ÖZEL HABER | Enver Altaylı’nın Hablemitoğlu soruşturmasındaki savcılık ifadesi: “Soruşturma faillerin tespit edilmesi amacıyla yürütülmüyor”

Serbestiyet, 19 Ağustos’ta Hablemitoğlu soruşturması kapsamında tutuklanan Enver Altaylı’nın savcılık ifadesine ulaştı. Altaylı: “Soruşturmanın faillerin tespit edilmesi amacıyla yürütüldüğünü düşünmüyorum. Adımın bu cinayet soruşturmasına karıştığına ilk kez haberdar olduğum sırada yurtdışında idim. Derhal Türkiye'ye dönüp ifade verdim. Bir cinayete bulaşmış bir kimse kendi hür iradesiyle yurtdışından gelip ifade verir mi? (…) Almanya aleyhinde ifade vermem, Almanların Türkiye'de Gezi benzeri hazırlıklar içinde olduğunu söylemem teklif edilmiş; kabul etmediğim takdirde hücrede çürütüleceğim bana açıkça beyan edilmiştir.”

2017’den beri ‘FETÖ’ üyeliği ve casusluk suçlamalarından tutuklu olan eski MİT görevlisi Enver Altaylı hakkında 19 Ağustos’ta Necip Hablemitoğlu suikasti soruşturması kapsamında da tutuklama kararı verilmişti.

Altaylı, ‘FETÖ’nün üst düzey isimlerinden Mustafa Özcan ile birlikte Hablemitoğlu suikastinin azmettiricisi olmak ve suikasti o dönem Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli olan Levent Göktaş’ın başını çektiği soruşturma şüphelilerine işletmekle suçlanıyor.

Serbestiyet, Altaylı’nın Hablemitoğlu suikasti soruşturmasında verdiği ifadeye ulaştı.

Altaylı’nın ifadesinden öne çıkan bölümler:

“Soruşturmanın faillerin tespit edilmesi amacıyla yürütüldüğünü düşünmüyorum”

Soruşturmaya adının ilk olarak 2016’da eski Sağlık Bakanı Halil Şıvgın’ın verdiği tanık ifadesiyle girdiğini hatırlatan Altaylı şunları söyledi:

“Bu soruşturmanın esas hakkındaki beyanlarıma geçmeden önce dile getirilmesi gereken bir husus bulunmaktadır: ben bu soruşturmanın faillerin tespit edilmesi amacıyla yürütüldüğünü düşünmüyorum.

Bu kanaatimi detaylı olarak izah etmeden önce bu soruşturma ile ilgili bilgi vermekten kaçındığım yönünde herhangi bir şüphe oluşmaması adına en sonda söyleyeceklerimi en başta söylemem gerektiğini düşünüyorum.”

“Cinayete bulaşmış bir kimse hür iradesiyle yurtdışından gelip ifade verir mi”

“Şu hususu açıkça ifade etmek isterim. Ben adımın bu cinayet soruşturmasına karıştığına ilk kez haberdar olduğum sırada yurtdışında idim. Buna rağmen derhal ifade vermek için Savcı Necip İşçimen’den randevu aldım. İfade vermek istememin sebebi Halil Șıvgın’ın benimle ilgili basında yer alan hakikatle çelişen bazı beyanları idi.

Frankfurt Kitap Fuarı’na İngilizce baskısı yapılan kitabımla ilgili katılmam gerekiyordu. Fuar sonrasında derhal Türkiye’ye dönüp sayın İşçimen’e ifade verdim. Bir cinayete bulaşmış bir kimse kendi hür iradesiyle yurtdışından gelip ifade verir mi? En başta dikkate alınması gereken hususlardan birisi budur.”

“Halil Şıvgın yalan söylüyor”

“Bununla beraber çok açıkça ifade edeyim. Halil Şıvgın yalan söylüyor, bunu sayın İşçimen’e verdiğim ifade de ortaya koydum. Bu konuda söylediklerim halihazırda zabıt altındadır. Gereken her şeyi zaten daha önce yeminli tanık olarak alınan ifademde söylemiştim.

Ancak şunun altını çizmekte fayda vardır: Ben merhum sayın Necip Hablemitoğlu ile birlikte ne tek başıma ne de başkasıyla birlikte konuşmadım ve görüşmedim.

Bahsi geçen bir görüşme var, o görüşme de hazır bulunmadım. İçeriğini ve detayı da bilmem. Görüşmenin yapılmasına da aracılık etmedim.

“Ne şüpheliler ne başkalarıyla Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili bir görüşme yapmadım”

Bu noktada bu soruşturmanın maddi hakikati ortaya çıkmaya matuf yürütülmediğini düşündüğümden ifade edeceğim şu hususun öncelikle merhum Necip Hablemitoğlu’nun ailesi ve beni sevenler tarafından bilinmesini isterim. Necip Hablemitoğlu cinayeti ile ilgili zerreyi miktar bilgim olaya zerre miktar katkım yoktur. Bilgim basında yer alan haberlerle sınırlıdır.

Ayrıca belirtmek isterim ki Ceza Hukukunda şüphelinin veya sanığın yemin yükümlülüğü yoktur. Buna rağmen ben şöyle diyorum: eğer benim merhum Necip Hablemitoğlu cinayetine zerre miktar katkım, Necip Hablemitoğlu cinayetiyle zerre miktar bilgim varsa cenabu rabbulaleminin laneti benim ailemin çocuklarımın ve torunlarımın üzerine olsun.

Ben ne dosyadaki şüpheliler ile ne de başka kimseler ile Hablemitoğlu cinayeti öncesinde veya sonrasında bu cinayet ile ilgili herhangi bir görüşme yapmadım. Bu cinayeti kimin ne suretle hangi saiklerle işlediğini, bu cinayete kimin, kimi nasıl ve hangi saiklerle azmettirdiği konusunda en ufak bir fikrim yoktur.”

“Manipülatif yayınlar yapılıyor”

Soruşturma dosyasından alınan bilgi ve belgelerin basına sızdırılmasından ve basında yapılan manipülatif yayınlardan rahatsız olduğunu belirten Altaylı ifadesine şöyle devam etti:

“Aydınlık Gazetesi bu haberleri hakikatin ortaya çıkması için değil, tam aksine hakikatin ortaya çıkmaması ve manipülasyon için yapıyor. Ben bunun yargının ilgi alanına girdiğinin kanaatindeyim. Ancak buna rağmen Aydınlık hakkında soruşturmanın gizliliğini ihlal, soruşturmayı akamete uğratmak gibi suçlardan işlem yapılmıyor olmasını da ilginç buluyorum.

