Akran zorbalığı çoğu zaman çocuklar arasında yaşanan olağan bir anlaşmazlık gibi görülüyor. Oysa bir çocuğun sürekli dışlandığı, alaya alındığı, dış görünüşü nedeniyle ayrıştırıldığı ya da fiziksel şiddete maruz kaldığı bir ortamda yalnızca zorbalığa uğrayan değil, buna tanık olan çocuklar da etkileniyor. Türkiye’de okullarda ardı ardına yaşanan şiddet olayları, çocukların okulda güvenliğinin nasıl sağlanacağı ve zorbalığın hangi koşullarda önlenebileceği sorularını da gündeme getiriyor.
FutureBright’ın “Türkiye’de Akran Zorbalığı” araştırmasına göre zorbalığa uğrayan çocukların yüzde 95’i bu deneyimi okul ortamında yaşıyor. Araştırma, meselenin yalnızca çocukların davranışlarıyla açıklanamayacağını da ortaya koyuyor.
FutureBright Veri Teknolojileri kurucu ortağı Akan Abdula ile araştırmanın bulgularını, okulların zorbalık karşısında neden yetersiz kaldığını ve ailelerin bu döngüdeki rolünü konuştuk.
Araştırmanıza göre Türkiye’de okula giden her dört çocuktan üçü akran zorbalığına ya maruz kalıyor, ya uyguluyor ya da tanık oluyor. Bu çok çarpıcı bir oran. Türkiye’de çocuklar arasında gerçekten bu kadar yaygın bir şiddet kültürü mü var? Araştırmada sizi en çok şaşırtan bulgu ne oldu?
Beni en çok şaşırtan, zorbalık yapanlarla onların yaptıklarıyla yaşamak zorunda kalan çocukların sayısı arasındaki fark oldu. Anne babaların anlatımlarına göre yalnızca zorbalık yapan çocukların oranı yüzde 1. Hem zorbalık yapan hem zorbalığa uğrayan yüzde 2’lik bir kesim daha var. Çocukların %50’si ise tanık. Küçük bir grubun davranışı, çok geniş bir çocuk kitlesinin hayatını belirliyor.
Bir sınıfta bir çocuk sürekli başkasını aşağılıyor, dışlıyor, istediğini yaptırıyor. Diğerleri öğretmene, müdüre bakıyor. Müdahale gelmeyince kendi güvenliklerini düşünmeye başlıyorlar. Öğretmenin durduramadığı birinin karşısına çıkacak, sonra ertesi gün yine onunla aynı sınıfa girecek. Çocuğun korkusunu anlamak zor değil. Bir kısmı görmemeyi, duymamayı seçiyor. Bir kısmı da hedef olmamak için zorbalık yapanın yanında duruyor. Onun güldüğüne gülüyor, dışladığı arkadaşından uzaklaşıyor. Araştırmada bu geçişi çocukların kendi anlatımlarından duyduk.
Önce zamanında durdurmadığımız davranışları konuşalım. Başlangıçta müdahale edeceğimiz grup, yarattığı etkinin yanında çok küçük. O çocuklarla ve aileleriyle çalışmayınca bütün sınıfın kurallarını onların koymasına izin veriyoruz. Sonra da diğer çocuklara neden arkadaşlarını korumadıklarını soruyoruz. Kendimiz koruyamamışız.
Raporda çocukların giderek daha fazla güçlü, popüler ve hükmeden kişi, yani “alfa” olmak istediğini söylüyorsunuz. Çocuklar neden arkadaşları tarafından sevilmek yerine onlardan korkulmayı tercih ediyor? Türkiye’de güç ile saygınlık arasındaki ilişki çocukların dünyasında nasıl değişti?
Bunun bir tarafında anne babaların gelecek korkusu var. Türkiye’nin doğurganlık hızı 2001’de kadın başına 2,38 çocuktu, 2025’te 1,42’ye indi. Oldukça kısa bir sürede çok daha az çocuklu bir topluma dönüştük. Ben bu değişimin çocuk yetiştirme biçimimizi de etkilediğini düşünüyorum. Ailenin bütün umudu, kaygısı, yatırımı tek çocukta toplanıyor. Çocuk giderek anne babasının en önemli projesine dönüşüyor.
