Laiklik ve Seküliyerlik neyimiz olur? (III)

Bu yazıda Fransa ve Türkiye’deki laiklik uygulamalarını ele alacağım. Osmanlı ve laiklik meselesi bambaşka bir yazı ister. (…) Aralık 2006’da dünyaya bomba gibi bir haber düştü: Yerel belediye Papa II. Jean-Paul’ün heykelini dikti! Ardından büyük bir tartışma koptu. Nasıl olurdu da Fransa’da bir belediye, sınırları içinde bulunan Protestanlar, Ortodokslar, Müslümanlar, Museviler, deistler ve ateistlerden topladığı vergilerle Katolik bir faaliyet için harcama yapabilirdi?

Bu dizinin başında da yazmıştım tekrar edeyim, kuram ve uygulamanın arası her zaman açıktır. Sert laiklik uygulamalarının gözüktüğü ülkeler dediğimizde kurama en çok yaklaşanları kast ediyoruz. Yumuşak laiklik uygulamaları dendiğindeyse kuramdan en çok uzaklaşanlar anlaşılmalı. En sert denince de kurama birebir uyan. Var mı böyle bir ülke? Fransa olabilir mi? Türkiye’nin uymadığı kesin.

Peki Türkiye’deki laiklik uygulamaları ne düzeyde? Cevap vermeye Fransa’dan bir örnek vererek başlayayım.

Dinci heykel!

Aralık 2006’da dünyaya bomba gibi bir haber düştü: Yerel belediye Fransa’nın Bretanya bölgesindeki Ploërmel kasabasına Papa II. Jean-Paul’ün heykelini dikti! Ardından büyük bir tartışma koptu. Heykel 8,75 m. yüksekliğinde devasa boyutlardaydı. Gürcü Z. Tseretelli yontmuş ve belediyeye tamı tamına 130 bin avruya (imla hatası yoktur!) mal olmuştu.

Tartışmalar heykelin Gürcü birine yaptırılmasıyla, boyutlarıyla veya maliyetinin kabarık olmasıyla ilgili değildi. Sebep, belediyenin sert laiklik uygulamalarıyla tanınan Fransa’daki laikliğin teminatı 9 Aralık 1905 tarihli meşhur “Devlet ile Kiliselerin Ayrılması” kanununa muhalif iş yapmasıydı. Nasıl olurdu da Fransa’da bir belediye, sınırları içinde bulunan Protestanlar, Ortodokslar, Müslümanlar, Museviler, deistler ve ateistlerden topladığı vergilerle Katolik bir faaliyet için harcama yapabilirdi? Belediyenin laikliğe aykırı kabul edilen bu davranışı üzerine önce bu bölge sonra bütün Fransa hop oturup hop kalktı (http://collectif-anti-statue-ploermel.over-blog.com/). Hatırlayalım meşhur 1905 Kanunu’na göre devlet veya belediyeler hiçbir inanç için para harcayamaz ve bütçelerinde de dinle ilgili bir kalem bulunduramazlar (m. 2). Bizim için oldukça şaşırtıcı bir madde olsa gerek!

Niye şaşırtıcı olsun ki? Çünkü aklıma bizim belediyelerin mesela her dinin mabedine götürdükleri temizlik hizmeti geliyor. Camiyse cami, kiliseyse kilise, havraysa havra, ayırt etmeden. İlk bakışta laiklikle kuramsal açıdan çatışmıyor gibi görünüyor. Çünkü mabetler oranında hizmet götürülüyor. Bu yüzden camiye harcanan meblağ kiliselere harcanan meblağdan çok olsa da kiliseler ve havraların tamamı bu beledi hizmetten mahrum edilmiyor.