Bakınız bu noktada Aydınlık Gazetesinin 12/06/2022 tarihli nüshasında yer alan habere göre Zihni Çakır isimli bir gazeteci varmış. Bu adam gerçekten ifadesini soruşturma kapsamında alınıp alınmadığını bilmiyorum. Ancak Aydınlık Gazetesinde ifadesinde şunları söylediği iddia edilmektedir.

‘Kaynağım o dönem Özel Kuvvetler Komutanlığında hemen herkesin suikastın bir yüzbaşı tarafından işlendiğinin bildiğini, suikast silahının Ankara’daki Mogan Gölünün ODTÜ’nün yakasındaki balçıklı bölgeye atıldığını, yine suikast görevlendirmesinden önce Gülen örgütünde etkili olan ve istişare kurulunda yer aldığını tahmin ettiğim Mustafa Özcan ile CIA’nin Türk Ajanı olarak bilinen Enver Altaylı’nın görüştüğünü, bu görüşmeden sonra hatırı sayılır bir para karşılığı suikastın işlendiğini. Enver Altaylı’nın OKK’daki bağlantıları vasıtasıyla söyledi.”

Sonra da avukatım aracılığıyla öğrendim ki, bu kişi durup durup Twitter’dan bu cinayete adimin karıştırmaya matuf mesajlar atıyormuş. Bir konuda tanıklık sıfatına sahip kişi olayla ilgili olarak bir kişinin ceza alması için propaganda yapmaz. Bu durum da bize bu kişinin bir gazeteci olarak değil, kullanışlı bir aparat olarak meseleye dahil olduğunu ortaya koyuyor.

Nitekim kendi ifadesinde geçtiği üzere ‘herkesin bildiği’ gibi ifadelerle tanıklık yapılmaz. Bunlar bende sır, bana iftira atılmak için bu kişinin kullanışlı bir aparat olarak görüldüğü kanaatini uyandırıyor.

Üstelik adamın benimle ilgili söylediği şeyler arasında benim ‘CIA’nın Türk Ajanı olarak bilindiğini’ söylüyor. Benim yazdığım kitabin ‘CIA’nin Türk Casusu: Ruzi Nazar’dır. Burada CIA’nin Türk Ajanı olarak tanıtılan kişi Ruzi Nazar’dır. Burada ismi geçen Zihni Çakır’ın bir kitabin kapağına bakarak kitabın ismini bile anlamakta zorluk çeken bir şahıs olduğunu görüp, bu kişi için üzülüyorum.

“Gülen’e mektup iddiasının hukuken geçerliliği yok”

Bununla beraber Fetullah Gülen’e mektup meselesi sürekli olarak gündeme getiriliyor benimle birlikte. Bu mektup iddiasının doğru olmadığına dair hem MİT hem de Genelkurmay tarafından yazılmış resmi yazılar var. Dahası Türkiye’nin en itibarlı adli bilişim uzmanlarından Koray Peksayar tarafından hazırlanmış bilirkişi raporunda da bu mektup üzerinde gariplikler tespit edildi ve her halükârda söz konusu bu mektup iddiasının hukuken hiçbir geçerliliği olmadığı ortaya konuldu.

Bu dijital materyallerin polisin elinde iken internete bağlandığı, bu cihazlarla müzik dinlenip gazete okunduğu sabit. Bu usulsüzlükleri ne savcılık soruşturuyor, ne de bir gazeteci bir haber yapıyor. Şimdi bütün bunlara rağmen gazetelerin benimle ilgili iftiraları sayfa sayfa haber yapmasını, ancak benim temize çıkaran MİT ve Genelkurmay yazılarının ve bilirkişi raporlarının şimdiye kadar hiçbir gazete tarafından haberleştirilmemiş olmasının çok ilginç buluyorum.

“Cemaat bu işte neden bana ihtiyaç duysun”

“Anladığım kadarıyla daha doğrusu avukatımın bana aksettirdiği kadarıyla benim cemaat ile özel kuvvetler arasındaki irtibatı sağladığım saçmalığı açık kaynaklarda dolaşmakta imiş. Fakat bu iddia tam bir safsatadır. Bu soruşturma kapsamında hedef saptırmak isteyenlerin ürettiği bir yalandır. Bunun ne kadar saçma bir iddia olduğunu dört başlıkta izah edeceğim.

1) Cemaat bu işte neden bana ihtiyaç duysun? Şu anda cemaatçi oldukları iddiası ile hapiste tutulan ve cinayetin işlendiği dönemde özel kuvvetlerde çalışmış pek çok asker vardır. Hal böyle iken bana kim neden ihtiyaç duysun?

2) Diyelim ki birileri benim gerçekten de böyle bir aracılığıma ihtiyaç duymuş olsun. O zaman sorulması gereken soru “ben Aydın Köstem’e bu konuda neden ihtiyaç duyayım” sorusu olacaktır.

Bu sorunun cevabı da çok açıktır. Benim telefon defterim hakkında yürütülen soruşturma kapsamında mahkeme kayıtları içerisindedir. Bu kayıtlardan görüleceği üzere benim telefon defterimde 10.000’e yakın kişi kayıtlıdır. Bunlar arasında Cumhurbaşkanından, Başbakanına, Bakanından en üst düzey bürokrata kadar çok önemli ve etkili kişiler bulunmaktadır. Bunlar arasında her partiden önemli kişiler olduğu gibi pek çok asker de bulunmaktadır.

Mesela Süleyman Demirel benim şahsi ve yakın dostum olduğunu iddia edebileceğim çok önemli bir insandır. Zaten Mahkeme sürecinde ifade ettiğim üzere beni Mustafa Özcan’la tanıştıran da bizzat kendisidir. Sayın Süleyman beyle o kadar o kadar ileri seviyede bir dostluğum ve muhabbetim vardı ki, Başbakan olduğu dönemde dönemin Ekonomi Bakanı Tansu Çiller’i kapıda bekletir benimle sohbete devam ederdi.

Dahası benim dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’le de şahsi dostluğum vardı. Devlet kademesinde de bu kadar önemli irtibatları olan bir insanın özel kuvvetlerden birileri ile irtibata geçmek için Aydın Köstem’e ihtiyaç duyduğu iddiası tam bir deli saçmasıdır.

