RÖPORTAJ | “Türkiye, Avrupa Konseyi’nden çıkarsa UEFA’da bile tutmazlar”

NTV’nin deneyimli Strazburg Temsilcisi Kayhan Karaca: “Esas bizi Avrupa ailesinin bir parçası yapan Avrupa Konseyi'dir. Avrupa Konseyi üyesi olmasak AB ile üyelik müzakerelerine başlamamız mümkün olamazdı. Avrupa Konseyi üyeliği ve AİHM sistemi içinde yer almamız bizim siyasi planda Avrupalılığımızın tescillenmesidir. Buradan çıktığınız zaman Avrupa kıtasından, ailesinden çıkarsınız. O zaman bizi UEFA’da bile tutmazlar. Bizim Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe'nin Asya’da turnuvalar bulmaları gerekir. O zaman gerçekten de "Avrupa Konseyi’nde değiller, UEFA’da da olmasınlar" derler.”

Türkiye’nin AİHM’nin Osman Kavala hakkında verdiği kararı uygulamaması üzerine yaşanan ve bundan sonra yaşanabilecek süreçleri, NTV’nin deneyimli Strasbourg temsilcisi Kayhan Karaca’yla konuştuk.

Osman Kavala davası 10 büyükelçi kriziyle birlikte Avrupa’nın gündem maddelerinden biri haline geldi. Türkiye, Kavala hakkında verilen AİHM kararını uygulamıyor ve Haziran ayında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türkiye için ihlal prosedürünü devreye sokacağını duyurmuştu. Öncelikle süreç buraya nasıl geldi?

AİHM Aralık 2019’da Osman Kavala için hak ihlali kararını açıkladı. Türkiye’nin karara yaptığı itiraz AİHM tarafından kabul edilmeyince karar kesinleşmiş oldu. Karar kesinleşince, o kararın uygulanması aşamasına geçiliyor ve orada AİHM’nin işi bitiyor.

O andan itibaren dosya, AİHM kararlarının uygulanıp uygulanmadığının denetleyicisi olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine aktarılıyor. Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin büyükelçilerinden oluşuyor. Avrupa Konseyi’nin merkezi Strasbourg’da üye ülkelerin her birinin daimî temsilciliği var. Daimî temsilciliklerde de her ülke büyükelçi düzeyinde temsil ediliyor.

Bakanlar Komitesi bu niteliğiyle hükümetler arası bir organdır. Yani AİHM kararlarını denetleyen organ bu açıdan siyasi bir yapıya sahip.

2020 Haziran itibariyle Kavala dosyası Bakanlar Komitesine geldi. Prosedür gereği, her ülke için olduğu gibi Türkiye’den de kararın nasıl uygulandığına dair bir eylem planı sunması istendi. Bu rutin prosedürdür. Benzer tüm durumlarda istenir.

Türkiye bir eylem planı sundu. Ama sunduğu eylem planında Kavala’nın serbest bırakılmayacağı mesajını verdi.

AİHM’nin Kavala kararının özel bir yanı var. O kararda çok önemli bir ayrıntı var. AİHM Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. maddesini ihlal ettiğine hükmetti.

18. madde çok önemli bir maddedir. Kulislerde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en siyasi maddesi olarak tanımlanır ve AİHM kararlarında çok nadir başvurulan bir maddedir.

Bu madde üzerinden verilen karar şu anlamlara gelir: Siz bu kişiyi hukuki değil siyasi nedenlerle içeride tutuyorsunuz anlamına gelir, meşru olmayan gerekçelerle yargılama yapıyorsunuz anlamına gelir, Kavala’nın tutuklu kalmasını meşru kılacak yeterli delil ve şüphenin var olmadığı anlamına gelir.