Bir de kendi alım gücünün gerilediğini hisseden, yarın bugünkü hayatını sürdürebileceğinden emin olmayan anne babayı düşünelim. Çocuğuna bırakabileceği maddi güvenceye de güvenemiyor. O nedenle, çocuk daha başarılı olsun, kendisini ezdirmesin, her ortamda öne çıksın istiyor. Burada güçlü olmanın anlamı yavaş yavaş değişebiliyor. Önemli olan çocuğun kaybetmemesi oluyor.
Araştırmada ebeveynler de anlattı, çocuğa haklı ya da haksız her durumda haklı olduğunu söylemeye başlamışız. Çocuğa değerli olduğunu anlatırken haksız olabileceğini söylemeyi unutmuşuz. Böyle yetişen bazı çocuklar evdeki konumlarını okulda da sürdürmek istiyor. Herkesin kendilerini dikkate almasına, istediklerini yapmasına alışmışlar. Bizim alfa dediğimiz bu. Her tek çocuk zorba olmuyor tabii ki. Ama çocuk yetiştirmeyi böylesine bir üstünlük yarışına çevirdiğinizde, başkalarının kendisinden çekinmesini başarı sayan çocuklar da yetişiyor. Sevilmek zaman ve emek istiyor. Korkutmanın ise hemen sonuç verdiğini görebiliyorlar.
Araştırmaya göre akran zorbalığının yüzde 95’i okul ortamında yaşanıyor. Okullar neden çocukları koruyamıyor? Öğretmenlerin otoritesinin zayıflaması mı, kalabalık sınıflar mı, okul yönetimlerinin sorunları görmezden gelmesi mi daha belirleyici?
6 Ekim’de Başakşehir’de bir ortaokula yapılan saldırıda bir çocuğumuzu kaybettik, yedi çocuk yaralandı. Eylül sonunda Osmaniye’de bir öğretmen okul bahçesinde öldürüldü. Bunları konuşurken her saldırıyı peşinen akran zorbalığına bağlamamalıyız. Her olayın nedenleri ayrıca araştırılmalı. Fakat çocukların ve öğretmenlerin okulda korunması gerektiği konusunda bir tartışma olamaz. Güvenlik tedbirlerini de, tehditlerin zamanında değerlendirilmesini de, okulun gündelik ilişkilerindeki şiddeti de birlikte ele almak zorundayız.
Bizim araştırmamızdaki %95, zorbalığa uğradığı bildirilen çocukların bunu okul ortamında da yaşadığını gösteriyor. Okulun müdahale edebileceği çok geniş bir alan var. Ancak öğretmenle idareyi yalnız bırakan bir düzenle karşılaşıyoruz. Özel okulda velinin müşteri gibi görülmesi, okulun öğrenci kaybetme kaygısı, aileyle karşı karşıya gelmekten kaçınması bu işi zorlaştırıyor. Devlet okulunda da özel okulda da öğretmenin üzerinde şikayet edilme baskısı oluşuyor. Görüştüğümüz eğitimciler CİMER’i bu nedenle sık sık anlattılar. Bir çocuğu uyarmanın ardından kendilerini savunmak zorunda kalmaktan yorulmuşlar.
Bu konuda öğretmeni kötü niyetli ve dayanaksız şikayetlerden korumaya yönelik adımlar atıldı. Bakanlığın Aralık 2025 tarihli yazısı da bu yönde. Bunu olumlu buluyorum ama bütün sorunun çözüldüğünü söyleyemem. Beklentimiz, başvurunun ciddiyetle değerlendirilmesi, öğretmenin otomatik olarak suçlu konumuna itilmemesi. Elbette çocuğuna zarar verildiğini söyleyen ailenin başvuru hakkı da korunacak.
Ücret ve çalışma koşullarını da konuşmalıyız. Düşük ücretle, işini kaybetme endişesiyle çalışan bir öğretmenden sürekli kişisel fedakarlık bekleyemezsiniz.
Araştırmada öğretmenliğin kutsallığını kaybettiği duygusu çok belirgindi. Mesleğine küsmüş, kendisini yalnız hisseden insanlar dinledik. Çözümü iyi niyetli bir öğretmenin cesaretine bırakmamak için kanun istiyoruz. İdarenin ne yapacağı, öğretmenin hangi adımı atacağı, ailenin hangi sorumluluğu taşıdığı belli olmalı.