Şayet benim özel kuvvetlerden biri ile irtibata geçmem gerekse idi tek yapmam gereken şey Demirel’e bir telefon açmak olacaktı. Bu noktada Demirel de bana derhal özel kuvvetle komutanım benimle irtibata geçirirdi.

3) Bu kapsamda ortaya atılmış iddia benim 20 sene önce telefonda birileri ile konuştuğum iddiasıdır. Ben nerede ise 80 yaşındayım. 20 sene önceki telefon görüşmelerini hatırlamam mümkün değildir.

Sayın savcı siz benden çok genç olmanıza rağmen siz de 20 sene önceki telefon görüşmelerinizi hatırlayamazsınız. Hiç kimse hatırlayamaz. Ben 20 sene önceki telefon görüşmelerimi hatırlamasam da kiminle neyi konuşmadığımı çok iyi hatırlıyorum.

Ben soruşturma kapsamında adı geçen veya geçmeyen hiç kimse ile Hablemitoğlu’nun katli konusunda en ufak bir görüşme gerçekleştirmedim. Bunu iddia edecek kişi açık söylüyorum müfteridir. Daha iyi anlaşılsın diye tekrar ediyorum: ben soruşturmada adı geçen veya geçmeyen hiçbir kimse ile cemaat ve özel kuvvetlerin irtibatını sağlanması konusunda tek bir görüşme yapmadım.

“Geçmiş HTS kayıtlarının elde edilmesi imkânsız”

4) Peki böyle bir safsata nasıl iddia edilebilir? Anladığım kadarıyla böyle bir iddianın ileri sürülebilmesinin tek yolu 20 yıl önceki HTS kayıtlarıdır. Bu yönde kayıtların üretilip üretilmediği konusunda hiçbir bilgim yoktur. Yine de şu hususu belirtmem zorunluluk arz etmekte; mevzuatımıza göre adli mercilerin şu anda 20 sene önceki HTS kayıtlarının elde edebilmelerine imkân yoktur. Çünkü HTS kayıtlarının belli bir süre içerisinde geçmişe dönük imha edilmesi gerekmektedir.

Üstelik ne benim cinayet soruşturmasına denk gelen dönemde ve bunu takip eden 15 yıllık süreçte hakkımda adli bir soruşturma da açılmamıştır. Dolayısıyla benim HTS kayıtlarımın geçmiş dönemde adli merciler tarafından elde edilmesi imkansızdır.

Yani bu süreçte hiçbir adli merci HTS kayıtlarını kullanarak bana böyle bir ithamda bulunamaz. Dosyada ne var, onu da bilmiyorum. Fakat bütün bunlara rağmen bana ya da herhangi bir kişiye karşı böyle bir ithamda bulunursa, bu ithamın doğru olmadığı nasıl ortaya koyulabilir? Cevap: koyulamaz.

Çünkü bu HTS kayıtlarına ilişkin kayıtların silinmiş olması gerektiğinden hiç kimsenin elinde GSM şirketleri de dahil bu kayıtların sahteliğini ortaya koyabilecek veri bulunmamaktadır. Bu noktada birisi daha en baştan itibaren devletin elinde bulunması hukuken imkânsız olan bu HTS kayıtlarının içine üç beş tane sahte arama kaydı sokuşturursa hiç kimse bu kayıtların sahteliğini ispat edemez.

Çünkü daha en başta hukuken olmayan bir şeyin sahte olduğunu iddia etmeye çalışmak ne beyhude bir çabadır. Şimdi ben buraya kadar defaatle ve tekrarla benim dijital cihazlarımı polisin elindeyken bunlara müdahale edildiğini, bunlarla oynandığını delilleriyle anlattım.

Benim telefonlarımla internete girenlerin hukuken var olmayan HTS kayıtlarına üç beş tane ekleme yapmasının önünde nasıl bir engel olabilir, onu yapanlar bunu niye yapmasınlar?

Şimdi çok açık ve net beyan ediyorum, şayet birileri bunu yapıyorsa, 20 sene öncesinin HTS kayıtlarına dayanarak benim hakkımda bir şaibe uyduruyor demektir.

Ve bu noktada soruşturulması gereken kişi Enver Altaylı değil bu iddiayı dile getiren kişi olmalıdır. Herhalde şu hususu tekrar vurgulamak isterim; bu dosyada adı geçen veya geçmeyen herhangi bir kimse ile bu cinayetle ilgili olabilecek en ufak bir görüşmem, bilgi veya fikir alışverişim olmamıştır.

“Savcı, ‘aramanın nedenini oluşturan fiil’i dahi yazmadan evimin aranmasını talep etti”

“Açıkça belirtmem gerekir ki ben bu soruşturmanın faillerinin tespit edilmesi amacıyla yürütüldüğünü düşünmüyorum.

Bu kanaate varmanın en önemli sebebi, bu soruşturmayı yürüten savcının kimliğidir. Bu soruşturma Sayın Zafer Ergün tarafından gerçekleştirilmektedir ve Zafer Ergün benim hakkımda 2017 yılında açılan ve Ankara 16. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılamaya dönüşen soruşturmada maalesef hukuksuzca hareket eden bir savcıdır. Dosya çerçevesinde aldığı kararlar, benimle ilgili yürütülen muazzam hukuksuzlukların temelini oluşturmuştur. Bu hususu detaylıca izah etmem gereklidir.

Her Türk vatandaşı gibi, Türk savcıları da kanunları bilmek zorundadırlar. CMK m .119 Hükmüne göre ise bir arama kararının verilebilmesi için, o arama kararında bulunması gereken üç temel unsur vardır:

a) Aramanın nedenini oluşturan fiil, b) Aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, c) Karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi.

Şayet bu üç unsurdan birisi bir arama kararında gösterilmemişse, o arama kararı hukuksuzdur ve o arama neticesinde elde edilen bütün deliller de geçersiz ve kanunsuz delil sayılacaktır.

Benimle ilgili Zafer Ergün tarafından hazırlanmış konut araması ve el koyma talep yazısında, “Aramanın nedenini oluşturan fiil” dahi yazılmadan ve bilinmeden evimin vb. aranması talep edilmiştir. Arama talep yazısında olması gereken üç unsurdan en önemlisinin, yazılmamış olması o dönemde benimle ilgili işlemlerin yapılması için suç oluşturan herhangi bir eylemin olmadığını gösterir.

Bir başka deyişle, Zafer Ergün’ün benimle ilgili cezai işlemler yürütebilmesi için herhangi bir suç fiiline ihtiyaç duymadığı belgelerle ispatidir.

