Bana pencereni söyle…

Her anlamda ihmal ettik/ediyoruz pencereleri. Hayat sadece uyanınca “ara sıra bazı bazı” bakılan, çeyrek açılan kuşetli pencereleri gibi geçiyor önümüzden. O pencerelere bakıp, dışarıdaki hayata dalmaktan da ürküyoruz bazen. Orada, sadece o kompartımanda seferî, hep turist ihtiyarlamaktan da… Ulaşamıyoruz enerjisine, izafiyet formülüne pencere denkleminin: Bir zaman sonra, insan yaşadıklarından değil yaşayamadıklarından pişmanlık duyar.

Pencere insana dair çok şey anlatıyor. Şipşak kişilik/karakter testlerine bakarsan, hayata, insana, dünyaya açılan/açılmayan penceren, seni de ele veriyor aynı zamanda. Öyle testler, iki haftadır “bir çırpıda uygulamalı bilimler”in yeni bir dalı olmasına heves ederek sürdürdüğüm pencereli yazı dizisi açısından da zarûrî. 

Liseye hazırlık “anket defterleri”nden, üniversiteye hazırlık ise burnunu bugünkü kadar her şeye sokmayan “karakterli kişilik testleri”nden geçiyordu bir zamanlar. O testlerin bazıları, masum görünüp de yanıtlayanı deşen amatör psikolog sorgusuydu bir bakıma. Misal, bir zamanların psiko-popüler testlerinin felfecir (doğrusu “velfecri” ama yuvarlanmışı daha güzel) okuyan sorularından birisi, “Pencerenin önünde nasıl bir manzara isterdin?”di.

Pencere deyip geçmeyin, kritik önemdeydi. Elbetterastlantısal örneklemle değil de örtülü bir niyetle seçtiğin deneğine testi ergen hevesiyle uygulardın. Hayatına her kuytusundan yönelen testin sadece o sorusu bile, uyguladığın kişiyi, pencereye ustaca iliştirilmiş sorularınla niyetince kurcalamaya müsaitti.

Sorularını nedeni-nasılıyla da sündürürdün. Mesela perdesi var mıydı penceresinin, varsa nedendi-nasıldı; ya pencere çiçekleri? Girişte mi olsundu penceren, en üst katta mı… Buzlar çözülünce, “Pencerenden görmeyi arzuladığın insanları biraz tarif et bakalım”… Ardından testteki o psiko-kritik devam sorusu: “Sinirlenince camı kırar mıydın?” Hepsi karakter dedektifliğine pertavsız sorular.

Flörtöz sondajın pencereleri

“Aday”ının o soruya yanıtı ille de kalabalık/insan manzaralıysa, penceresinin önüne mutlaka gelen geçeni cümbür cemaat sığdırıyorsa… Dakikalarca sürecek yorumun hazırdı: “Sen yalnız yapamazsın, kurur solarsın, lâkin şu dedikodu huyundan, pencere nöbetinden biraz vazgeç…” Eğer o testin -olageldiği gibi- flörtöz sondaj amaçlıysa, “Pencerenden bakmaya doyamayacağın kadın-erkek profili ne?”yi suyu bulandırmadan araya sıkıştırır, karıştırırdın.

Amma velâkin penceresinde her daim Beyoğlu kalabalığını hayal eden, İstiklâl’ini orada nümayişle ilan eden sevgiliyi fethetmek, zapt etmek zordur, baştan söyleyeyim. İlişkilere Fatih Sultan Mecnun yahut Hürrem Sultan edasıyla “Yort savul!” dalıyorsan, bu mevzuda gemileri gizlice karadan yüzdürmek kolay da, caiz de değildir.

Hele o soruyu yönelttiğinde, semtini-manzarasını güncelleyerek “Loft penceresi değil mi?” diye soruyorsa… Karşısına da Kanyon AVM’yi yerleştirip hayallerinin adresini navige ediyorsa, işin daha müşkül. Koordinatları kesin, sabit hayallerin -kadın/erkek- sultanlarına “Ben de, ben de…” olma hevesi, ilişkinin ömrüne omuz verse de, birlikteliğin hayatına iyi gelmez. Gaz yapar…

Birlikte harika sıkılacağın sevgili

Penceresinin önüne insanı ısrarla kovaladığı (hadi unuttuğu diyelim) doğa manzaraları yerleştiriyorsa… Hele o ıssız manzarada penceresi, bazen sütliman, bazen fırtınalı denize bakıyorsa mesela… Bir de deniz feneri çırpınıyorsa uzakta… Ve sen de öyle tabloların -bir(icik) yanıyla- eksik, yalnız kalmış siluetiysen, ellerini ovuşturur, sorarsın ilaveten: “Pencerenden hiç mi insan görünmüyor sahi?”