Eskiden okulda zorbalığa uğrayan bir çocuk eve döndüğünde en azından kendisini güvende hissedebiliyordu. Şimdi ise zorbalık WhatsApp gruplarında, sosyal medyada ve çevrimiçi oyunlarda devam ediyor. Çocuk artık evinde, hatta kendi odasında bile zorbalıktan kaçamıyor. Zorbalığın 24 saat süren bir baskıya dönüşmesi çocukların psikolojisini nasıl etkiliyor?
Anne babaların ciddiye almasını istediğim ilk cümlelerden biri okula gitmek istemiyorum. Tek başına zorbalığın kanıtı değil ama özellikle tekrar ediyorsa üzerinde durmak gerekiyor Bizim araştırmamızda okula gitmek istememe, kendisini okulda güvensiz hissetme, okulunu ya da sınıfını değiştirmek isteme öne çıkan işaretlerdi. Çocuk bazen yaşadığını açıkça anlatamıyor, okuldan uzak durmaya çalışarak gösteriyor.
Eskiden hiç değilse eve gelince biraz soluklanma ihtimali vardı. Dijitale taşındığında bu ara da kayboluyor. Yarın sınıfa girdiğinde kimlerin kendisine güleceğini, o gece fotoğrafının kimlere gönderildiğini bilmiyor. Telefonu kapatsa bile hakkında konuşulanlar durmuyor. Araştırmada bir anne, çocuğunun telefonuna dört bine yakın bildirim geldiğini anlattı. Bir grup, farklı yerlerden aynı çocuğun üzerine gidiyor. Bu bütün çocuklar için ölçülmüş bir sayı değil, dinlediğimiz bir olay. Ama sıkışmışlığın neye benzediğini anlatıyor. Bu yüzden okulun sorumluluğu kapıda bitmemeli. Okulla ilgili ödev ve duyurular için çocukları yetişkin sorumluluğu bulunmayan WhatsApp gruplarına mecbur bırakmamalıyız. Bu tür denetimsiz grupların okul iletişiminin yerine geçmesine izin verilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Raporda çocukların ceza görmeyeceklerine dair inançlarının güçlendiği anlatılıyor. Yetişkinlerin dünyasındaki hukuksuzluk, şiddet ve cezasızlık örnekleri çocuklara nasıl yansıyor? Türkiye’deki adalet duygusu krizinin okul sıralarında da karşılığı var mı?
Çocuğa zorbanın eninde sonunda kaybedeceğini anlatıyoruz. Sonra birlikte televizyonu açıyoruz. Trump’ın Şubat 2025’te Zelenski’ye kameralar önünde yaptığı zorbalığı hatırlayın. Ben o toplantıda açık bir zorbalık dili gördüm. Karşısındakinin ne söylediğinden çok ne kadar gücü olduğu üzerinden konuşuyordu. Aynı çelişki daha küçük ölçeklerde de yaşanıyor. Çocuk, okulda bir arkadaşının ailesinin nüfuzu sayesinde uyarıdan kurtulduğunu düşünüyorsa, öğretmenin o aileyle konuşurken geri çekildiğini görüyorsa kendisine anlatılan adaletin nasıl işlediğini sorguluyor. Bizim görüşmelerimizde çocuklar yetişkinlerin dünyasındaki cezasızlık örneklerinden söz ettiler. Demek ki bunları duymuyor, anlamıyor değiller. Kendi yaşadıklarıyla ilişki kuruyorlar.
Benim kaygım şu. Çocuk, haklı olmanın kendisini korumayacağı sonucuna vardığında güçlü tarafa yakın durmaya çalışıyor. Zorbalığı yapanı bildirmez, karşı çıkmaz, gerekirse yanında görünür. Adaletin eşit işlemesinin çocuk yetiştirmekle çok doğrudan bir ilgisi var. Güçlünün de sınırla karşılaştığını görmesi gerekiyor. Okulda aynı davranışa, anne babanın geliri ya da tanıdıkları ne olursa olsun aynı ciddiyetle yaklaşılmalı. Yoksa verdiğimiz değerler eğitiminin karşısına, çocuğun her gün gördüğü başka bir eğitim çıkıyor.