Gerçekten de o dönemde hangi fiilim sebebiyle, daha doğrusu hangi suç sebebiyle evimde arama yapılacağı arama talep yazısında belirtilmediği için bu kanuni unsur arama kararında da yazılmamıştır.

Şimdi bu noktada sorulması gereken soru şudur: hangi suç fiili nedeniyle arama yaptığım bilmeyen polis benim evimde ne aramıştır?

Tabii ki benim suç işlediğimi ortaya koyabilecek herhangi bir şeyi! Çünkü o sırada benim herhangi bir suç eylemi işlememiş olduğuma dair hiçbir kamu otoritesini de bir bilgi olmadığı için, sayın savcı Zafer Ergün benim evimin sebep olmadan aranmasını talep etmiştir ve bu talebi kabul edilmiştir.

Üstelik Savcı Zafer Ergün’ün arama talep yazısındaki tek skandal bu değildir. Yine CMK 117 uyarınca ‘suç delillerinin elde edilebileceği’ hususunda makul şüphe olması halinde arama yapılabilir.

Ancak yukarıda izah ettiğimiz üzere daha hangi suça ilişkin bir suç delili arandığı belli değildir. Ancak bu konuyu bir kenara koyduğumuz zaman başka bir hukuki sorun ortaya çıkmaktadır: Zafer Ergün bu arama talebini hangi makul şüpheye istinaden kaleme almıştır?

Dosyadan görüldüğü kadarıyla o sırada ortada hiçbir makul şüphe bulunmamaktaydı. Hatırlanacak olursa benim hakkımda o dönem ortaya atılan yegâne iddia eski bir MIT mensubunu yurt dışına kaçıracağımdı, ki bu iddianın tek dayanağı bu kişinin işkence ve kötü muamele neticesinde alınmış beyanıydı. Fakat ilginçtir bu kişinin ifadesi yani dosyadaki benim suç işlediğime yönelik tek delil, işkence ve kötü muamele yapılarak edildiği göz ardı edilse bile, 20 Ağustos 2017 tarihinde alınmıştır.

Daha net ifade edecek olursak, dosyada benim suç işlediğim yönünde şüphe oluşturabilecek tek delil, Zafer Ergün’ün benim hakkımda makul şüpheye dayanarak kaleme alması gereken yakalama ve arama talep yazılarından üç gün sonra elde edilmiştir. Bu doğrultuda savcı Zafer Ergün’ün benim hakkımda makul şüphe olmadan harekete geçtiği açıkça görülmektedir.

Bu noktada savcı Zafer Ergün, harekete geçmesine ve benim evimin aranıp sadece benim değil. Arama kararında yazmamasına rağmen bütün ailemin bütün dijital varlıklarına el konulmasına sebep olan arama talep yazısını dosyada bulunan istihbarat notuna (MİT’ten gelen bilgi notuna) dayalı polis tutanağına dayanarak hazırladığımı savunabilir.

Ancak şeklen mümkün olsa bile hem hakikatte hem de hukuken pek mümkün görünmemektedir. Çünkü evvela belirtmek gerekir ki dosya içeriğinden anladığım kadarıyla söz konusu bu MİT bilgi notu Zafer Ergün arama talep yazısını kaleme aldığında dosyada bulunmamaktaydı.

Çünkü bu yazı dosya içerisinde bulunduğu için arama kararı çıkartmış olsaydı, bu yazıdan şu hukuki metinlerde bahsedilmesi gerekirdi:

18.08.2017 tarihli arama kararında

 Benim hakkımdaki savcılığın tutuklama talep yazısı,  

 Kaçıracağım iddia edilen kişi hakkındaki savcılığın tutuklama talep yazısı,

 Damadım hakkında dosyaya sokuşturulmuş olan MIT bilgi notun dayalı polis tutanağı,

 Damadım hakkındaki savcılığın tutuklama talep yazısı,

 Benim hakkımdaki tutuklama kararı,

 Kaçıracağım iddia edilen kişi hakkındaki tutuklama kararı,

 Damadım hakkındaki tutuklama kararı,

 2019 yılında hazırlanmış olan yüzlere sayfalık polis fezlekesi

Ancak bu hukuki metinlerin hiçbirinde benimle ilgili var olduğu iddia edilen bilgi notundan bahsedilmemektedir. Bu kapsamda burada zikredilen 2 belge özellikle önemlidir. Birincisi benimle beraber adam kaçırma işinde olduğu iddia edilen ve bu iddiadan beraat eden Metin Can Yılmaz hakkında hazırlanmış bilgi notunda adam kaçırma meselesinden bahsedilmemektedir. Halbuki benimle ilgili bilgi notunda Metin Can Yılmaz’ın adı da geçmektedir.

Ve işin ilginç noktası ise söz konusu bilgi notlarına dayalı polis tutanaklarını aynı polisler hazırlamışlardır, 24 saat içinde 2 bilgi notunu hazırlayan polisler böylesine sansasyonel bir bilgiyi yazmamaları mümkün değildir.

Yazmamışlar, çünkü Metin Can Yılmaz hakkında bilgi notu hazırlandığı sırada, benim hakkımdaki bilgi notu (daha önce hazırlanmış olduğu iddia edilmesine rağmen) henüz varlık kazanmamıştı.

Bu noktada çok büyük önem arz eden diğer belge ise polis fezlekesidir. Zira 15 Ekim 2019 tarihinde hazırlanmış olan 200 sayfalık polis fezlekesinin 24. sayfasında benim hakkımdaki soruşturmanın neye dayanarak başlatılmış olduğu açıkça yazmaktadır.

Kaçıracağım iddia edilen kişinin ifadeleri sebebiyle benim hakkımda soruşturma başlatılmış! Benim kaçıracağım iddia edilen kişinin (işkence ve kötü muamele neticesinde alınmış) ifadesi sebebiyle benim hakkımda bir soruşturma başlatılıyor ve bu soruşturma kapsamında bu ifade alınmadan üç gün önce benim hakkımda Zafer Ergün tarafından arama ve yakalama talep yazıları hazırlanıyor.

Burada dile getirilen mesele bir çıkarım değil. Polis fezlekesinde ortaya konulan durumdur. Polis fezlekesi bile söz konusu bu bilgi notunun Zafer Ergün’ün arama ve yakalama talep yazılarını yazdığı sırada var olmadığını ortaya koymaktadır.