Peki, şimdi zihnen tekrar harekete geçelim ve biraz daha derinleşelim. Heykel örneğiyle temizlik örneğini kıyaslayarak düşünelim. Mabetler din ayrımı olmadan temizleniyorlar. Çok güzel! Kimlerden alınan vergilerle veriliyor bu hizmet? Müslüman, Hristiyan, Musevi, Budist (kaç tane var ki sayma onları!), deist ve ateistlerden. Geçen yazıdaki laiklik tarifinde yer alan maddelere hiç bakmadan düşünmeye ve derinleşmeye devam edelim. Temizlik örneğinde deist ve ateistlerden alınan vergiler bir havuzda toplanıyor ve sonra onların hiç kullanmadıkları ve kabul etmedikleri bir alana sarf ediliyor: Yani mabet temizliği. Burada iki özellik saydım: Kullanmadıkları ve kabul etmedikleri. Yani belediyelerce engelliler için yapılan spor salonlarını da engelli olmayan deist ve ateistler kullanamıyorlar ama toplanan vergilerle yapılmalarına da itiraz etmiyorlar. Niye? Pozitif ayrımcılıkla bu salonlar sadece onlara hasrediliyor. Herkes de memnun. Deist ve ateistler de memnun, müminler de. Ama deist ve ateistler (belki de mabetlere hiç gitmeyen ve yine de Müslüman, Hristiyan, Musevi veya başka bir dine mensup olanlar) kendilerinden toplanan vergilerin mabetlere harcanmasına itiraz ediyorlar. Laiklik ilkesi gereği devlet veya belediye dinlere karşı eşit mesafede uzak durmalı, herhangi birini veya tamamını maddi ve/ya manevi herhangi bir yolla desteklememelidir, diyorlar.

Denebilir ki deist ve ateistlerin de kullanabilecekleri kamusal alanlar mesela parklar, kütüphaneler devletçe ve belediyelerce yapılıyor. Bu itiraza cevap şu olabilir: Bu gibi alanlar tarafsızdır, dinle ilgisizdir, herkes gidebilir ve oradan herkes istifade edebilir. Yani parklar ve kütüphaneler deist ve ateistlerin mabedi değildirler. Kimse de bunların yapılmasına itiraz etmez. Peki opera ve bale binaları? Yok onlar da deist ve ateistlerin mabetleri değiller. İsteyen herkes gidebilir. İyi de opera ve bale gibi sanatsal etkinlikler için vergimin kullanılmasını kabul etmiyorum, bunlar benim dünya görüşüme, dinime aykırı diyen müminler yok mu? Var.

Mabetlerle bunlar arasında peki fark var mı? Var. Nedir bu fark? Mabetlerin dini içerikli olması, opera ve balenin olmaması. İşte laiklik burada kendini belli eder: Dinle ilgili olan tüm işlerden devlet ve belediyelerin elini eteğini çekmesi. Laiklik tarifine göre geri kalanlarda sorun yok. Oh, ne güzel! E, öyle. Tanım ve tarif bu şekilde. Yeniden tanımlanıp, tarif edilemez mi? Edilir de; kim edecek? Böyle muallakta (askıda, alakada) kalması siyaseten daha elverişli! Oy toplamak için oldukça işe yarıyor.

Aynı örnekten devam edeyim, mantığını anlatmak için: Mesela ben şahsen devletin veya belediyelerin boks gibi vahşi işlere para ayırmasını doğru bulmuyorum ama ayırıyor. Laikliğe aykırı mı para ayırması? Hayır değil. Hemen ortaya çıktı değil mi boksa para ayırmanın laikliğe aykırı mı olduğu sorusunun mantıksızlığı. Bunun gibi bale, opera da böyle. Bu alanlara para ayırıp ayırmama meselesi siyasi (bana kalırsa insanlık dışı) bir tercih. İspanya’da da devlet ve belediye geleneksel “spor” diye boğa güreşlerine para ayırıyor. Bizdeyse horoz dövüştürenler yakalanıp cezalandırılıyor. Bunlar dinle ilgili işler değil. O yüzden laiklikle irtibatlandırılmıyorlar.

Çözüm ne peki? Mabet ve benzeri dini mekanların inşası ve bakım masrafları cemaatçe karşılansın, devlet ve belediye eşitliği ve adaleti bozmamak adına buralara insanların rızası hilafına harcama yapmasın! deniyor.

-İtiraz edilebilir: İyi de kültürel ve tarihsel olarak Türkiye dinlere “her” zaman saygılı bir ülke oldu ve olmaya da devam ediyor. Ne var temizlik hizmeti götürmekte?