Araştırmanızda ebeveynlerin çocuklarına daha fazla özgürlük tanımasının bazen sınırların kaybolmasına yol açtığı savunuluyor. Türkiye’de otoriter anne babalardan aşırı korumacı anne babalara mı geçtik? Çocuğuna özgüven kazandırmak isteyen aileler farkında olmadan başkalarına zarar vermesine nasıl zemin hazırlayabiliyor?
Bunu anne babaların bir sabah yanlış bir çocuk yetiştirme yaklaşımı ile her şeyi açıklayamam elbet. Az çocuklu ailenin gelecek korkusunu hesaba katmak gerekiyor. Kardeşi olmayan, akrabalarından uzakta büyüyen bir çocuğun anne babası, kendilerinden sonra onun kime dayanacağını düşünüyor. Geniş aile herkes için ortadan kalkmış değil elbette. Ama o desteğe gündelik hayatında ulaşamayan aile, çocuğunu daha yalnız bir geleceğe hazırladığı duygusunu taşıyabiliyor. Biz olmayınca kendisini ezdirmesin kaygısıyla onun önündeki her engeli kaldırmaya çalışıyor.
Sonra ilginç bir anne babalık biçimi çıkıyor ortaya. Çocuğun her adımını izliyor ama davranışının sonucuyla karşılaşmasına izin vermiyor. Öğretmen uyarınca öğretmene kızıyor. Arkadaşı itiraz edince arkadaşını suçluyor. Çocuk, ailesinin kendisini sevmesiyle her durumda haklı olması arasındaki farkı öğrenemiyor. Araştırmada anne babalar bu çelişkiyi kendileri de anlattılar. Çocuklarını çok koruduklarını, sorumluluklarını üstlendiklerini, bazı şeyleri fark ettiklerinde geç kaldıklarını söylediler.
Araştırmaya göre zorbalığa uğrayan çocukların %74’ü sözlü, %61’i fiziksel, %51’i ilişkisel zorbalık yaşıyor. Buna rağmen ailelerin ve okulların daha çok fiziksel şiddeti ciddiye aldığı görülüyor. Bir çocuğun her gün aşağılanması, dışlanması veya küçük düşürülmesi neden çoğu zaman şiddet sayılmıyor? Hangi zorbalık türü çocukta daha derin izler bırakıyor?
Çünkü fiziksel şiddetin gösterilebilir bir sonucu var. Bir morluk, yırtılmış bir kıyafet, kırılmış bir eşya görüyoruz. Çocuk her gün sınıfta küçük düşürüldüğünde ise, biraz da sen takma diyebiliyoruz. Araştırmamızda fiziksel şiddetin aileler ve okul için daha belirgin bir müdahale sınırı olduğunu gördük. Sözlü ve ilişkisel zorbalık, çocuğun gündelik hayatını altüst ettiği halde çocukların arasında yaşanan sıradan bir sorun gibi ele alınabiliyor.
Dünyadaki çalışmalar, görünür bir yarası olmayan çocuğun daha az zarar gördüğünü varsayamayacağımızı gösteriyor. ABD’de 478 çocuğu kapsayan, bir yıllık bir araştırmada ilişkisel zorbalık, çocukların kendileri hakkındaki olumsuz düşüncelerindeki değişimle fiziksel zorbalıktan daha tutarlı bir ilişki gösterdi. Çin’de 457 lise öğrencisiyle yapılan ve 2026’da yayımlanan başka bir çalışmada da fiziksel, sözlü, ilişkisel ve siber zorbalığın dördü, altı ay sonraki depresif belirtilerle ilişkili bulundu. Bunlar bütün zorbalık türlerinin her çocukta birebir aynı etkiyi yarattığı anlamına gelmez. Ama birine vurulmamış olmasını, psikolojik olarak hafif bir şey yaşadığına kanıt sayamayız.
Akran zorbalığının biçimi çocukların yaşına ve cinsiyetine göre değişiyor mu? Okul öncesi dönemden liseye kadar zorbalığın uygulanma biçimlerinde ve çocuklar üzerindeki etkilerinde ne tür farklılıklar görülüyor?