Polis fezlekesi bile Zafer Ergün’ün ortada açıklanamayan zamansal bir tutarsızlık ortaya koymaktayken, Zafer Ergün’ün benimle ilgili çok büyük bir hukuksuzluğa imza atmış olduğu meselesinin tartışmaya açık olmadığı kanaatindeyim.

Ancak bu noktada, bir an için, benim ulaştığım sonucun, yani söz konusu bu bilgi notunun Zafer Ergün’ün arama ve yakalama talep yazılarını hazırladığı sırada var olmadığı sonucunun, doğru olmadığını kabul edelim. Bu bilgi notunun söz konusu zaman diliminde var olduğu kabul edilse bile bu bilgi notu bir Cumhuriyet Savcısı olan Zafer Ergün için makul şüphe dayanağı oluşturamaz.

Çünkü tartışmaya açık olmayan yargı kararlarına göre istihbari bilgi notları adli işlemlerin dayanağı, hele de makul şüphe kaynağı oluşturamaz. (2007, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2007 / 9-270 esas ve 2008/164 karar sayılı kararına ve Yargıtay 16.Ceza Dairesi’nin 2018/3918 esas ve 2019/2665 karar).

Her halükârda ortada açık olan bir husus vardır: sayın savcı benim hakkımda adli işlem yapması, soruşturma yürütmesi için bir suç işlememe ya da ortada bir makul şüphe bulunmasına gerek yoktur. Yine bu minvalde bir kabul ile düşünmeye devam ettiğimizde, karşımıza çok daha büyük bir skandal ortaya çıkmaktadır. Yani Zafer Ergün’ün benim hakkımdaki yakalama ve arama talep yazılarını söz konusu bu bilgi notuna dayanarak hazırladığını kabul ettiğimiz durumda ortada demokratik bir hukuk devletinde açıklanması mümkün olmayan bir durum olduğu görülecektir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde hazırlanma şekli ve kaynağı bilinmeyen doğruluğu meçhul “istihbari” bilgi notlarına istinaden herkesin evinde arama yapılması ve eşyalarına el konulmasına mümkün olacaktır. Dahası; söz konusu bu bilgi notunun en başında şu ibare yazmaktadır.

“iltisaklı (IV) kurumundan alınan ilgi sayılı bilgi notunda: “Yazar/Eski İstihbaratçı Enver ALTAYLI’nın FETÖ / PDY’nin kullandığı argümanlara paralel şekilde Sayın Cumhurbaşkanımız aleyhinde yürüttüğü faaliyetlerini sürdürdüğünün tespit edildiği …”

O halde, Zafer Ergün’ün benim hakkımda “Sayın Cumhurbaşkanımız aleyhinde faaliyet yürüttüğüm gerekçesiyle adli işlem yaptığı açıkça görülmektedir. Bu durumda Zafer Ergün’ün siyasi saiklerle insanlar hakkında adli işlemler tesis ettiğinin kabul edilmesi zorunludur.

Bu noktada da Zafer Ergün’ün siyasi saiklerle başka kişiler hakkında mesela Sayın Cumhurbaşkanı aleyhinde en çok faaliyette bulunan kişi olan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu hakkında da aynı gerekçeyle faaliyet yürütmemesinin önünde bir engel bulunmadığı kabul edilmelidir. Dahası bu noktada, Zafer Ergün’ün ileride böyle bir işlem yapmamasının önünde herhangi bir engel bulunmadığı da kabul edilmelidir. Çünkü benim hakkımda böyle bir işlem tesis edilebiliyorsa, başkaları hakkında da yapılabilir.

Şu durumda karşımızda iki ihtimal durmaktadır ki ikisi de birbirinden fenadır:

1 – Söz konusu bu bilgi notunun o tarihte aslında var olmadığını kabul ettiğimizde Zafer Ergün’ün ortada işlenmiş bir suç eylemi ve bu suç eyleminin varlığını gösteren makul bir şüphe olmadan insanlar hakkında adli işlemler tesis ettiği sonucu ortaya çıkmaktadır.

2 – Söz konusu bu bilgi notunun o tarihte gerçekten var olduğunu kabul ettiğimiz ihtimalde de Zafer Ergün’ün siyasi saiklerle ve istihbarata istinaden adli işlemler tesis ettiği sonucu çıkmaktadır. Bu iki ihtimalden hangisi doğru olursa olsun ortaya büyük bir hukuk skandalı ortaya çıkmaktadır.

Bu noktada da böylesi bir hukuk skandalına imza atmış bir savcı tarafından yürütülen bir soruşturmanın sağlıklı bir sonuç verebilmesinin güç olduğu aşikardır. Bu noktada Zafer Ergün tarafından yürütülen bir soruşturmanın faillerin tespitine yönelmiş olduğuna düşünmeme engel olan bir başka işaret daha vardır.

O da şudur: Uzunca bir zamandır soruşturma dosyasının içeriği istikrarlı bir şekilde basına sızdırılmaktadır. Ve her nedense sızdırılan her şey benim hakkımda algı oluşturmaya yönelik haberlere sebebiyet vermektedir. Benimle ilgili herhangi bir şaibe vardıysa, bu durumda yapılması gereken derhal benim ifademin alınmasıydı ki, aylar geçmesine rağmen, ifade vermek istediğimi bildiren dilekçe yazmama rağmen, ifadem alınmamıştır. Bu noktada söz konusu sızıntıların kaynağının bizzat Zafer Ergün olmadığı söylenebilir. Bilmiyorum, olabilir.

Dosyadaki bilgileri dışarıya başkaları da sızdırıyor olabilir. Ancak dosyadaki asli sorumlu kişi olan Zafer Ergün’ün buna müsaade ya da müsamaha göstermeden bunun yapılabilecek olmasına zerre kadar ihtimal vermiyorum.

Üstelik, şayet Zafer Ergün’ün bundan sorumlu olmadığı, bu sızıntılardan rahatsız olduğu iddia edilecekse de bunun bir delille ispatlanması gerekir. Ancak şimdiye kadar Zafer Ergün, dosyadan basına bilgi sızdırılmasına engel olabilecek nitelikte bir adım atmamıştır ya da bilgi sızdıranlara karşı harekete geçip soruşturma başlatmamıştır. Halbuki soruşturma aşamasının gizli olduğunu söylüyor kanun! Sadece bu bile Zafer Ergün tarafından yürütülen bir soruşturmanın hakikate ulaşma maksadı taşımadığım izhar eder. Ancak tekrar ederek altım çiziyorum, dosyadan sızdırılan her şey nedense benimle aleyhime algı oluşturacak nitelikte oluyor.”