Durup, ince ince düşünüp, o manzaranın arasına bayramda seyranda gelip geçen birkaç insanı mesafeli mesafeli serpiştiriyorsa, ondan romantik, evcil, birlikte harika sıkılacağın bir sevgili olur misal. “Olmasa da olur” insan manzarasını da koltuğuna yayıla yayıla şahsın doldurur.

Peki… İlle penceresinden içeri bakınca mı anlarız içerdeki, içerlek insanların karakterini, yoksa dışarı açılan/aralanan pencerelerinin duruşundan, manzarasından, onun oradaki siluetinden mi çözmeye başlarız düğümü… Dışarıya açılan pencereleri mi önce ele verir insanı, içeriye bakan, bazen aralık, bazen sımsıkı kapalı pencereleri mi? Laboratuvarında, deneme-yanılmayla çözüyoruz işte birlikte. Soruları Allahlık olmasa da, yanıtları allahlık bir test nihayetinde hayat…

Pencere denkleminin izafiyet formülü

Lâkin her anlamda ihmal ettik/ediyoruz pencereleri. Hayat sadece uyanınca “ara sıra bazı bazı” bakılan, çeyrek açılan kuşetli pencereleri gibi geçiyor önümüzden. O pencerelere bakıp, dışarıdaki hayata dalmaktan da ürküyoruz bazen. Orada, sadece o kompartımanda seferî, hep turist ihtiyarlamaktan da…

Ulaşamıyoruz enerjisine, izafiyet formülüne pencere denkleminin: Bir zaman sonra, insan yaşadıklarından değil yaşayamadıklarından pişmanlık duyar. Bunu, “bile hissede” pervazından olsun, tutunamıyoruz bazen hayata, başka hayatlara.

Oğuz Atay “Tutunamayanlar”da ne hazin anlatıyor: “Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.”

Alışmamak bazen vicdanî direniş

Atay’ın penceresinden giren güneş bile odasının sefaletini keskinleştiriyor çoğu kez. Güneş battığında, ışık yanarken pencereye ancak erkek yanaşabiliyor o evlerin yatak odasında. Perdeleri erkek kapatıyor. “Buradaki âdetlere bir türlü alışamadım” diyor Olric… Pencerelere de hiç alışamamış zaten, oradan görünen manzaralara da. Alışmamak, bazen en şanlı, vicdanlı direnişi insanın.

Ama alışıyorsun işte bazı şeylere. Bir devamlılık arıyorsun… Penceren vardır; doğma büyüme manzarası mahallenle iç içe… Ona alışıyorsun. Bir gün kalkıyorsun, pencerenin önü örülmeye başlamış, yeni yapılarla… Her gün senden hızlı büyüyen duvarlarıyla… Canın sıkılıyor, için daralıyor.

Manzaran artık cam cama ya da kapı-duvar. Oğuz Atay’dan devamla; yaklaşıyorsun pencereye, perdeyi hafifçe aralayarak dışarı bakıyorsun: “Karşı evlerin sana sırtını dönmüş arka cepheleri: çizgilerini yumuşatmayı bilememiş çirkin kütleler…” Bir kez daha anlıyorsun ki, duvara, burnunun ucundaki apartmana bakan pencereleri sadece romanlar, filmler sever. Filmlerde katlanır yahut figüran olursun öyle filmlere.

Zevksizliğe mahkûm edilmek…

İsyan ediyor Atay: “Pencerenin üstüne çıplak bir rayla tutturulan bu perde, hazin bir belge… Perdeyi aralayıp dışarı bakınca, pis bir aralık! Hemen yanında birbirinin üstüne yığılmış evler. Az gökyüzü. Sen o kadar yıl oku, didin; mektebini bitir… Külrengi külrengi, serpme sıva… Ağır ve çiçek bozuğu kütle; keskin Ankara güneşi, çirkinliği kuvvetlendiriyor. Nasıl kaldıralım bu yığınları ortadan? Hakkınız yoktu buna: bizi zevksizliğinize mahkûm etmeye…”

Ama mahkûmsun işte. İktidar “pencere”nin, “Windows”unun, ekranının da önünde; cebindeki tepeden müdahaleciliği, artık çadırını-otağını da sığdırdığı, keyfine göre sonsuz genişleyen bayraklı sırt çantasında taşıyor. Her şey bir yana, “zevk” bile tarifli-talimatlı bu ülkede.

Keyif kâhyalığı artık devletin kadrolu çalışanı, başdanışmanı, zaptiyesi… Hayatıyla, manzarasıyla, evet, “zevksizliğinize de mahkûm” insanlar; her kuytuya çöreklenen örneklerinin çoğu kolay kolay yıkılamayacağı için bir nevi ağırlaştırılmış müebbet. Bu kısa ömründe…

Pencere külhanları neden yaygın?