Değişiyor. Bizim araştırmamız ilkokuldan liseye uzanıyor, okul öncesi için bu çalışmadan oran veremem. O dönemde de aynı çocuğun sürekli hedef alınıp alınmadığının, kendisini koruyup koruyamadığının izlenmesini önemli buluyorum. İlkokul grubunda eşyalara zarar verme daha çok dikkat çekiyor. Yaş büyüdükçe, özellikle lisede, para ve maddi imkanlar üzerinden yapılan zorbalık çok güçleniyor.
Erkek çocukların fiziksel zorbalığa daha fazla maruz kaldığını da görüyoruz.
Yaşla birlikte yardım istemenin anlamı da değişebiliyor. Görüştüğümüz bazı lise öğrencileri ailesinin müdahalesinin kendisini daha da küçük düşüreceğinden çekiniyordu. Büyümüş olmak, başına geleni daha kolay anlatabilmek anlamına gelmiyor. Bazıları yaşadığını kabul etmeyi bile bir yenilgi gibi görüyor.
Hedef alınan çocuklara baktığımızda ise anne babaların gözlemlerinde çekingenlik, yalnızlık, maddi yetersizlik, yaşıtlarından fiziksel olarak küçük olmak, engellilik veya görünür farklılıklar öne çıkıyor. Yeterli bakım desteği alamayan, azınlıkta kalan çocuklar da anlatılıyor. Fakat başarılı, görünüşüyle beğenilen bir çocuk da hedef olabiliyor. Zorbalık yapan, karşısındakinin hangi özelliğini kullanabileceğine bakıyor. Bunları anlatırken çocuğun çekingenliğini ya da farklılığını kusur gibi göstermemeliyiz. Sessiz bir çocuk da okulda güvende olabilmeli. Kendisini koruyabilmek için başka bir kişiliğe bürünmek zorunda kalmamalı.
Araştırmada ekonomik durumun ve sınıfsal farklılıkların zorbalıkta önemli rol oynadığı görülüyor. Burslu öğrencilerin aşağılanması, marka ayakkabısı veya pahalı telefonu olmayan çocukların dışlanması gibi örnekler var. Türkiye’deki gelir eşitsizliği ve gösteriş kültürü çocukların arkadaşlık ilişkilerini nasıl etkiliyor? Yoksulluk artık çocuklar için de bir utanç kaynağına mı dönüşüyor?
Araştırmada bir anne, kızının başarılı olup burs kazanarak girdiği özel okulda burslu olduğu için aşağılandığını anlattı. Çocuğun başarısı, arkadaşlarının gözünde ailesinin ödeme gücünün gerisine düşüyor. Böyle bir ortamda çocuk, ne yaptığıyla değil evden ne getirdiğiyle değerlendiriliyor. Ayakkabısı, telefonu, çantası, gidip gidemediği yerler arkadaşlığın içine giriyor. Anne babalardan bu ayrışmayı çok açık anlatanlar oldu.
Fakat meseleyi burslu çocuklara ya da markalı ayakkabısı olmayanlara indirgemeyelim. Daha ağır bir korunmasızlık var. Maddi yetersizlik yüzünden bakımına, kıyafetine, beslenmesine gerekli destek sağlanamayan bir çocuk düşünün. Yaşıtlarından küçük veya zayıf göründüğü için de, kıyafeti nedeniyle de hedef alınabiliyor. Ailesinin okula gidip meseleyi takip edecek zamanı, imkanı, kendisini dinletecek gücü de sınırlı olabilir. Benim üzerinde durduğum, bu yoksunlukların bir araya geldiği çocuklar.
Araştırmada ailelerin hedef alınan çocukları tarif ederken maddi yetersizliği, fiziksel farklılıkları ve bakım eksikliğini birlikte anması önemli. Yoksulluğu çocuğun kişisel yetersizliğiymiş gibi yaşatan bir çevre kuruyoruz. Okulun bunu yeniden üretmemesi gerekir. Yemek, temel ihtiyaçlar, etkinliklere katılım gibi alanlarda çocuğun parasızlığını her gün görünür kılan ayrımlar azaltılmalı. Destek de onu sınıfın önünde teşhir etmeden verilmeli. Bir çocuğa yardım ederken diğer çocuklara onun üzerinde kullanabilecekleri yeni bir etiket vermemek gerekiyor.