“Ancak Savcı Zafer Ergün’ün hukuk kurallarıyla bağdaşmayan eylemleri burada bitmemektedir. Çünkü Zafer Ergün benimle ilgili kaleme aldığı arama ve el koyma talep yazısında ayrıca benden elde edilecek dijital materyallere “fiziki müdahalede bulunulmasına” izin verilmesi talep edilmiştir ve ne gariptir ki bu talep de kabul edilmiştir.

Halbuki kanunlarımızda dijital materyallere fiziki müdahalede bulunulmasına izin verilmesi yönünde bir imkân veya düzenleme bulunmamaktadır. Zaten bu durum dosya içerisine girmiş Antalya Sulh Ceza Hakimliği kararında da açıkça zikredilmiştir. (Antalya 4. Sulh Ceza Hakimliği, 2017/5029 D.is)

Fakat buna rağmen Zafer Ergün’ün fiziki müdahale talebi kabul edilince, haliyle benden ve ailemden toplanan bütün dijital materyallere de müdahale edilmiş.

Olay mahallinde bu dijitallerin imajları alınmadığı gibi, bu dijital cihazların 45 gün boyunca, yani 18 Ağustos 2017 tarihinden bilirkişiye teslim tarihi olan 23 Eylül 2017 tarihine kadar nerede ve nasıl muhafaza edildiği de belli değildir.

Bu dijital cihazların bir karton kutu içinde olduğunu söyleyen belge de var, bu dijital cihazların tamamının bir delil poşeti içinde durduğunu söyleyen belge de var. (Ancak mahkeme aşamasında bu dijitaller bilirkişiye teslim edildiğinde bu dijital cihazların, ki içinde Apple marka masaüstü bilgisayar da var, iki çuvala sığdığı görülüyor) Bu dijitallerin bazılarının ise hiçbir delil torbasına vb. konulmadan Antalya polisi tarafından elden Ankara TEM polislerine verildiğini söyleyen de var. Şimdi söz konusu bu karmaşa ortamında, dijitallerin nerde, kimin elinde olduğu belli olmadığı bir ortamda, dosyada bulunan bir belge de bu dijitallerin polis tarafından kurcalanmış olduğunu ortaya koymaktadır.”

“Bu durum, her halükârda ilgili polis memurunun henüz dijitallerin imajları alınmadan yaklaşık bir ay önce benim dijitallerimin içeriği olduğu iddia edilen hususlarla ilgili rapor düzenlediğini, her halükârda kayıtsız bir şekilde dijitallerime müdahale edildiğini ispat eder.

Çünkü bu noktada karşımıza yine iki ihtimal çıkmaktadır: Ya bu dijital içerikler benim cihazlarımda gerçekten vardı ve bunların imaj alınmadan tespit edilmesi bunlara kayıt dışı müdahale edildiğini gösterir. Ya da bu dijital içerikler benim cihazlarım da yoktu ve bu müdahale yapılırken cihazlarıma yerleştirildi.

Bu noktada da, iki ihtimalden hangisinin doğru olduğunun tespitine ihtiyaç olmaksızın, bu dijitallerin içeriğinde bulunduğu iddia edilen belgelerin hiçbirinin hukuken bir manası kalmamaktadır. Çünkü Yargıtay tarafından verilen Ergenekon kararında bu durum açıkça belirtilmektedir. (Yargıtay 16, Ceza Dairesi, 2016/2330 karar numaralı karar)

Şayet bir dijital materyal müdahaleye açık bir şekilde tutulmuşsa, bir müdahalenin yapıldığının çoğu zaman tespit edilemiyor olması sebebiyle, o dijital materyal delil değerini kaybeder. Fakat Zafer Ergün tarafından hukuksuzca tesis edilen adli işlemler neticesinde ortaya çıkan hukuksuzluklar burada bitmemektedir.

Çünkü Yargıtay içtihatlarına göre bir dijital materyalin hukuken kullanılamaz hale gelmesi için manipülasyona/müdahaleye açık bulunması yeterliyken, ben bilirkişi raporları çerçevesinde bu dijital materyallerin imajları alınmadan polisin elinde tutulduğu 45 günlük sürede bu dijital materyallerde ekleme/çıkarma işlemleri yapıldığını ispat etmekteyim.

Bu dijital materyaller polisin elindeyken, bu dijital materyallerle internete girildiği müzik dinlendiği gazete okunduğu mesaj alındığı kişiler listesinde değişiklikler olduğu, bilirkişi raporlarıyla sabittir.

Ve ben bütün yargılama sürecinde müdahale edildiği bilirkişi raporlarıyla sabit olan dijital materyal içerikleri sebebiyle tüm kamuoyunda linç edildim. Tekrar hatırlatıyorum, haksız bir şekilde hukuksuz delillerle yargılanmama sebep olan olaylar silsilesi, ortada hiçbir suç eylemi ve şüphesi olmadan kaleme alınmış arama ve el koyma talepleriyle Zafer Ergün tarafından başlatılmıştır.

Ve bu arama ve el koyma talep yazılarında Zafer Ergün, Antalya 4. Sulh Ceza hakiminin açıkça belirttiği üzere ‘CMK’da fiziksel müdahale diye bir karar türü’ olmadığı açıkça belirtilmişken, fiziksel müdahalede bulunulması talebi yer almaktadır ki bu talebini de Ankara’daki hakimlere kabul ettirmiştir.”

“Saygı Öztürk ve Aytunç Erkin neden böyle davranıyor”

“Hatırlanacak olursa Ergenekon davası sanıklarının birisinin telefonunun kişiler listesinde oynama yapıldığı ortaya çıkmıştı da bu durum çok büyük bir hukuk skandalı olarak çok uzun bir müddet kamuoyunda tartışılmıştı. Nedense benim dijitallerime yapılan müdahaleden çok daha küçüğü bir Ergenekon sanığına yapılınca bu çok büyük bir hukuk skandalı oluyor ama ben çok daha büyük hukuk skandallarına maruz bırakılmama rağmen bu tek bir gazetede bile haber yapılmıyor.

Mesela ben, maruz bırakıldığım dijitallerimle ilgili hukuk skandalları hakkında Aytunç Erkin’e, şahsi tanışıklığım da olan Saygı Öztürk’e bilgi verilmesini sağlamış olmama rağmen bu hukuksuzluklarla ilgili tek satır yazmamışlardır.

