştırmaya çalışanlar bizi değil kendilerini kandırıyorlar” benzeri tepkiler terörle mücadeleyi dış politikasının ana omurgası haline getirmiş bir ülke açısından da son derece anlaşılır.

Muhtemelen Erdoğan aynı talepleri Suriye’de YPG’ye alan açan, Moskova’da ofis açmasına izin veren ve PKK’yı terör örgütü olarak tanımayan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e de Batı ülkelerine konuştuğu netlikte ve tonda iletmiştir. Putin gerekli adımları atmadığı takdirde de Ankara Rusya’ya karşı atacağı adımlarını çoktan planlamıştır.

Hemen elmalarla armutları toplamayalım yorumları yapılabilir. Mesele de zaten elmalar ve armutlar değil. Aynı şekilde Yunanistan, İsrail, Suudi Arabistan ya da Rusya değil.

İşin kinaye, ironi boyutunu erbabına, sevgili Akif Beki’ye bırakıp sadede gelirsek Cumhurbaşkanı Erdoğan kendince çok tutarlı bir diplomatik süreç yürütüyor. Aslında yukarda sayılan hususların hemen hemen hepsinde adres aynı.

Başlık, siyasi figürler, süreçler ne kadar farklı olursa olsun asıl mesele Washington’un bu süreçlerde Erdoğan’ı ikna edecek bir şekilde topa girmiyor olması.

Nitekim Yunanistan Başbakanı Miçotakis Türkiye’yi haklı olarak çileden çıkaran sözlerini ABD Senatosundaki ayakta alkışlanan konuşmasında sarf etmişti.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO başvurusu her ne kadar bu iki ülkenin Rusya tehdidi karşısında bir güvenlik arayışı sonucu olsa da sürecin asıl mimarı NATO’yu yeniden Rusya karşıtı kampın karargâhı haline getiren Biden yönetimi.

Türkiye’nin NATO’nun Rusya karşıtı genişlemesini engellemesine neden olan dinamiklerinden biri de Erdoğan’ın Putin’le yakın diyalogu. Bu dengenin tersine dönmesi için de karşıdan benzer bir ağırlığın devreye girmesi gerekiyor. O da Biden’ın Erdoğan’la teması ve sonrasında ABD ile Türkiye arasında bir pazarlık süreci.

Türkiye’nin bu sert ve her cephede her geçen gün yükselen tonunun bir dengeye kavuşması için ABD’den bir yaklaşım geliştirilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla Erdoğan’ın grup toplantısındaki ve öncesindeki konuşmalarının iki muhatabı var. Birincisi seçim dönemi yaklaşırken AK Parti ve MHP kamuoyu. İkincisi ise Amerikan yönetimi.

Türkiye’nin ABD ile konuşması ve çözmesi gereken çok sayıda başlık var. F35’ler artık görünür gelecekte masada olmadığı için öncelikle eldeki F16’ların modernizasyonu ve mümkünse yeni nesil F16’ların alımı. Adlarının yeni nesil olduğuna çok aldanmamak gerek tabii.

Yunanistan’ın ABD’den temin edeceği ve Ege’deki üstünlüğü Türk Hava Kuvvetleri aleyhine değiştirebilecek F35’ler karşısında bu yeni nesil F16’larla elde edilecekler sınırlı. Aynısı diğer bölge ülkelerine karşı da öyle.

Elbette Türkiye bugüne kadar girdiği silahlı çatışmaları teknolojik üstünlük parametresinin ötesinde dinamiklerle kendi lehine yönetti. Ama Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısında da gördüğümüz gibi teknoloji artık savaşların kaderinde hayati rol oynuyor.

Halkbank davasında verilecek karardan, CAATSA yaptırımlarının geleceğine ve Suriye’deki muhtemel bir operasyona kadar Washington ısrarla Türkiye ile bu konuları ele almıyor. Ne Biden-Erdoğan arasında görünür içerikli ve sonuca matuf bir diyalog var ne de kurumsal olarak ABD ile bu sorunları yürütecek aktif bir mekanizma mevcut.

Seçime kadar da kızım sana söylüyorum gelinim sen anla diyalogları sürecek gibi görünüyor. Gelinin buraya kulak vermeye niyeti var mı o ayrı mesele.

- Advertisment -