Bugüne kadar o maddeden insan hakları puanı düşük ülkeler ceza aldı. Rusya, Azerbaycan, Gürcistan, Moldova gibi…

“TÜRKİYE, AİHS’NİN 18. MADDESİNDEN İLK KEZ İHLAL ALDI”

Türkiye, Osman Kavala kararına kadar bu maddeden hiç ihlal almamıştı. AİHM’de 18. madde temelinde bugüne kadar verilen ihlal kararı sayısı 20 bile değildir. Türkiye, Kavala kararı ve Demirtaş’ın ikinci dosyasıyla birlikte son yıllarda bu maddeden iki ihlal almış oldu. Türkiye’nin insan hakları ekseninde ve AİHM’deki sicili açısından kara bir leke. Mesela Rusya, Navalny dosyasından; Ukrayna, Timoşenko dosyasından ihlal yedi. AİHM bu kişilerin siyasi nedenlerle içeride tutulduğuna kanaat getirdiği için bu maddenin ihlaline hükmetti. 

Ayrıca Avrupa’nın dört bir yanından avukatlar, 18. maddenin ihlali yönünde bir sürü dava başvuruları getirir. Bunların ezici çoğunluğu AİHM tarafından reddedilir. AİHM, AİHS’nin 18. maddesiyle ilgili ihlal başvurularını öyle kolay kolay kabul etmez. AİHM’nin sık karar verdiği bir ihlal değildir. Çok önemli ve tehlikeli bir maddedir. Ankara’nın bu dosya kapsamındaki en büyük rahatsızlığı da ihlalin bu maddeden verilmiş olması.

AİHM bu hak ihlali durumunun nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkin yolu da kararında açıkça gösterdi: “Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerekiyor” dedi.

Dosya, kararı uygulatmakla görevli Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine geldiğinde, komite de AİHM kararında denildiği gibi Kavala’nın serbest bırakılması için çağrı yaptı.

Türkiye buna uymadı. 2020 Şubat ayında Kavala için beraat verildi, bu sefer casusluktan yeni bir soruşturma başladı, sonra dava Çarşı grubu davasıyla birleştirildi falan, ama bu konularda Türkiye Avrupa’yı ikna edemedi. Strasbourg kulislerinde “yeni şeyler uyduruluyor” diye karşılandı.

Geçtiğimiz sene Şubat’ta Türkiye’nin Kavala için oluşturduğu “AİHM’nin ihlal kararı verdiği dosya bitti, başka bir dosyadan tutuklu bulunuyor” tablosunun Avrupa’da hukuki, kayda değer bir karşılığı olmadı mı?

Hiçbir karşılığı olmadı. Bakanlar Komitesi için önemli olan, 2020 Mayıs’ta kesinleşen Osman Kavala kararını uygulatmaktır. Karar da Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını içeriyor. Serbest kalmadığı takdirde AİHM kararı uygulanmış sayılmaz.

Bakanlar Komitesinin her hafta rutin toplantıları olur ama bunların gündemi AİHM kararlarının uygulanması değildir. AİHM kararlarının uygulanmasını görüşmek için yılda 4 kere toplanır ve her biri 3 gün sürer. Yani yılda topu topu 12 gün AİHM kararları konuşulur.

Komite, Ankara’nın Kavala kararını uygulama niyetinde olmadığını görünce, bu senenin ilkbaharından itibaren Kavala’yı her hafta düzenlenen rutin toplantılarının gündemine aldı.

Haziran’dan bu yana her hafta komite toplantısında bir büyükelçi, ya Türk büyükelçiye bununla ilgili bir soru yöneltiyor ya da kendileri bir beyanda bulunuyor. Bunlar kapalı kapılar ardında yapılıyor ama ister istemez duyuluyor. Bu siyasi bir baskıdır.

Ankara bunları da dikkate almayınca, Komite Eylül ayında dedi ki: “30 Kasım-2 Aralık arasında AİHM gündemli komite toplantısına kadar AİHM kararını uygulamazsanız, Komite tarafından Türkiye’nin topluca AİHM’ne şikâyet edileceği, kısaca ihlal prosedürü denilen prosedürü uygulamaya koyacağım.”