Hukukmuş, yasaymış, kamuoyuymuş vız-tırıs… Haritada o hep havada salladığı parmağını koyduğu yere, keyfî dikilen “manzara”lara, estetikten, sanattan zaten nasibini alamamış tarihinden sökülen imitasyon, işporta maketlere mahkûmsun. Ben de kalkmış “pencere”den söz ediyorum.

Pencereden heyheylenmeler, diklenmeler belki o yüzden (de) yaygın bu ülkede. “Pencere külhanları” mı demeli? Sanıyorum en ilginçlerinden birisi benim hatıralarım arasında… Yıllar yıllar önce, eniştemin hasır kovboy şapkalı, belindeki kovboy kemerinin tabanca kılıfında -elini eksik etmediği- gülleri için bahçe makası taşıyan halis Rumelilihuysuz babalığı, öfkelenince pencereye çıkarmış. Ve vaktini filan boş verip keyfine göre, kendi makamından ezan okurmuş.

Yakındaki inşaatın ameleleri bu vaktine-usulüne boş veren ezanı duyunca, işi-gücü bırakıp hep birlikte namaza durmuşlar bir süre… Sonra biri fark etmiş, şikâyet etmiş de, polis dayanmış kapısına. Polisin tedirgin uyarısı pek işlememiş, o ayrı. Nüfusunun brüt yüzde 90 küsur 9’u Müslüman sayılan ülkede kim ezan okudu diye hapse atabilir ki, brüt de olsa mümini.

TV floresanıyla gölge oyunları

Mevzu buralara gidince, Oğuz Atay Ankara güneşi deyince, sıkıyönetim-darbe pencereleri de geliyor aklıma. Sokaktan cemse homurtuları, rap rap sesleri geldiğinde usulca perdeleri kıpırdayan pencereler… Sokağa çıkma yasağında, siyah beyaz televizyonların floresanıyla sahneleşen perdelerdeki gölge oyunları. Yani Mili Güvenlik Konseyi’nin TV’den naklen numaralı bildirilerindeki “Yüce Türk milleti!”

Bela mıknatısı mı dersin, bela türbini mi… Karartma pencereleri de vardı bir zamanlar; perdeleri sımsıkı kapalı, hatta üzerine örtüler, battaniyeler çakılı… Evlerin pencereleri, ilkokuldaki cicili bicili defterlerin, suluboya resimli kitapların mavi-lacî kap kâğıdına sarılı ampullerinin mavi ışığını sızdırırdı. Seyrek arabaların farları, mavi mavi masmavi geçerdi sokaklardan…

Mavi yakışmazdı hiç öyle günlere. Savaşın rengi, ihtimalinde bile o değildi. Darbelerin, savaşların rengine, penceresinin önünde giderek çoğalan gri manzaralarla alıştı belki de insanlar. Bilhassa Ankara’da… Perdeleri çekmeye, iyice kapatmaya, içerideki “ajans haberleri”ne tâbi olmaya, belki öyle de alıştı.

Salome’nin yedi tül dansı

Perdeler de değişti sahi… Aylarca açılmayan pencerelere, bir hamlede duvar gibi kapanan perdeler gerekti tabii. Bazı çeşitleriyle, bazı hanelerde bir tuhaf oldu. Tuhaf derken artan çeşitliliğini, her zevke-ihtiyaca-keseye uygun seçeneklerinin bolluğunu göz ardı etmiyorum elbette.

Ama misal, jaluzilerle ‘büro’laştı bazı evler. Pandemik “home ofice”leri kast etmiyorum. O, adı o yıllarda konulmasa da ilk diplomamı aldığımdan beri idealim. Yan yana ama aslında ayrı ayrı ekran, TV izleme ofisi (¹) gibi geliyor bana bazı evler mesela… Üstünde Ankara Tandoğan’daki Porselen Çaydanlık Heykeli’nin muadili panosuyla tek parça mutfak perdeleri, mutfaktaki küçük TV’nin ışıkla flulaşmasını engelliyor. Koltuğun-kanepenin rengine, desenine bire bir uygun, bukalemunlaştırdıklarımızdan Zebra perdeler tamamlıyor uyumu.

Tül perdelerin sisli yumuşaklığı, geçirgenliği eksildi pencerelerden. Her esintide Salome’nin yedi tül dansını esefengiz hatırlatan ya da baharda rüzgârla uçuşan o “gelin(lik) kuyrukları”… Ve üzerlerine iliştirilen, iğnelenen hazin, eğreti tül kelebekler kayboldu. (“Onları bile arıyorum” demeyeceğim tabii, ürkmeyin.)

