Taliban dini bir mesele midir?

Serbestiyet’te 18 Ağustos 2021’de yayımlanan “Türk sünniliği Taliban’dan farklı mı?“ başlıklı yazıda Taliban’ın temsil ettiği dini yorumun ehli sünnette de benzer olduğu iddia ediliyor. Bu yazıdaki iddialar elbette yazarını bağlar ama kamuoyunda paylaşılan ve yaygınlaşan kanaatleri ihtiva ettiği de açıktır. Çağdaş radikal hareketler ve dini gelenekler arasında elbette inkâr edilemez bir irtibat var; bununla birlikte Taliban’ın modern çağın şartlarına özgü bir yapılanma olduğu da bir o kadar aşikâr!

Dinler tarihi üzerine uzun yıllar çalışmış bir Alman akademisyen ile Müslümanların mevcut durumu üzerine konuşmaktaydık. Konu Müslümanların perişan haline geldiğinde gençliğin de verdiği hissiyat ile “Müslümanlarla İslam’ı ayırt etmek gerekir” diye tepki verdim. O hafif ve hatta müstehzi tebessümü unutamıyorum: “Bir dini mensupları yaşayamıyorsa kim yaşayabilir!” Eğer bir inanç, mensuplarının yaşamında tezahür etmiyorsa, doğruya ve iyiye sevk ettiğini nereden bileceğiz. Bir Batılı aydının inanç ve eylem arasındaki tutarsızlığı kabul edememesine o zamanlar şaşırmıştım. Hâlbuki İslam dünyasında Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri nadir konulardan birisi, “İslam’ın hakkıyla temsil edilemediği” düşüncesiydi. Bir Batılı için bu iddiayı anlamanın zorluğu, her şeyden önce dinin birey ve toplum yaşamında karşılığının aranmasından kaynaklanıyor. Hristiyan kültürü içerisinde yetişmiş bir kimse için, din doğrudan insanî idrak ve tecrübe alanında gelişmektedir. Çünkü vahiy bedenleşmiş (İsa) ve din merkezi otoritede (Kilise) tecessüm etmiştir. Doğrudan tarihsel tecrübede algılanan aktüel bir gerçekliğe sahiptir. Aydınlanmadan itibaren din eleştirisi, Hristiyanlığın insani müdahaleye açık teolojik esasından hareketle geliştiği gibi, cevaplar da yine aynı malzemenin dönüştürülmesi (reform) ile gerçekleşmiştir. İslam ise aşkın tanrı inancı, vahyî bilgi ve buyruklardan oluşan içeriği ile, insanî varlık alanı ile tanrısal alan arasında ontik bir farklılık kabulüne dayanır. Bundan dolayı çağdaş Müslüman “biz ve din” gibi bir ayrımı yapabilirken, Batılı için din mevcut gerçeklikten ayrıştırılamaz. İslam tarihinde hâkim geleneklere göre din ne bir insan ne de bir kurumda müşahhas bir duruma indirgenemez. Bundan dolayı İslam’a yönelik eleştiride Müslümanlar İslamî modeli gerçekliğin ötesinde tasavvur ederler. Bu algı, her ne kadar dinin pratikte dönüşümünü imkânsızlaştırsa da, anlam ve yorumun genişliğine de bir o kadar imkân sağlar. Çünkü belirli bir merkezin uhdesinde olmayan dini anlama girişimi hiç kimseyi mutlak bir otorite makamına taşımaz. İslam tarihinde pek çok örneği olduğu üzere anlam çeşitlenir ve hatta farklı yorumlar kültürel farklılaşmaların esasını oluşturur.

Bu hususları dile getirme sebebim, ne Batılı aydının zihnindeki din algısını tahlil etmek ne de Müslümanların hali pür melaline tatmin edici bir açıklama getirmek. Son zamanlarda bilhassa Taliban üzerine tartışmalar, yukarıdaki hatırayı yeniden zihnimde canlandırdı. Afganistan’daki hadiseler üzerine gelişen iki tepkideki tutarsızlık yukarıdaki soruya verilecek cevaplarla yakından ilişkili. Bir tarafta Müslümanlar Taliban’ın aslında dini temsil etmediğini düşünüyorlar ve dinin doğru anlaşılamadığından dem vuruyorlar. Diğer tarafta ise Taliban -ve dolayısıyla şiddet- bizatihi dinin (bu ağır kaçtığı için daha çok şeriat tercih ediliyor) neticesi olarak görülüyor. Birbirinden farklı noktalarda duran her iki tavrı bir araya getiren esas ise dinin belirli bir yoruma indirgenmesi. İlk grup kendi dini yorumlarına uymadığı için Taliban’ı tenkit ederken, ikinci grup belirli bir yorumdan ibaret gördükleri dinin/şeriatın şiddete yol açtığını düşünüyor.