-Cevap: İnançsızlar mabetlere saygı duyabilirler ama kendilerinden toplanan vergilerle inanmadıkları alanları desteklemek zorunda değiller!

-Yine itiraz edilebilir: İyi de Türkiye kültürel ve tarihsel olarak dinle yoğrulmuş bir ülke!

-Cevap: Ama anayasasında laiklik ilkesi var.

İşte konunun en can alıcı noktası burası: Laiklik kuramsal olarak tek bir tanım ve tarife sahip olsa da uygulamada devletler bir spektrum içinde konumlanıyorlar ve hareket ediyorlar: En sertten en yumuşağa. Türkiye’de de uygulamalar zaman zaman sertleşiyor, zaman zaman yumuşuyor. Yumuşuyor demek mevcut tanım ve tariften uzaklaşıyor demektir.

Lafı dolandırıyor muyum?

Yumuşak uygulama laiklik ilkesinden sapmak demek değil midir? Evet, sapmak demektir. Tekrar ediyorum laikliğin tek bir tanımı ve tarifi var. Şimdilik bu tanım ve tarif üzerinde uzlaşılmış mıdır? Evet uzlaşılmıştır. O zaman, ya bu ilkeye uyarsın, ya tanım ve tarifi değiştirirsin ya da anayasadan çıkarırsın (bu olmadı; çıkarmak teklif dahi edilemez!). Laiklik ilkesine uyarsın demek en sert uygulamayı gerçekleştirirsin demektir. Ödün, taviz vermeden ilke ne diyorsa onu uygularsın demektir. Bu mümkün mü? Ben şimdiye kadar tarih boyunca tam uyan, riayet eden devlet görmedim.

Çan Sesi!

Buna rağmen sanırım dünya üzerinde en serte yakın uygulamayı Fransa gerçekleştiriyor. Bakın hala en sert diyemiyorum. Niye? Çünkü Fransa’da da bazı devlet organlarının ve belediyelerin aldıkları karar ve uygulamaların laiklik ilkesiyle bağdaşmadığını düşünen insanlar var. Mahkemeler de bunların açtığı davalara bakmakla meşguller. Nedir mesela? Bazı ilerici Fransızlar kiliselerde çan çalmanın tarihsel ve kültürel olarak hep dini olduğunu ve artık zamanı bildirmek işlevini de yitirdiği için sadece kilise içinde çalınması gerektiğini ileri sürüyorlar.

Çan’ın kiliselerden kamusal alana da yansıyacak şekilde çalınması laikliğe aykırı mı? Çanı ne devlet çalıyor ne de belediye. Devlet sadece izin veriyor, karışmıyor. Dini bir kurumun mabetleri olan kiliseler çanları çalıyor. İtiraz edenler şunu savlıyorlar: “Nikahlarını kilisede kıydırmak isteyenler kiliseye gidebilirler bizi ilgilendirmez ama herkes çan sesine maruz kalmak zorunda değil! Bu baskın sesten kurtuluşun tek yolu kulak tıkamak. Mecbur değiliz ki! Çan sesleri yoluyla din-kilise (bu ritüeliyle) tamamen tarafsız kalması gereken kamusal alanı baskılıyor, dominé ediyor.” Fransız mahkemeleri, aydınları, ruhbanı ve filozofları bunu hala tartışıyorlar. Onlar tartışadursunlar, Türkiye’de de ezan sesinin aynı gerekçeyle dışarıdan kesilerek tamamen iç ezana döndürülmesi gerektiğini düşünenler var. Yakinen tanıyorum, bunu söyleyenleri.

Şimdi baskılama (domination) gerekçesine bakalım. Farkındayım; Fransa için bile çok uç olan bir konuyu ele alıyorum, ama bence bu doğru düşünmek adına faydalı bir zihin idmanı.