Fazlalıkları atılan duygu minimalizmi

Yitip giderken neler götürdüler? Bazen görünüşten ibaret de kalsa, yumuşaklığı, incelikleri mi? Zaten lüzumsuz muydu yoksa… Fazlalıkları atan, ayıklayan minimalist yaşam, acaba duygu alanına nasıl yansıyor, müdahil oluyor… Fazlalıkları atılan duyguları da kapsıyor mu? Duygu fazlalığı caiz midir, mekruh mu, akademik ya da aleykümselam hocam? “Bir lokma, bir hırka” kanaatkârlığı, kocamış bir kanaatten, hatta itâatten mi ibaret…  

Yine de… Yeniliklere ardına kadar açık pencere misali duran heveshanemde, yine de bir türlü karar veremem: Bazı evlerin, odaların tezyînatında tülüyle tam takım, kendine haslığın yahut alışagelmişliğin peşinde perde mi hoş durur, indir kaldır tek parça perdeler mi…

Perdeler diyorum; zira çeşidine vakıf olmak hazırlık eğitimi, çoktan seçmeli test soğukkanlılığı gerektiriyor: Kruvaze, Katlama, Zebra, Stor, Jaluzi, Briz, Plise, Çiftli, Dikey, Screen, Siluet perdeler. Hangi pencere hangi perdeyi taşır, hangi perdeye layıktır… Yaman iş. Belki de her şey, yerini bulduğunda, yerinde güzel. Belki de koskoca bir cam, hiç perdesiz… İnsanın gönlünü çeliyor değil mi?

Allah bana perde seçtirmesin

Böyle durumlarda, ikilemlerde genellikle his terazime koyuyorum meseleyi… Ruhuma, iç mimarime hangisi iyi gelir? Hangisiyle güzel bakışırız. Mesela ofis tipi jaluzilerde de, şeritlerini baş ve işaret parmağınla hafif aralayıp dışarı bakarsın da, geçmişindeki cümle romanlarda-filmlerde, “merak”ını, “ilgi”sini tül perdesinin ardından ya da onu hafifçe aralayıp gideren unutulmaz siluetlere, sahnelere vefasızlık mı olur? Pek bilemiyorum… Bu devirde Allah bana perde seçtirmesin. Beni yıllardır “durup duru” o tül perdelerde, açık pencerelerin cereyanında kocatsın.

Salsam iyice uzayıp gidecek pencereli yazı dizisine, gelecek pazar nokta koyacağım. “Perdeee…” diyecek, Fasülyeciyan’ın ünlü tiradıyla Münir Özkul. Son olarak, fotoğraf makinesinin vizöründen insanın bazen tek pencere hayatına, “pencere turizmi”ne filan değinmeye çalışacağım.

(¹) BİR FİLM/BİR PENCERE

“TANRI BİRDEN FAZLA TV YARATTI”

Yönetmen Nate Meyer’in pek kayda alınmayan, gişe de yapamayan 2012 yapımı “See Girl Run” filmini izlemiştim o yıllarda… Evliliklere, eşler arasındaki yabancılaşmaya, “evli ev hayatı”na çeviriyordu hasbelkader kamerasını.

Filmden bire bir devşirdiğim replikleriyle; eşiyle birbirleri için yaratıldıklarını düşünüyordu kadın. Sadece aralarındaki tensel çekim, yataktaki uyum değildi bunun nedeni. Gerçi o da çok eğlenceliydi ama birçok mevzuda aynı zevkleri paylaşıyorlardı. Mesela ayakkabılar… İkisi de ayakkabı almaya bayılıyordu. Televizyon izlemeyi de seviyorlardı, saatlerce… Ama bir gün artık aynı duyguları, ruh halini, ruh ikizliğini paylaşmadıklarını fark etti genç kadın:

“Ben Umutsuz Ev Kadınları’nı izliyordum, ama o sevmiyordu. Olabilir tabii… O kendi kablolu kanallarını izliyordu. Tanrı zaten bu yüzden birden fazla televizyon yarattı. Ayrı odalarda televizyon izlemeye başladık. Çok önemli değildi, o da… Evde yedi televizyon vardı zaten. Ama ikimiz de Grey’s Anatomy’yi seviyorduk. Diziyi birlikte değil, ayrı odalarda seyretmeye başladık. Bu delice bir şeydi, ama ikimiz de bunu haftalarca fark etmedik. Kafama dank ettiğinde, ‘Bu gerçekten kötü’ diye düşündüm. Boşandık…”

Önceki İçerik“Ya hakem sıfatını kabul edeceğimiz bir yargımız olacak ya da bir felaketten ötekine savrulup duracağız”
Sonraki İçerikAvustralya ile Fransa’nın arasına denizaltı girdi