Araştırmanızda çocukların yüzde 50’sinin zorbalığa tanık olduğu belirtiliyor. Peki bu çocuklar neden müdahale etmiyor? Zorbalığı seyreden, gülen, videoya çeken veya sessiz kalan çocuklar bu davranışların sürmesinde nasıl bir rol oynuyor? Okullarda seyirci çoğunluğunu zorbalığa karşı harekete geçirmek mümkün mü?
Önce hakkını teslim edelim, tanık olanların hepsi susmuyor. Araştırmada en sık anlatılan davranış, öğretmene veya anne babaya haber vermek. Bunun yanında olaydan kaçınanlar ve zorbalık yapanın yanında duranlar da var. Çocukların yardım istemeye dönük bir iradesi olduğunu görüyoruz. O iradenin karşılığını verip vermediğimiz önemli.
Zorbalık yapan çocuk öğretmeni ve idareyi geri çekilmeye mecbur bıraktığında sınıfın kralı ya da kraliçesi gibi davranmaya başlıyor. Diğer çocuk da bunu görüyor. Tek başına karşı çıktığında yalnız bırakılabileceğini düşünüyor. Bazen kenarda durmak bile yetmiyor, gruba bağlılığını göstermek zorunda hissediyor. O da gülüyor, o da görüntüyü paylaşıyor. Başlangıçta bir çocuğun yaptığı, başkalarının katılmasıyla grup davranışına dönüşüyor. Zorbalığın etrafında çeteleşmeye benzeyen bir birliktelik oluşabiliyor. Herkes aynı isteği taşıdığı için orada değil, bir kısmı korktuğu için orada.
Bunu değiştirmek mümkün.
Yüz araştırmayı bir araya getiren bir değerlendirmede okul temelli programların zorbalığa uğramayı ortalama yaklaşık %15–16 oranında azaltabildiği görüldü. Elbette her program aynı sonucu vermiyor. Ama bu çocuklar böyle deyip çekilmek için bir gerekçemiz yok. Çocuk bildirdiğinde korunacağını bilmeli. Kendisiyle konuşulmalı, sonrasında ne olduğu takip edilmeli. Arkadaşının yanında durmak için fiziksel bir çatışmaya girmesi gerekmemeli. Yetişkinlerin üstlenmediği riski çocukların üstlenmesini bekleyerek seyirci çoğunluğunu harekete geçiremeyiz.
Raporda 11 yaşındaki bir çocuğun “Zorbalık her zaman kazanır. Zorbalığın önünde daha büyük bir güç yoktur” sözlerine yer veriyorsunuz. Bir çocuğun daha 11 yaşında böyle bir sonuca ulaşması Türkiye hakkında bize ne söylüyor?
Bence yalnızca Türkiye’yi anlatmıyor. Türkiye’yi de anlatıyor. Çocuğun gördüğü dünya da bu yönde örnekler sunuyor. Gücünü başkasını bastırarak gösteren yetişkinler, aşağılamanın başarı sayıldığı ilişkiler, yaptığına rağmen yerini koruyan insanlar var. Bizim araştırmada çocukların anlattıkları da yetişkinlerin dünyasıyla kendi sınıfları arasında böyle bir bağ kurduklarını gösteriyor. O çocuğun cümlesini çocukça bir karamsarlık diye geçemiyorum. Kendi deneyiminden bir sonuç çıkarmış. Öğretmenin uyarısının, ailesinin itirazının, arkadaşının yardımının nerede durduğuna bakmış. Zorbalığın önüne geçebilen bir güç görmediğini söylüyor. On bir yaşında toplumun nasıl işlediğine dair böyle bir kanaat edinmiş olması çok ağır. Her ülkenin koşulları aynı değil, ama gücün haklılığın önüne geçmesi bizim sınırlarımızda başlayıp bitmiyor. Çocuğa bu düşüncesinin yanlış olduğunu anlatacaksak, karşısına inanabileceği bir örnek koymamız gerekir. Onun okulunda, onun hayatında.
Medya ve sivil toplum kuruluşları akran zorbalığıyla mücadelede nasıl bir rol üstlenmeli? Medya, çocuklar arasındaki şiddeti haberleştirirken nelere dikkat etmeli, sivil toplum kuruluşları ise okullarda önleme ve farkındalık çalışmalarına nasıl katkı sağlayabilir?