İlk tavır, Müslümanların mevcut sorunlarını dini bilgiden tamamen tecrit ederek, Nasreddin Hoca gibi içeride kaybedilen iğneyi dışarıda arıyor. Örneğin Müslümanların dini anlamadığı, yaşamadığı, izin verilmediği gibi bir argümanla, algıladığımız gerçekliğin ötesinde bir din tasavvuruna sığınılıyor. Dini geleneğe sadakaten gelişen bu anlayış aslında din ve onun yorumunda herhangi bir sorun olmadığını savunmak endişesiyle gelişiyor. Fakat nedense gerçek dini pratik bir türlü hayata aksedemiyor. Bu yaklaşım, yukarıdaki soruya, benim de yıllar önce verdiğim alışılageldik hazır cevabı temsil ediyor. İnancın yaşama yansıma kabiliyeti meselesinden tutun, dini geleneğin her derde deva tasvirine kadar oldukça çelişkili bir tutum. İlahi hakikatin birliği ve fakat o hakikati idrakin çeşitliliğinden yüz çevirerek, yalnız belirli bir çehresiyle dini sınırlandırma sorunu.

Fakat asıl daha çelişkili olduğunu düşündüğüm ikinci tavra dikkat çekelim: Yukarıdaki soruyu Batılı muhatap çerçevesinde kurgulayarak, Müslümanların sorunları ile dinin kendisinin özdeşleştirilmesi. Örneğin Afganistan’daki mevcut siyasi vaziyeti dini nedenlerle açıklamak. Elbette burada sorunun asıl kaynağı Taliban ve benzeri örgütlerin tüm eylemlerini dini meşruiyetin gölgesinde yapmaları. Nitekim 18 Ağustos 2021 tarihli ”Türk sünniliği Taliban’dan farklı mı?“ başlıklı yazıda (https://serbestiyet.com/haberler/turk-sunniligi-talibandan-farkli-mi-68102/) Taliban’ın temsil ettiği dini yorumun ehli sünnette de benzer olduğu iddia ediliyor. Bu yazıdaki iddialar elbette yazarını bağlar ama kamuoyunda paylaşılan ve yaygınlaşan kanaatleri ihtiva ettiği de açıktır.

Çağdaş radikal hareketler ve dini gelenekler arasında elbette inkâr edilemez bir irtibat var; bununla birlikte Taliban’ın modern çağın şartlarına özgü bir yapılanma olduğu da bir o kadar aşikâr! Dinin yalnız belirli bir yorumla temsil edilmesi, hukukun sabit kanunlar çerçevesinde düzenlenmesi, eğitimden sağlığa tüm kamusal alanların kontrol edilmesi gibi pek çok örnek Taliban’ı geleneksel bir örgütlenme olmaktan uzaklaştırıyor. Din zaten tüm eylemlere meşruiyet sağlamak üzere araçsallaşıyor. Temelde iktidarın ele geçirilmesi, iktisadi kaynakların kontrol edilmesi gibi gayet seküler talepler, dini anlamlandırmalar ile uhrevi taleplere dönüşüyor. Aslında şeriat kavramı da tam olarak dinin metafizik ilkeleriyle fiziksel realiteyi buluşturmak üzere hizmete sokuluyor; şeriatın tesisi için iktidarın ele geçirilmesi bir gerekliliğe dönüşüyor. Afganistan’ın belirli bir zümre tarafından yönetilme girişimi böylelikle dini bir anlam kazanıyor. Fakat Taliban, elbiselerde tezahür eden geleneğin izleri haricinde, hemen her şeyiyle çağımıza ait bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bu çağdaş girişimin esasında da belirli bir dini yorumun tahakkümü bulunuyor.

Taliban bir devlet inşası girişimiyle sabit ve genelgeçer bir dini yorum vazetmekte. Daha doğru tabirle kendi dini yorumunu mutlaklaştırmakta. Uygulayacağı şeriatın aslında ulus devletlere özge bir yasalar düzeni fikri olduğunun farkında değil. Hâlbuki ne fıkıh tarihinde bir müçtehit kendi içtihadını ne de tefsir tarihinde bir müfessir kendi tefsirini mutlaklaştırma girişiminde bulundu. Çünkü dinin aşkın ilkelerinin ilahi anlamının, insani algının sınırları içerisinde tutulmasından endişe edildi. Müçtehit, kendi girişimini bir anlama ve yorumlama olarak diğer insani çabalarla aynı zeminde tuttu. Bu yorum çeşitliliği İslam’ı diğer dini geleneklerden ayırt eder; ne ilmi ne de siyasi otorite genelgeçer zaman-üstü ilkeler vazetmez. Çağdaş dini hareketler ise kendilerine has birer Kilise inşa etmek istiyorlar, dinin gerçek yorumunu beyan etmek üzere.