“Tamamen nötr olması ve kalması gereken kamusal alanın sesle baskılanması.” Burada öne çıkan baskılama aracı, ses. Sessizlik olduğunda görsellik öne çıkmaya başlayacak, araç olarak: Mabetlerin ve o dine mensup olanların arz ettiği domine edici görsellik olacak. Görkemli minareler, çan kuleleri, ihtişamlı devasa boyutlarıyla camiler, kiliseler, Nice’deki gibi istavrozlu, melekli, şeytan motifli mezarlıklar… Çarşaflı rahibeler, baş örtülü kadınlar, külahlı, kapüşonlu keşişler, takkeli erkekler, perçemli fötr şapkalı Museviler, kipalı gençler, yaşlılar… Bunların oran olarak sayısının fazla olduğu kamusal alanlarda da bu sefer din, görüntüsüyle, görselliğiyle dominé etmeye başlayacak. “Maruz kaldığımız sesi duymamak için kulaklarımızı tıkıyoruz diyenler gibi görmemek için gözlerimizi kapıyoruz baskı altına alınıyoruz!” diyenler bir sonraki adımdalar. Daha sonraki adım seslerini işitiyoruz ve kokularını alıyoruz olacak!

Laikliğin şimdilik tek olan tanım ve tarifine göre dine mensup olanların ve (mabet, giyim-kuşam, yeme içme, parfüm gibi) sahip olduklarının kamusal alanda sesle, görüntüyle, kokuyla mevcudiyetlerini hatta yoğun oldukları yerlerde “dominasyon”larını engelleyen bir durum yok. Yeter ki devlet ve belediye eliyle bunlar yapılıyor olmasın ya da desteklenmesin. Sivil sermaye ile alınan arsalar, üzerlerine yapılmakta olan mabetler, giyim-kuşamlar, saldıkları kokular, yeme içmeler laikliğe aykırı değil. Devlet veya belediye mesela sivil halka veya kendi memur ve işçisine dinle irtibatlı bir kıyafet dayatmadıkça o da laiklikle ilgili değil. İsteyen istediğini giyer, yer içer, kokusunu sürünür, çevreyi mimari ve şehircilik bakımından bozmayacak şekilde binasını inşa eder, etrafı rahatsız etmeyecek frekansta istediği sesi çıkarır. Fransa’da şu da tartışılıyor: Sivil okuldaki öğretmen boynuna istavroz takabilir mi? Devlet memuru ya! Devlet tak diye zorlamıyor. Zorlasa laikliğe aykırı olacak. Ama takanı ne yapacağız, diye tartışıyorlar. Şimdi bir de Fransız Müslüman kadın öğretmenler var; baş örtüleriyle derse giriyorlar. Tartışma büyük! Öğrenciler devlet (memurunun) eliyle dini propagandaya maruz kalmasınlar, endişe bu.

Peki Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı cami yaptırıyor mu veya dini hizmetlere para ayırıyor mu? Elbette. Peki Diyanet bir devlet organı mı? Evet. E o zaman bu durum laiklik ilkesine aykırı mı? Kuramsal olarak evet. Ama unutmayalım aykırı demiyoruz da yumuşak laiklik uygulaması diyoruz.

Tartışmaların temelinde bu var: Türkiye’de yasalar, toplumun bir kısmının gerçekleriyle uyuşmuyor. Bu kısım ne kadar büyük? Ölçmek lazım. Ara sıra ölçüyorlar. Ben münferit örnek vereyim: Mesela biri mabetten içeri hiç adım atmamış olsa bile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yaptıklarının laikliğe aykırı olduğunu asla kabul etmiyor, ama aynı zamanda laiklik ilkesinin de gerekli olduğunu düşünüyor. Bu şu demek: İlkenin bir kısmı bize uyar, ama tastamam kurama uymak Türkiye için saçmalık!

Toplumda bir de şöyle tipler var: Mabetten çıkmazlar; beş vakit camide, üstüne beş de evde kılarlar. Ama devletin Diyanet eliyle din üzerinde ve/ya din hizmetinde bulunmasına karşı çıkarlar. Skala çok geniş, her cins var.

Mevzu tam olarak bu işte, her cinsten tipin bulunması.

Depremzadelik!