İhlal prosedürü uygulaması şudur: Bakanlar Komitesi, bir ülkenin AİHM kararını uygulamamakta direnmesi halinde; Komitede yapılan bir oylama sonucu 3’te 2 çoğunluğu bulursa bu ülkeyi AİHM’e toplu şikâyet eder.

Bu, öncelikle siyaseten sizi zorda bırakacak bir karar. Bu kararı görmezden gelebilirsiniz, hor görebilirsiniz. Türkiye’den de böyle açıklamalar geliyor ve gerçekten burada insanlar üzülüyorlar. Türkiye Avrupa Konseyi bütçesine yılda 15 milyon Euro katkı yapıyor. Türkiye Avrupa Konseyi’ne 1949’dan beri üye.

Ayrıca AİHM aynı zamanda bizim de mahkememiz. Avrupalılar toplandılar bizi yargılıyorlar diye bir durum yok. AİHM’de Türkiye’den 1 hâkim ve 50 hukukçu var. Türk davalarının çoğuna da Türk hukukçular bakıyor. Estonyalı, İzlandalı, Alman, Hollandalı, Rus bakmıyor. Türkiye’den gelmiş iki yabancı dili olan başarılı hukukçular bakıyor. Her üye ülkeden olduğu gibi Türkiye’den de bir hâkim var.

“TÜRKİYE VACLAV HAVEL’İNİ YARATIYOR”

Büyükelçiler kriziyle birlikte Kavala davası çok büyüdü. Türkiye kendi eliyle Kavala konusunu uluslararası krize çevirdi. Bu davayı bugüne kadar Türkiye’yle ilgili haberler yapan gazeteciler ve insan hakları oluşumları izliyordu. Büyükelçiler krizi uluslararası basında o kadar büyük bir gündem oldu ki dünyanın her yerinde “Osman Kavala kimdir” diye haberler çıktı. Büyükelçiler krizi Osman Kavala konusunu uluslararası sorun haline getirdi.

Şimdi Kavala duruşmalarına gelen yabancı gözlemci sayısı artacak. Uluslararası basında çıkan haberlerin sayısı artacak. Uluslararası kuruluşlardan yeni açıklamalar gelecek, belki başkentlerden tek taraflı açıklamalar gelecek. Buralarda konuşulan şeyler bunlar. “Türkiye, Vaclav Havel’ini yaratıyor” diye yorumlar yapılıyor. Vaclav Havel, Çekoslovakya’da sovyetik rejim sürerken hapse giren rejim muhalifi, entellektüel, tiyatro oyunu yazarı. Havel’in Çekoslovakya’daki hapislik süreci de aynı Kavala gibi. Hapisteki insan hakları savunucusu, hapis sürecinde Çekoslovak halkının gözünde hızla kahraman oluyor ve hapisten çıktıktan sonra kendine rağmen siyasetçi oluyor. Havel serbest kalınca önce Çekoslovakya devlet başkanı, ardından Çek Cumhuriyeti’nin devlet başkanı oldu. Kavala’nın da şimdi Havel’e benzetilmeye başladığını duyuyorum ve bu büyükelçiler krizinden sonra oluşan bir hava.

Fransız, İngiliz gazetelerinde “Kavala kimdir, nerede doğdu, hayatı, hobileri” gibi dosya dosya haberler çıktı. Şu anda Avrupa kamuoyu Kavala’yı Türk kamuoyundan daha iyi tanıyor.

Osman Kavala, 1990’lardan beri Türkiye Cumhuriyeti’nin bilgisi dahilinde Avrupa Konseyi’nin insan hakları konularıyla ilgili sivil toplum içinden muhataplarından biriydi. Konseyin insan hakları komiserleri Türkiye’ye her ziyaretlerinde Kavala’yla görüşürdü. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyeleriyle ya yüz yüze görüşür ya da yazışırdı. Kavala’nın insan hakları aktivisti kimliğinden ve siyaseten nötr görülmesinden kaynaklanırdı bu. Çünkü bir siyasi parti üyesi değil, siyasi anlamda herhangi bir yeri temsil etmiyor. Bu görüşmeler de gizli kapaklı değil devletin bilgisi dahilinde yapılan, hatta teşvik edilen görüşmelerdi. Avrupa Konseyi de bu nedenle Kavala’yı çok iyi tanıyor.