Hatta Saygı Öztürk, içerden aldığı bilgilere dayanarak ısrarla Zafer Ergün tarafından yürütülen soruşturmada benim adımdan bahseden yazılar yazmaya da devam etmiştir. Ama nedense benimle ilgili meselelerin haber değeri taşıdığını düşünen gazeteciler bu konuları ısrarla haber yapmamaktadır.

Bu noktada tabii ki bir gazeteci neyin haber değeri taşıdığını kendisi takdir edecektir. Mesela benimle ilgili şimdiye kadar hiç haber yapmamış bir gazeteci hakkında bunları söyleyemem. Ancak bir gazeteci, zaten haber değeri taşıdığımı düşündüğü ve önceden haber yaptığı bir meselenin önemli bir kısmından hiç bahsetmemiş olmasını ve dolayısıyla görünürdeki hakikate aykırı olacak şekilde bilgi vermesini kamuoyuna izah etmek zorundadır.

Bu noktada Aytunç Erkin ve Saygı Öztürk gibi gazetecilerin neden bu şekilde hareket ettiklerini açıklamaları gerektiği kanaatindeyim. Bu sorunun cevabi maalesef benim uhdemde bulunmamaktadır.

“13 Haziran 2022’de Hablemitoğlu soruşturmasına ifade vermek için dilekçe yazdım”

Bu noktada savcı Zafer Ergün ile ilgili olarak belirtmem gereken bir diğer mesele 16 Ağustos 2022’de cereyan etmiş olan hadisedir. Ben, Aydınlık Gazetesi benimle ilgili ilk sayfadan haber yapınca 13 Haziran 2022 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben ‘Savcı Zafer Ergün Beyefendinin Dikkatine’ konulu bir dilekçe yazdım ve bu dilekçem cezaevi yönetimi aracılığıyla işleme konuldu. Ben bu dilekçemde savcıya ifade vermek istediğimi ancak bunu şahsi avukatım eşliğinde yapacağımı, avukatım şehir dışında olduğu için kendisine önceden haber verilmesini talep ettiğimi ve avukatımın Baro ve sicil numarasını savcılığın bilgisine sunmuştum. 16 Ağustos sabah saat 10.30 sularında Savcı Zafer Ergün beni SEGBIS aracılığıyla ifade çağırtmış. Cezaevi görevlileri bana bunu haber verince beni kendilerine avukatım olmadan ifade vermeyeceğimi daha önce savcılığa bildirdiğimi söyledim. Görevliler haber vermeye gittiler. Bir süre sonra geri döndüklerinde ise ‘SEGBIS hazır, bunlar siz söyleseniz’ dediler.

Ben de kendilerine avukatım olmadan kesinlikle savcıyla görüşmeyeceğimi söyledim. Görevliler tekrar savcıya haber vermeye gittiler. Kısa bir süre sonra geri döndüklerinde görevliler bu şekilde arada kaldıklarını belirttiler. Ben de görevlilerin bir mağduriyet yaşamaması adına savcıyla görüşmeye SEGBIS odasına gittim.

Savcı Zafer Ergün’ün kendisine avukatım olmadan ifade vermeyeceğimi söyledim. Kendisi bana Baro’dan avukat çağırttığını, bunun kanuni zorunluluk olduğunu söyledi. Ben de Savcı Zafer Ergün’e o avukatın beni temsil edemeyeceğini, benim şahsi avukatım olduğunu söyledim.

Bunun üzerine “ama çağırttık, geldi ” dedi. Ben, avukat savcının odasına girdiği anda kendisini azlettiğimi söyledim. Zaten avukatın adını bile bilmiyordum. Bu noktada ben Savcı Zafer Ergün’e şahsi avukatım eşliğinde ifade vermek istediğimi ve kendisine önceden haber verilmesi talebimi içeren dilekçe yazmış olduğumu hatırlattım.

Savcı Zafer Ergün, bu dilekçenin kendisine ulaşmadığını mahkemeye gitmiş olabileceğini söyledi. Ancak ben savcı Zafer Ergün’ün bu sözüne itibar edilmesinin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Çünkü ben bu dilekçemi cezaevi yönetimi aracılığıyla işleme koydurdum. Cezaevi yönetimi tarafından 13.06.2022 tarihli dilekçem 2022/5863 çıkış numarası ile doğrudan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına UYAP aracılığıyla gönderilmiştir. Yani bu dilekçemin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ulaşmama ihtimali yoktur. Üstelik bu dilekçemin üzerinde kocaman harflerle ‘Savcı Zafer Ergün beyefendinin dikkatine’ ifadesi bulunmaktaydı. Yani bu dilekçemden Savcı Zafer Ergün’ün haberdar olmama ihtimali de yoktur.

Şayet Savcı Zafer Ergün her hâlükârda bu dilekçenin kendisine ulaştırılmadığını ve dosyaya sokulmadığını iddia edecekse, bu durum Hablemitoğlu Cinayeti Soruşturmasının ne denli bir ciddiyetle yürütüldüğünü ortaya koymaktadır. Yok, şayet Savcı Zafer Ergün, bu dilekçemi gördüğü halde beni avukatım olmadan ifadeye çağırmışsa, o zaman bu durumda Savcı Zafer Ergün’ün bir punduna getirip neredeyse 80 yaşındaki bir adamın zafiyetinden faydalanarak ifade alma cihetine gittiği iddiasını gündeme getirecektir.

“Göktaş’la ilgili Gülen’e mektup olduğu iddia edilen belgenin oluşturulma tarihi 2009”

“Bütün bunlara rağmen bir an için bu dijital materyal delilinin geçerli ve hukuka uygun olduğunu kabul edelim. Bu noktada elimizde var olan metin şudur: ‘Mustafa Levent Göktaş ile ilgili düşüncelerimi daha önce arz ettim. Bunların kazanılmasının önemi büyüktür. Ben bu insanların geçmişte hataları olmadı demiyorum. Bunları kısmen de olsa aydınlattık, kazanabiliriz diyorum ve bu memleket için olumlu bir dönüm noktası olacaktır diyorum.’

Öncelikle söz konusu bu metnin herhangi bir önem arz edebilmesi için, bu ibareyi içerdiği söylenen dosyanın özelliklerine, bilhassa da tarihine bakmak gerekir. Bu noktada Enver Altaylı dosyasında iddianamenin ekindeki 18 numaralı klasörün 292-295 sayfalarında bu dosya ile ilgili bilgi verilmektedir. Söz konusu bu belgenin oluşturulma tarihi 2009 yılıdır. Yani cinayetten 7 yıl sonra!

