“Ya hakem sıfatını kabul edeceğimiz bir yargımız olacak ya da bir felaketten ötekine savrulup duracağız”

Hukukçu ve yazar Muzaffer Şakar’ın ‘Kadıdan Hâkime: Bir Mesleğin Yolculuğu’ kitabı İletişim Yayınları’ndan çıktı. Şakar’ın daha önce ‘Türkiye’de Yargı Yoktur’ (2013), ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Memurlaşmak: Yargıda Kumpasın Köşe Taşları, AKP ve Cemaat’ (2014) başlıklı kitapları yayımlanmıştı. AGOS’tan Ferda Balancar, son kitabında hukuktan ziyade devlete; adaletten ziyade bürokrasiye göre hizalanan yargının seyrini gözler önüne seren Şakar’la konuştu.

Kitabınız Osmanlı’nın klasik döneminden Tanzimat’a, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e ve oradan günümüze Türkiye’de yargının serüvenini hâkimlik kurumu ya da mesleği üzerinden ele alıyor. Kitabın bölümlendirmesi, akıllara ‘süreklilik’ ve ‘kopuş’ kavramlarını getiriyor. Sizce Osmanlı’nın klasik çağından günümüze yaşanan süreçte en önemli ve belirleyici kopuş ya da kopuşlar hangi dönemlerde yaşandı? Bu tarihsel serüven içerisinde süreklilik arz ettiğini düşündüğünüz hangi özellikler öne çıkıyor?

Aslına bakarsanız, beni bugünden alıp geçmişe götüren ve kitabın başlangıcını Osmanlı’ya taşıyan; bir kopuştan ziyade sürekliliğin, aynı bürokratik yapının ve hiyerarşinin tarihsel olarak var olmasıydı. Bu bakımdan bir kopuştan söz etmek çok kolay değil. Ancak Tanzimat ile birlikte hâkimlik bakımından da ayrı bir dönemin başladığını söyleyebilirim. İmparatorluğun ihyası için kurumların ıslahının gerektiği, bunun geçmiş değerlere ve düzene bağlılık yerine Avrupa devletlerinin izlenmesiyle gerçekleşeceği inancını taşıyan bu dönem sonu gelmeyen bir reform çağının başlangıcı olmuş ve kadıların mensubu olduğu ilmiye sınıfı yeni kurumları ve yeniden tanzim edilen bürokrasiyi meşrulaştırma görevini üstlenmişti. Kadılar, artık Padişaha bağlı memurdan devlet memuruna dönüşmekteydi. Cumhuriyet döneminde de bu dönüşüm devam etmiş, hâkimler bu kez inkılabın savunucusu ve koruyucusu, Cumhuriyetin müeyyidesi olarak konumlandırılmışlar, modern ulus devletin hedefleri doğrultusunda ilmiye sınıfının din ve eğitim bürokrasisinden tamamen koparılmışlardır. Bu gelişme hâkimlerin mensup oldukları sınıfla olan geleneksel bağlarını koparmış,  hâkimlik mesleği dışındaki seçeneklerini daraltarak bağlılıklarını arttırmış, zayıf konumlarını pekiştirmiştir.

Daha önce, ‘Türkiye’de Yargı Yoktur’ dediğimizde aslında bu sürekliliğe işaret etmiş ve tartışmayı gerçek zeminine taşımak istemiştik. ‘Kadıdan Hâkime Bir Mesleğin Yolculuğu’ ile de yine bir sürekliliğe işaret etmekte ve bir kopuş, radikal bir değişim çağrısında bulunmaktayız. Bunun için öncelikle geçmişin ağırlığından kurtulmamız, acılarından arınmamız gerekiyor. Bu da ancak hakem sıfatını kabul edeceğimiz bir yargının varlığıyla mümkün. Keza, barışı sağlamanın yolu da buradan geçiyor. Aksi halde bir felaketten ötekine savrulup duracağız.

Kitabın 163. sayfasında İttihat Terakki yönetimi tarafından çıkartılan 1913 ve 1915 tarihli iki kanuna dikkat çekiyorsunuz. Böylece hem o dönemde hem de Cumhuriyet döneminde hâkimlerin devletin resmî ideolojisinin destekçisi haline getirildiğini belirtiyorsunuz. Sözünü ettiğiniz iki kanun da 1915 Tehcir Kanunu’nun hemen öncesine denk geliyor. Bu kanunların varlık nedenlerinden biri de Tehcir Kanunu’na karşı çıkabilecek hâkimleri ‘yola getirmek’ olabilir mi?