İhlal prosedürü için Ankara, Avrupa’ya bir sihirli formül sunarsa -ki bunu çok yüksek olasılıklı bulmasam da halen olma şansı vardır- Bakanlar Komitesi dikkate değer bulup ayrıca bir süre verebilir. Çünkü amaç geç de olsa AİHM kararını uygulatmak.

Eğer bu olmazsa, yani Türkiye 30 Kasım’a kadar sihirli bir formül sunmaz ve Türkiye yargısı da AİHM kararını uygulayıp Kavala’yı serbest bırakmamış olursa, Komite Eylül’deki kararını yürürlüğe koyacak. Oylama yapılacak ve büyük olasılıkla 3’te 2 çoğunluğa denk gelen 32 oydan daha fazlası da bulunacak. Türkiye, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi adına AİHM’ne şikâyet edilecek. Komite mahkemeye diyecek ki, “Verdiğin karar Türkiye tarafından yerine getirilmedi. Yeniden değerlendir.” Aslında bu ilgili ülkeye zaman verme amaçlı bir formalite. Bu da bir siyasi baskı.

AİHM, “Verdiğim karar yerine getirilmedi” şeklinde görüş belirtecek ve dosya yeniden Bakanlar Komitesi’ne dönecek. Bunlar yaklaşık 6 aylık bir süreç ve sonlandığında tahminen Haziran 2022’ye geliriz. Bu zamana kadar Kavala tahliye olursa yine yeni bir karar çıkar ama ilk baştaki karar yerine getirilmiş olduğu için yeni karar uygulamaya konulmaz. Fakat o tarihe kadar da tahliye olmamış olursa bu sefer “Türkiye’yi ne yapacağız” meselesi konuşulmaya başlanır.

Süreç bu şekilde ilerlerse Türkiye’yi neler bekliyor? Yaptırımlar var mı, varsa ne tür uygulamalar var?

Yaptırımların ne olacağı kâğıt üstünde yazılı değil. Fakat en son gelebileceği aşama ilgili devletin Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılması. O aşamaya gelinmeden önce de ilgili ülkeye “biz seni çıkartacağız, istersen sen kendin çekil” denir. Zaten bu tarihte bir kere oldu. 1970’de albaylar cuntası yönetimindeki Yunanistan’a “Konseyden seni atacağız. İstersen sen çekil” dediler. Cunta da kendisi çekildi.

İhlal prosedürüyle ilgili daha önce Azerbaycan’la ilgili yürümüş olan bir süreç var.

Evet. Bakanlar Komitesi bugüne kadar sadece bir kere AİHM kararını yerine getirmeyen bir ülke için bahsettiğim şikâyet mekanizmasını işletti. Azerbaycan’ın Ilgar Mammadov adlı, Aliyev rejimine muhalif bir gazeteci hakkındaki AİHM kararını tüm ısrarlara ve uyarılara rağmen uygulamamasından dolayı, Bakanlar Komitesi Azerbaycan’ı AİHM’ne şikâyet etti.

Bu durumun da hem siyasi hem ekonomik olumsuz etkileri oluyor. Alnınıza AİHM’ne Avrupa Konseyi üyeleri tarafından topluca şikâyet edilmiş ülke etiketi yapıştırılıyor.

Azerbaycan açısından bu durum çok etkili olmuştu. Azerbaycan Avrupa Konseyi’ne 2001’de Ermenistan’la aynı dönem üye oldu. İhlal prosedürünün uygulanması o dönem Ermenistan’ın eline büyük koz verdi. Konu tekrar şikâyet mekanizmasının işlemesiyle AİHM’ne gidince, Aliyev Azerbaycan Yargıtay’ına talimat verip Mammadov’u serbest bıraktırttı. AİHM dosyayla ilgili yeniden karar vermeden ilk kararı uygulamış oldu.