Taliban’ın yapıp ettikleriyle dini geleneği özdeşleştirenler, tarihi tecrübeyle de pek ilgilenmiyorlar. Örneğin Celaleddin Rumi’nin aslında bir Hanefi, İbn Rüşd’ün bir Maliki fakîhi olduğunu; hakikate ulaşmayı şeriat yolundan geçmekle tarif eden Yunus Emre’yi ihmal ediyorlar. Belki de onlardan daha insancıl olduklarındandır! Çok uzakta değil, birkaç asır önce minareleri bidat gören Kadızadeliler ile müzikli ayin icra eden Sivasîlerin, her ikisinin de Hanefi, Sünni kimlikleri gözlerden kaçıyor. Çünkü günümüzde “sünni” bir kategoriye aidiyet olarak sunuluyor, hem taraftarları hem de düşmanları tarafından. Yahut, günümüzde dinin kesin bir siyasi, iktisadi programı olduğu varsayılıyor, fakat Para Vakıfları hususunda Ebu Suud ile Birgivi ihtilaf etmişlerdi. Bugün şeriat (yine taraftarları ve karşıtlarınca) yasalar bütünlüğü olarak anlaşılıyor olabilir, fakat tarihte hiçbir zaman donuk bir kodifikasyon olarak tasarlanmadı. Koca bir tarih tecrübesine dikkat etmeden peşin hükümlerle, geniş bir yorum ve yaşam çeşitliliğini barındıran dini birikim tenkit ediliyor!

Dine alenen yönelemeyince eleştiri okları şeriat sözcüğünü hedefliyor. Kavram diyemeyeceğim, çünkü bir kavram farklı zihinlerde ortak çağrışım yapar, dil de bu kavramlar üzerine inşa olunur. Fakat Türkçe böyle bir düşünce dili değil maalesef. Kimse şeriattan maksadın ne olduğu konusunda hemfikir değil. Asırlar içerisinde gelişmiş adetlerden birkaç hususu alıp çağdaş problemlere uydurmak ne kadar da kolay. Kol kesmek… Müftü ile Kadı arasındaki hükmün farklılığı nedir, her suça aynı türden mi ceza verilir, neden farklı suçlara farklı cinsten cezalar vardır, hüküm hangi hikmete bağlıdır… öyle bir şeriat algısı oluşturuldu ki, suçunu itiraf ettiği halde kabul edilmeyip birkaç defa geri gönderilen kişi karşısında Peygamber şeriatı tatbik etmemiş oluyor! Bu algının bir tarafında dini kendi yorumuyla sınırlandıran topluluklar diğer tarafta ise bu tavrı eleştiri maksadıyla dinin kendisine tepki verenler bulunuyor. Dini pratiğin kendisi dinin kendisi olmadığı gibi dini anlayış da bizatihi din değildir.

Taliban gibi, siyasi hedefler ve dini açıklamalar benzeri pek çok şey içiçe geçmiş komplike toplulukları tasvir etmek oldukça zor. Bu tür hareketlerin dini değil kültürel bir mesele olarak tahlil edilmesini daha doğru buluyorum. Din ve kültürün etkileşimi elbette inkâr edilemez, hatta kültürün dinden neşet ettiği de iddia edilebilir. Fakat kültürü, zihniyetin materyal alanda bir dışavurumu olarak değerlendirirsek, dinin kendisi değil belirli bir yorumunun etkin olduğunu kabul ederiz. Bir topluluğa ait eylemler metafizik ön kabullerin sonucu olarak bir anda vuku bulmaz; fiziksel alana tatbik ederken gelişen bir dünya görüşü söz konusudur. Tarihi şartlar, coğrafyanın durumu, siyasi düzen gibi birçok etken dini düşüncenin topluma nasıl yansıyacağına etki eder. Reformasyonun Kuzey Avrupa’da baş göstermesi yahut tercüme hareketlerinin Bağdat’ta merkezileşmesi, tam da bu nedenle dinden ziyade kültürle alakalı gelişmelerdir. Dini düşünce ile pratik tecrübe arasındaki bağı kuran kültürdür. Her ikisi de dindar kimlik ve iddiasından vazgeçmeyen Kanuni Çağında Süleymaniye inşa edilirken, Işid Musul’un tarihi camilerini yok etmiştir. Her ikisi de dini meşruiyet çerçevesinde hareket ettiler, sonuçlar ise farklılaştı. Bu çerçevede Taliban’ın din ve şeriat ekseninde tartışılması konuyu soyut bir alana taşınmakta ve dinin gerçekte ne olduğu ve nasıl anlaşılması gerektiğine cevap aranmakta. Böylece yeniden kesin bir yorum arayışının eşiğinde kendimizi bulmaktayız. Kültür ve onu ortaya çıkaran zihniyet ise mutlaklaşmaz, yenilenmeye ve değişime açık olarak hayat bulur. Bu nedenle asıl muhtaç olunan, farklı yorumların bir aradalığını sağlayacak bir paradigma inşa etmektir. Yaklaşık bir asır önce savaşlarını tamamlamış olan bizler hâlâ aynı kavramlarla düşünemez, ortak bir dil ve kültür geliştiremezken, yarım asırdır savaşlarla yetişen ve belki de çağımızın en feci muamelelerine maruz kalan bir neslin dinde reform yapmasını mı bekliyoruz?

Önceki İçerik‘Yaşasın Marksizm-Leninizm-Mao Zedong-Şi Cinping Düşüncesi!’
Sonraki İçerikKâbil Havaalanı yakınlarında 2 patlama