Medyanın önce kendi anlattığı hikayelere bakması gerekiyor. Televizyon ve dijitaldeki 14 yerli diziyi incelediği araştırmada 3.013 kadına yönelik şiddet sahnesi tespit edilmişti. Bu, bütün yayınlardaki bütün şiddet sahnelerinin sayısı değil, belirli dizilerde kadına yönelik şiddetin sayımı. Sahnelerin yüzde 51’i psikolojik, yüzde 24’ü sözlü şiddet. Yani şiddet dediğimizde yalnızca silahı, yumruğu düşünmemek gerekiyor. Aşağılamak, korkutmak, baskı altında tutmak da bu anlatıların içinde.
Ben tek bir sahneyi seyreden çocuğun ertesi gün şiddet uygulayacağını söylemem. İzlediği hikayde kimin saygınlık kazandığı, kimin haklı çıkarıldığı, zarar görenin acısının önemsenip önemsenmediği üzerine düşünmemiz gerektiğini söylüyorum. Burada televizyonda muhatap alınabilecek bir yayıncı ve editoryal yapı var. Dijitalin bütününü aynı sayamayız ama kapalı gruplarda, kullanıcıların ürettiği içeriklerde ve sürekli önerilen videolarda sorumluluğa ulaşmak çok daha güç olabiliyor. Televizyona yönelik denetimi konuşup çocuğun telefonunda karşılaştığı dünyayı kendi haline bırakamayız. Yaşına uygun olmayan şiddet içeriklerine erişimi sınırlandırmak, platformları bu konuda sorumlu tutmak gerekiyor. Platformların şikayeti alma, çocuğu koruma ve zararlı içeriğe zamanında müdahale etme sorumluluğu açık olmalı.
Haberlerde de zorbalığa uğrayan çocuğun görüntüsünü tekrar tekrar dolaşıma sokmamalıyız. Yüzünü kapatmak her zaman kimliğini korumaya yetmeyebilir. Okulu, sınıfı, ailesi üzerinden tanınmasını da düşünmek gerekir. Son okul saldırılarını anlatırken saldırganı tanınır ve taklit edilir bir figüre dönüştürmekten, yöntemini sergilemekten, henüz bilinmeyen nedenler hakkında kesin hükümler kurmaktan kaçınmalıyız. Ailelerin acısının ortasında kurumların sorumluluğunu sorabilen bir haberciliğe ihtiyacımız var.
Sivil toplum ise okula bir gün gidip bir konuşma yapmaktan daha uzun bir sorumluluk üstlenebilir. Öğretmenlerle çalışabilir, ailelerin desteğe ulaşmasını sağlayabilir, uygulamanın sürüp sürmediğini izleyebilir. Kaç kişiye seminer verdiği kadar, çocukların yardım isteyip isteyemediğine ve aynı davranışın tekrar edip etmediğine bakmalı. Biz de araştırmayı yayımlayıp bırakmak yerine, bulguların karşılığının uygulamada oluşması için uğraşıyoruz.
Çocukların sosyal medyayla giderek daha erken yaşlarda tanıştığı bir dönemde, medya okuryazarlığı eğitimi çocukları siber zorbalıktan korumada nasıl bir rol oynayabilir? Millî Eğitim Bakanlığı bu eğitimin içeriği ve okullarda uygulanması konusunda nasıl bir yol haritası izlemeli?
Medya okuryazarlığını duygu okuryazarlığıyla birlikte düşünmek gerekiyor. Çocuk bir görüntünün değiştirilmiş olabileceğini, karşısına çıkan her içeriğin gerçeği yansıtmadığını öğrenmeli. Aynı zamanda bir arkadaşını herkesin önünde küçük düşürdüğünde ne yaptığını da anlayabilmeli. Kendi korkusunu, öfkesini tanıyabilmeli, sınırını söyleyebilmeli ve yardım isteyebilmeli. Bizim araştırmada uzmanların çocuklarla çalışırken üzerinde durduğu konular arasında da duygularını tanımak, hayır diyebilmek ve yaşadığının kendi kusurundan kaynaklanmadığını anlamak vardı.
Burada benim kaygım, bu eğitimin yalnızca bazı çocuklara ulaşması.
