ANALİZ | Bunun adı intikam duygusuyla ceza

Bu nedir? Türkiye’nin yakın tarihinde askerlerin ellerini kollarını sallayarak darbe yapıp da hiçbir ceza almamalarının biriktirdiği öfkenin dışa vurumu mu? Ya da belki, cezayla sonuçlanan davanın muhtevasını düşündüğümüzde daha akla yatkın olmak üzere, sert laikliğe karşı bir dindar öfkesi mi? Öyle veya böyle, ortada zapt edilemeyen bir öfkenin olduğu aşikâr; yoksa 80 yaşını aşmış, cezaevinde çok büyük zorluklarla karşılaşacakları belli olan bu insanların dört duvar arasına tıkılmasının önüne geçecek bir çare mutlaka bulunurdu.

Nokta‘da Darbe Günlükleri’ni yayımladığımızda, neticesinde bazı insanların cezalandırılabileceği ihtimali bir kez bile aklıma gelmedi. Bunun nedeni, herhalde, işlerin oralara gidebileceğine dair toplumda en küçük bir inanç dahi olmamasıydı; Türkiye’de bu kadar darbe olmuş, hangisinin failleri cezalandırılabilmişti, üstelik de bu tamama erişmemiş, teşebbüs halinde kalmıştı. Eh, toplumun bir parçası olarak ben de öyle düşünüyor, ‘ceza’yı aklımın ucundan bile geçirmiyordum.

Günlüklerin yayınından umabildiğim tek şey, böylece hep reddedilen darbe girişimlerinden birini iş üstünde yakalamış olmakla, toplumda kısmî de olsa bir darbe duyarlılığı yaratabilmekti.

Fakat bu ihtimal, yani yayımladığımız haberin, bazı insanların cezaevine girmesi gibi bir sonuç yaratabileceği ihtimali kızım tarafından bana hatırlatıldığında, darbe girişiminde bulunmuş olsalar da, çocukları, torunları, sevdikleri olan birilerinin cezaevine girmesi ihtimali bende açık bir rahatsızlık yaratmıştı.

O zaman ne yaptım, biliyor musunuz, kendimi de kızımı da “Burasının Türkiye olduğu, işlerin o raddeye varmayacağı” hususunda temin etmeye, böylece onu da kendimi de rahatlatmaya çalıştım. Bunu, Devrim Sevimay’ın Milliyet için (28 Nisan 2008) benimle yaptığı söyleşide de anlatmıştım:

“Bu günlükleri yayımladığımızda iş ilerler ve sonuçta yargılanırlar gibi bir şey aklımın ucundan geçmemişti. Çok tuhaf, ama bir gün kızım bana hatırlattı, ‘Baba bu iş sonuna kadar gider de Özden Örnek yargılanır mı?’ diye… Bunu duyunca bir an çok kötü hissettim kendimi. Gerçekten… Ve kızıma ‘Yok ya olmaz herhalde’ dedim. O kadar tuhaftı ki oradaki ruh halim…”

İntikam duygusu yaratmadan gidemeyen iktidarlar

Türkiye’deki iktidar değişimleri zorbalığın el değiştirmesi olarak da okunabilir.

İktidarda olanın kendisine benzemeyene zorbalık uyguladığı, fakat iktidardan düşünce bu kez iktidara gelen mazlumun eski iktidar sahiplerine zorbalık uyguladığı bir iktidar değişimi rejimi; ben buna göç literatüründeki ‘nöbetleşe yoksulluk’a nazireyle ‘nöbetleşe zorbalık’ diyorum.

Bu kısır döngünün bir türlü kırılamamasının başlıca nedenlerinden biri de, uygulanan zorbalığın dozunun seyrelmeden, hudut tanımayan bir biçimde artması… Üzerine baskı uygulananlarda öç alma duygusu yaratacak seviyeye gelmeden bitmeyen, bitirilemeyen bir zorbalık biçiminden söz ediyoruz; böyle olunca, iktidarın el değiştirmesi durumunda ‘nöbetleşe zorbalık’ mekanizması kendi devridâimini bir kez daha yeniden başlatıyor ve toplum bu deli gömleğini üzerinden bir türlü atamıyor.

Emekli orgeneral Çetin Doğan’ı, 28 Şubat davasından aldığı cezanın ardından verilen tutuklama kararı nedeniyle teslim olmak üzere savcılığa ancak iki korumasının desteğiyle giderken gördüğümde zihnime bunlar üşüştü. Keza Çevik Bir’in ancak biberonla beslenebildiğini okuduğumda da…

Bu nedir? Türkiye’nin yakın tarihinde askerlerin ellerini kollarını sallayarak darbe yapıp da hiçbir ceza almamalarının biriktirdiği öfkenin dışa vurumu mu? Ya da belki, cezayla sonuçlanan davanın muhtevasını düşündüğümüzde daha akla yatkın olmak üzere, sert laikliğe karşı bir dindar öfkesi mi?

Öyle veya böyle, ortada zapt edilemeyen bir öfkenin olduğu aşikâr; yoksa 80 yaşını aşmış, cezaevinde çok büyük zorluklarla karşılaşacakları belli olan bu insanların dört duvar arasına tıkılmasının önüne geçecek bir çare mutlaka bulunurdu.

Fakat bulunamadı. Daha doğrusu böyle bir şey istenmedi.

Bize de, zulmünü öç alma duygusu yaratmadan bitir(e)meyen bir iktidarın son performansını izlemek düştü.  

Önceki İçerikDeğişim ve risk: Abdullah Gül
Sonraki İçerik“Türkiye’nin Avrupa’nın mülteci ambarı olmak gibi bir görevi, mecburiyeti yoktur”