Tehcir ve hâkimlik arasındaki ilişki bugüne kadar özel olarak çalışılmamış maalesef. Ancak bahsettiğiniz düzenlemelerden daha önce, Tanzimat döneminde hâkimlerin reformun destekçisi olarak konumlandırılmak istendiğini, 1909 Tensikatı ile istenmeyen hâkimlerin yargı dışına çıkarıldıklarını biliyoruz. İlmiye sınıfındaki bozulma nedeniyle hâkimlerin genel itibariyle kişisel niteliklerini ve bürokrasi içerisindeki konumlarını yitirdiği de hesaba katılırsa yönetimin kararlarına ve düzenlemelerine direnç gösterilmesinin yolunun büyük ölçüde kapatıldığını söyleyebiliriz.

Son yıllarda özellikle 15 Temmuz 2016’da yaşanan gelişmelerin ardında Türkiye’de yargının yakın tarihin hiçbir döneminde siyasi iktidara bu derece bağlı olmamış, yargı bağımsızlığının ve özerkliğinin hiç bu kadar çiğnenmemiş olmasının yattığı tespitlerini yapan yazarların, hukukçuların sayısının hızla arttığını görüyoruz. Kitabı henüz okumamış okurlar için soruyorum: Siz ne düşünüyorsunuz?

Bugünün yargı sorunu geçmiştekilerden farklı siyasal temellere dayanıyor. Bugüne ait bir söylemin, yargıya ve devlet kurumlarına rehberlik edecek bir değerler bütününün oluşturulamamış olması, tüm kurumlarda olduğu gibi yargıda da dağınıklık ve tutarsızlığa yol açıyor. Ayrıca, vahamet açısından bakıldığında bugün yaşananları, güncelliği nedeniyle en vahimi olarak görmek gerekir. 

2021-2022 Adli Yıl Açılış Töreni’nde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca ile birlikte dua etmesi tartışma yarattı. Günümüzde böyle bir fotoğraf verilmesinin anlamı nedir? Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Osmanlı döneminde hâkimler ilmiye sınıfının bir mensubuydu. Devlet bürokrasisinin bir parçası olan ilmiye sınıfı aynı zamanda din görevlilerini de içermekteydi. Cumhuriyet ise hâkimleri dini bürokrasiden ayırmakla birlikte laiklik iddiasına rağmen dini bürokrasiyi devlet içerisinde diyanet işleri başkanlığı altında muhafaza etmiştir. Böylece dinin devlet tarafından kontrol edilebileceği değerlendirilirken, din ve devlet özerkliğinin gerçekleşmemesinin bir sonucu olarak her ikisinin birbirini beslediği bir işleyiş gerçekleşmiştir. Din, diyanet bürokrasisiyle devletin asli unsurlarından birisine dönüşmüştür. Elbette Sünni/Hanefi inancıyla sınırlı olarak. Cumhuriyetin dışarda tutmak istediği cemaatlerin ve dini grupların da eklenmesiyle devlet kurumları dini sembol ve ritüellerin belirgin olduğu alanlar haline gelmeye başladı. Orhan Gazi Ertekin’in Adalet Bakanlığı’nın Boğaziçi Üniversitesi davasına sunduğu mütalaa vesilesiyle söylediği; Türkiye’nin geleneksel ‘diyanet devletini’ Rusya’nın ‘kilise devletine’ dönüştürme tespitine katılmamak elde değil. 

Öyle anlaşılıyor ki önümüzdeki dönem, yeni anayasa tartışmalarının yeniden gündemin ön sıralarına tırmanacağı bir dönem olacak. Demokratik bir yeni anayasa için yargı sistemi ve yürütme-yasama-yargı ilişkileriyle ilgili olarak neler önerirsiniz?  

Anayasalar belli bir toplumsal mutabakata dayanmalı. Toplumsal mutabakatın gerçekleşebilmesi için kamusal alanda her kesimin eşit imkânlara sahip olması, ifade özgürlüğünün, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün maksimum düzeyde sağlanması gerekir. Her kesimin kendi önerilerini sunması, bu sürece dâhil olması ancak bu şekilde mümkün olabilir. Böyle bir ortamın oluşması halinde belli öneriler sunulabilir. Ancak iktidar krizlerini aşmak için üretilen formülleri anayasa değişikliği olarak kabul etmek mümkün değil.

Önceki İçerikRusya: Seçim tiyatrosunda bugün son perde
Sonraki İçerikBana pencereni söyle…