Bir çocuğa başkasının duygusunu gözetmeyi öğretip onu hiç değişmemiş bir sınıfın içine bırakabilirsiniz. Çocuk yaşadığını daha iyi adlandırır ama yardım istediği yetişkin yine ilgilenmezse, bildiği doğruyla yaşadığı arasındaki mesafe daha da ağır gelebilir. Bundan eğitimin çocuğu zayıflattığı sonucunu çıkarmıyorum. Duyarlılık kazandırdığımız çocuğu korumasız bırakma tehlikesinden söz ediyorum. Anlayışlı olmayı öğrettiğimiz çocuğun her şeye katlanmasını bekleyemeyiz. Bu nedenle eğitim, ilgili bir öğretmenin tercihine ya da ailesinin imkanına bağlı kalmamalı. Bütün okullar için bağlayıcı olmalı, öğretmenleri ve anne babaları da kapsamalı. Yaşa uygun gerçek durumlar üzerinde çalışılmalı. Bir görüntüyü yaymamak, tehdit karşısında güvenilir bir yetişkine ulaşmak, arkadaşını dışlayan gruba katılmamak sınıfta konuşulmalı. Bakanlık dersin yapıldığına ilişkin imzayı toplamakla yetinmemeli. Çocuğun başına bir şey geldiğinde öğrendiği yolların gerçekten çalışıp çalışmadığını izlemeli. Bizim kanun talebimizin eğitimle ilgili tarafı da bu.
Bu araştırmanın ardından Milli Eğitim Bakanı’yla görüşme imkânınız olsaydı, akran zorbalığını azaltmak için ilk üç somut talebiniz ne olurdu?
Biz Milli Eğitim Bakanlığı’nın bürokratlarıyla da Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın bürokratlarıyla da görüştük. Konuyu anlatıyoruz, önerilerimizi paylaşıyoruz. Bir kanun taslağı da hazırladık, onu da farklı platformlarda sunuyoruz. Dolayısıyla benim için bu artık yalnızca bir görüşmede ne söyleyeceğim sorusu değil. Söylediklerimizin hangi uygulamaya dönüşeceğini takip etme meselesi.
İlk talebimiz, müdahale eden öğretmenin ve idarenin yalnız bırakılmaması. CİMER üzerinden kötü niyetli, dayanaksız şikayetlerle baskı kurulmasına karşı atılan adımlar bu bakımdan önemli. Burada bir ilerleme var ama sahada karşılığını görmek gerekiyor. Öğretmenin geçim derdini, çalışma koşullarını, rehberlik hizmetlerinin yeterliliğini de bunun içinde düşünüyorum. Çocuğu koruyacak insanın kendisini de güvende hissetmesi gerekiyor.
İkincisi ve en önemlisi kanun. Mevcut kuralların yanına, zorbalığı önleme ve müdahale konusunda herkesin sorumluluğunu açıkça tanımlayan bağlayıcı bir düzenleme istiyoruz. Başvuruyu kim alacak, çocuk o sırada nasıl korunacak, ailesi nasıl bilgilendirilecek, davranışın durduğu nasıl takip edilecek? Bunlar okuldan okula, veliden veliye değişmemeli. Okul yöneticisi karşısındaki veliye benim tercihim bu demek zorunda kalmamalı. Kanun bunu gerektiriyor, elimden bir şey gelmez diyebilmeli. Zorbalık yapan çocuğun da desteğe, eğitime ve davranışının karşılığıyla yüzleşmeye ihtiyacı var. Tasavvur ettiğimiz düzen, çocuğu etiketleyip dışarı atan bir düzen değil.
Üçüncüsü, bu meseleyi insanların zaten izlediği, sevdiği içeriklerin içine taşımak. Milli Eğitim, Aile ve Kültür bakanlıkları, yayıncılar ve içerik üreticileri birlikte çalışmalı. Bir çocuğun dışlanmasının evde nasıl yaşandığını, bir annenin kendi çocuğunun zorbalığını kabul etmekte nasıl zorlandığını, öğretmenin doğru müdahalesinin neyi değiştirdiğini hikayelerde de görelim. Her şeyi ders ve kamu spotuyla anlatamayız. Anne babanın akşam izlediği dizide kendisini görmesi, ertesi gün okuldan gelen şikayeti başka türlü dinlemesini sağlayabilir. Biz yalnızca çocukların ne yapmaması gerektiğini anlatıp yetişkinlerin hiçbir alışkanlığına dokunmadan sonuç alamayız.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.