1999 depreminden sonra bedelli askerlik yapmak üzere Ayşecik olarak Kütahya’ya gittiğimde tugay içinde komutanının nezdinde Arapça dualar eşliğinde Kütahya müftüsünün yönettiği İslami bir ayin yapıldı. Dualara başlandığında herkes ellerini açtı, duaya eşlik etti. Tugayda tanıştığım hemen yanımdaki Musevi çocukla önümdeki Rum-Ortodoks’un da ellerini havaya kaldırdığını gördüm. Beraberce salavatlar ve aminler getirdik. Ardından onların da ödedikleri vergilerle satın alınmış besili bir koç inanmadıkları bir dinin ritüeliyle kurban edildi, yine salavatlar eşliğinde. Her gün üç öğün yemeklerden önce de hep bir ağızdan yüksek sesle dualar ettik. Tanrı’ya hamdettik. Hala da ediliyor. Ateist çocuklar vardı. Onlar da her gün üç öğün dua ettiler. Hala da ediyorlar.

Peki askeri bölge kamusal alan mı? Evet. Askeriye, devletin bir kolu mu? Evet.

İşte bu noktada denir ki: “Aşırıya gitme! Saçmalıyorsun: İki-üç gayrimüslim er için dua mı edilmeyecek? Burası peygamber ocağı değil mi?” Kültürel ve tarihsel olarak evet, öyle. Dua etmesek olmaz mı? Orasına karışmam, ben içimden yine duamı yaparım. Her tugayın açılış gününde dua ediliyor mu? Onu da bilmiyorum. Bu seneki adli yılın açılışında da dua edildi. Daha önce ediliyor muydu? Hayır onlarca senedir edilmiyordu. Bu sene edildi. Ne oldu? Hakimler ve adli yıl kutsanmış oldu! Muvaffakiyetler ve Allah’ın yardımı dilendi. Ne var bunda diyenler bir yanda, olmaz böyle saçmalık diyenler beri yanda!

Normamanialık!

Sesi çok çıkan ve oldukça da asabi Ersan Şen hoca. O asistanken ben öğrenciydim. Hoca tam bir normamaniadır. Hukukçu, ne yapsın. Haklı hoca. Toplumbilimci değil ki… Toplumbilimci olsa gerçekleri görmeyi ve konuşmayı sever. Ersan Şen Hoca ise hep kitabın ortasına bakarak şunu der: “Ya yazana uy ya da yazanı değiştir.” Arada tenakuz olmasın. İyi de hayat bu makasın açıklığıyla kaimdir. Laiklik meselesinde Hoca aynı ısrarı dile getiriyor mu bilemem. Ben sadece hocanın ilkesini söyledim. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti anayasasında laiklik ilkesi, değiştirilemez hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez yazıyor ya o yüzden Şen Hoca, yazanı değiştir diyemiyordur sanırım.

E, Türk hükümetleri de ne Şen’e uyuyorlar ne de tam olarak laikliğin tanım ve tarifine. Dedikleriyse, laiklik ilkesi orada kuzu kuzu dursun biz yumuşak laiklik uygulamalarımıza devam edelim.

Hukukçular onu diyor, toplumbilimciler bunu diyor. Peki tarihçiler, felsefeciler ne diyor?

Türkiye’de Laiklik

Laiklik ibaresinin 1937’den itibaren tüm anayasalarında yer almasına rağmen geçen yazıda bahsettiğim üçlü tasnife göre Türkiye’de var olan gerçek düzen, secularisme benzer bir düzendir. Tam demiyorum; benzer diyorum. Çünkü Türkiye’de 1937-2000 yılları arasında hâkim olan yapı tek cümleyle şudur: [İdeolojik olarak] laisizmle biçimlen(diril)miş secularism. Laisizmin ne olduğunu geçen yazıda söylemiştim. Oraya müracaat edilebilir. 2000’den sonraysa her geçen gün ilke uygulama itibariyle oldukça esnetilmiş durumdadır. Peki’ bu süreç nasıl gelişti? Onun cevabını da gelecek yazıda vereyim. Merak etmeyin gittikçe daha heyecan

Önceki İçerikFransa’da seçim kampanyası start aldı
Sonraki İçerikArınç: Bizim dindar insanlarımızın bile tamamen tersine döneceğini bir gün göreceksiniz