Türkiye de Azerbaycan’ın yaptığını yapacaksa daha da komik duruma düşeceğiz. Bu şekilde olursa “Bağımsız yargı çalıştı da serbest kaldı” söylemine kimse inanmaz. Azerbaycan bunu yaptı ama burada hiç ciddiye alınmadı. AİHS 18. madde ihlali denince halen Azerbaycan örneği akla geliyor.

Kavala tahliye olmazsa Türkiye için oy hakkı veya veto yetkisinin elinden alınması gibi süreçler başlayabilir mu?

AİHM görüşü verildikten sonra Konseyin değişik organlarında Türkiye’nin oy hakkının elinden alınması gibi öneriler gündeme gelebilir. Konu Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi gündemine sıçrar. Avrupa Konseyi ve AB raporlarına doğrudan yansır. Türkiye-Avrupa diyaloğunda başlı başına bir gündem maddesi haline gelir. Bu sürecin nasıl işleyeceğini biraz da Türkiye’deki siyasi konjonktür şekillendirecektir. Avrupa Konseyi radikal bir karar almadan önce Türkiye’deki seçim sonuçlarını bekler düşüncesindeyim.

Bu süreç yaklaşık 2 yıl sürebilir. Sürecin sonunda halen AİHM kararı uygulanmamış olursa iş Türkiye’nin Konsey üyeliğinden çıkarılmasına gelir.

Tabii şunu da söyleyeyim; Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi dahil kimsenin böyle bir niyeti yok, hatta istemezler de. Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları standartlarının dışında yaşaması kimsenin isteyeceği bir şey değil. Herkes buna odaklanmış durumda.

Diğer yandan, Türkiye bu karara uymazsa, bu da Avrupa’nın memnun olacağı bir şey değil. AİHM’in itibarını etkileyen bir durum. Yarın Rusya da Navalny kararına uymayacağını söyleyebilir. Tüm AİHM sisteminin sorgulanmaya başlayacağı bir döneme girilebilir. Bu kaygı Strasbourg kulislerinde açıkça dile getirilmekte.

Avrupa Konseyi AİHM kararlarına uyulmasını istiyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf devletler kararlara uymakla yükümlüler. Kararlar doğrudan bağlayıcı.

“CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN KENDİSİ DE AİHM’E HAK ARAMAYA GELMİŞTİ”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın süreçle ilgili “Biz bildiğimizi okuruz. Konsey bildiğini mi okur; okusun. Onlar ne okuyor; dinleriz, görürüz. AİHM’ninkini de Konsey’inkini de dinleriz. Dinledikten sonra da biz üzerimize düşeni yaparız” açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

O cümleler kötü başlıyor iyimser bitiyor. Bunu nasıl okuduğunuza bağlı. İlk cümleler Avrupa Konseyi ile ipleri koparmaya hazırız gibi bir hava veriyor. Ama son cümlelerini okuduğunuzda gereği neyse yaparız diyor. Bu her türlü okunabilecek bir ifade.

Erdoğan, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ne hem başbakanlığı hem cumhurbaşkanlığı döneminde 3 kere gelip burada, Strasbourg’da konuşmuş bir lider. 1949’dan 2005’e kadar Türkiye’den sadece bir başbakan gelip AKPM kürsüsünden Avrupa’ya hitap etmiş. O da 1979 yılında Bülent Ecevit. 1979’a kadar tek bir başbakanımız ya da cumhurbaşkanımız AKPM kürsüsünde konuşmamışlar. Erdoğan’ı 3 kere davet ettiler. Hatta 2 kere de Abdullah Gül geldi. Ve davet üzerine geldiler. Bu, Avrupa’da nadir bir durumdur.

Erdoğan burayı çok iyi biliyor. Üstelik buraya başvurmuş bir lider olarak da biliyor. AİHM’ne kendisi de zamanında hak aramaya geldi. Burası Türkiye için öyle kolayca söküp atılacak bir yer değil, bunu çok iyi biliyor.

Buranın bazı kararlarından İtalyanlar da memnun değil, İngilizler memnun değil, Fransızlar da memnun değil. Bu ayrı bir mesele.

AİHM’nin de bağlı olduğu Avrupa Konseyi’nin felsefesi uzlaşı kültürü üzerine kuruludur. Eğer siz çatışma mantığıyla hareket ederseniz burada kaybedersiniz. Burada hiçbir zaman bir cümleye “no” ile başlamayacaksın. Avrupa Konseyi platformunda bir konuda birisiyle aynı fikirde değilsen, söze “yes, but” diye başlayacaksın.

Ben burada ilk muhabirliğe başladığımda bunu bana kıdemli yabancı gazeteciler söylemişti. O zamanlar pek anlamamıştım, aradan 20 yıl geçince ne demek istediklerini çok iyi anlıyorum, biliyorum.

2011 yılında, 1949’dan bu yana Türkiye’nin Avrupa Konseyi macerasını anlatan bir kitap yazdım. Kitabın yazıldığı tarihte bugünkü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanıydı ve kitabımın önsözünü kendisi yazmıştı.

Bundan 10 yıl önce AK Partililerin Avrupa Konseyi’yle ilgili söyledikleri bambaşka şeylerdi. Bugün duymadığımız şeylerdi.

Burayı çok iyi tanıyan bir dışişleri bakanı ve cumhurbaşkanı var.

Şimdi geldiğimiz noktaya bakın. Biz Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkelerinden biriyiz. AİHS’ne ilk imza atan 10 ülkeden biriyiz. Biz Avrupa Konseyi’ne Almanya’dan önce üye olduk. Biz 1949’da üye olduk, Almanya 1951’de üye oldu. Avusturya, Almanya’dan da sonra girdi. İspanya, Portekiz daha da sonra. Orta Avrupa ülkeleri zaten Sovyetik rejimler yıkılınca, 90’ların başlarında girdiler. 

Ne yazık ki Türkiye de bilmiyor bunları. Herkes AB’yi konuşuyor. Esas bizi Avrupa ailesinin bir parçası yapan Avrupa Konseyi’dir. Avrupa Konseyi üyesi olmasak AB ile üyelik müzakerelerine başlamamız mümkün olamazdı. Avrupa Konseyi üyeliği ve AİHM sistemi içinde yer almamız bizim siyasi planda Avrupalılığımızın tescillenmesidir. Buradan çıktığınız zaman Avrupa kıtasından, ailesinden çıkarsınız. O zaman bizi UEFA’da bile tutmazlar. Bizim Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe’nin Asya’da turnuvalar bulmaları gerekir. O zaman gerçekten de “Avrupa Konseyi’nde değiller, UEFA’da da olmasınlar” derler. Gerçekten de cidden bunu derler, bunu söyleyenler çıkacaktır.

Avrupa Konseyi’yle ilişkiler AB’den çok daha önemli. Burayla ilişkilerin koparsa AB’yle de otomatikman kopar. Avrupa Konseyi ile ilişkilerini koparmış bir Türkiye’yle AB “aile ilişkisi” içinde kalmaz, kalamaz.

Zaten Türkiye’yle ilişkiyi koparmak isteyen çok insan var. Popülistler, aşırı sağcılar, Müslüman karşıtları vb… kendileri insan hakları şampiyonuymuş gibi bunu kullanırlar.

Avrupa Konseyi; Avrupa’nın vicdanı, Avrupa’nın siyasi değerlerinin, hukuksal değerlerinin belirlendiği yerdir. Buradan çıktığınız zaman Avrupa Kıtası’ndan çıkıyorsunuz, o zaman dediğim gibi, AB’yi bırakın, UEFA’da bile tutmazlar.

Önceki İçerikKraliçe istedi, Avustralya atmosferi kirletmeyecek
Sonraki İçerikBeyaz Saray: S-400, insan hakları, hukukun üstünlüğü konuşuldu. İletişim Başkanlığı: Pozitif ortamda geçti