Bu kapsamda söz konusu bu belgenin cinayet ile nasıl bir ilgisi olabilir? Enver Altaylı cinayet tarihinden 7 yıl sonra cinayete müdahil olmuştur/olmaya çalışmıştır gibi bir iddia, hem mantık hem de fizik kurallarına aykırıdır.

Söz konusu bu belgede geçen ibarenin gerçekten var ve hukuken var olduğu bir an için kabul edilse bile, bu belgenin zamansal olarak Sayın Hablemitoğlu’nun katledilmesi ile en ufak bir ilintisi olamaz. Bunun aksini iddia etmek mantık ve fizik kurallarına karşı çıkmak anlamına gelecektir.

Bu ibareyi ihtiva eden belgenin hukuken var kabul edildiği ihtimal kapsamında, söz konusu bu ibareye daha yakından bakmak gerekmektedir. Belgeden görüleceği üzere bu ibare bir belgenin içindeki bölük pörçük notlardan birisi olarak dosyaya girmiştir. Bu notun kime yazıldığı, kim tarafından yazıldığı, daha net ifade etmek gerekirse benim tarafımdan mı yazıldığı yoksa birisinin yazıp bana mi gönderdiği de belli değildir. Bu belgeden görüldüğü üzere bu ibare bir metin belgesinin içerisinde yer almaktadır ve bir mektubun ya da daha uzun bir metnin bir parçası da değildir.

Dahası bu ibarenin hukuken var kabul edildiği ihtimalde dahi bu ibarenin Fethullah Gülen’e ya da bir başka cemaat mensubuna yazılmış bir mektubun bir parçası olmadığı da açıkça bellidir. Bir an için bu ibareyi ihtiva eden belgenin hukuken kabul edilebilir olduğunu kabul ettiğimiz ihtimal kapsamında ayrıca belirtmek gerekir ki ben böyle bir ibareyi yazdığımı hatırlamamaktayım.

Bunun yanında böyle bir notu herhangi bir kimseye gönderdiğimi de hatırlamamaktayım. Ancak yine ihtimal hesabı yapılacak olursa, bu notun Fethullah Gülen’e yazıldığı sonucuna da ulaşılamamaktadır. Söz konusu dijital veriler arasında Sayın Cumhurbaşkanına yazılan mektuplar da bulunmaktadır.

Bununla beraber, yine bu notun varlığının ve hukuken geçerliliğinin kabul edildiği ihtimali kapsamında düşünüldüğünde, bu ibarenin benim kendim için tutmuş olduğum bir not olması ihtimali çok daha kuvvetlidir. Zaten metnin içeriği ve bulunduğu belge de, bunun birisine gönderilen bir mesaj olmadığı yönündeki ihtimali kuvvetlendirmektedir.

Yine ihtimal hesabı çerçevesinde bu notun benim tarafımdan yazıldığı ve birisine gönderildiği kabul edildiği seçenekte, söz konusu bu ibarenin yazıldığı tarih itibariyle Türkiye’nin içinde bulunduğu ortama bakmak da ayrıca bir zarurettir.

2009 yılı Ergenekon operasyonlarının yapıldığı, bu operasyonlar kapsamında hapse atılan kişilerin halkın bir kesimi tarafından masum ve kahraman olarak kabul edildiği bir dönemdir. Mustafa Levent Göktaş da bu operasyonlar kapsamında hapse atılmış birisidir.

Üstelik daha birkaç ay öncesine kadar Türkiye’de herkes tarafından büyük kahramanlıkları olan, çok sayıda madalyaya sahip önemli biri olarak kabul edilirdi Mustafa Levent Göktaş. Son birkaç aydır kendisi hakkında bu iddialar ortaya çıktı.

Dolayısıyla, 2009 yılı dolaylarında ana muhalefet lideri Deniz Baykal’ın sanıklarından biri Mustafa Levent Göktaş’ın olduğu Ergenekon davasının avukatı olduğunu söylediği bir hengâmede, benim Mustafa Levent Göktaş hakkında iyi şeyler düşünmüş olmamın nasıl bir önemi ve mahiyeti olabilir?

O zaman bu mantıkla bakıldığında, dönemde Mustafa Levent Göktaş lehinde birkaç kelam etmiş herkesin, Deniz Baykal dahil, Sayın Hablemitoğlu Cinayeti soruşturmasında şüpheli olması gerekecektir.

Üstelik bu noktada gözden kaçırılan bir durum bulunmaktadır. Yine ihtimal hesabı çerçevesinde bu notun Enver Altaylı tarafından yazıldığı ve hatta bu sefer Fethullah Gülen’e ya da önemli ve etkili bir cemaat mensubuna yazıldığını kabul edelim.

Hatırlayacak olunursa yıllardır benim cemaat için çok önemli ve kilit pozisyonda, söyledikleri dikkate alınan ve gerçekleştirilen bir kişi olduğum iddia ediliyor. Bu doğrultuda, bu notun cemaat içerisinde çok etkin bir konumu olan şahsım tarafından yazılıp ilgili bir kişiye gönderildiğini kabul etsek bile sonuca bakmak gerekmektedir: Mustafa Levent Göktaş 4,5 yıl hapiste kalmıştır.

Bu noktada ise karşımızda iki seçenek bulunmaktadır: Benim cemaat içinde çok etkin bir konumda olduğumu kabul edecek olursak, bu notun gerçekte var olmadığını kabul etmemiz gerekecektir. Çünkü o dönemde benim cemaat üstünde veya içinde çok büyük bir etkiye sahiptiysem, of zaman bu not çerçevesinde hareket edilmesi gerekirdi ki edilmemiş. O halde bu notun benim tarafımdan yazılmadığının kabul edilmesi zorunludur. İkinci olarak ise, şayet bu notun benim tarafımdan yazıldığı kabul edilecek olursa da o halde benim cemaat içinde veya üstünde herhangi bir etkimin olmadığının kabul edilmesi zorunludur.

Bütün bunları özetleyecek olursak 1- Söz konusu notun hiçbir hukuki önemi yoktur ve bu notun var olduğunu iddia etmek hukuken ve mantıken mümkün değildir. Çünkü söz konusu bu notu ihtiva eden dijital materyallerin manipüle edildiği bilirkişi raporlarıyla sabittir. Üstelik var olduğu iddia edilen bu not, bizzat Zafer Ergün tarafından icra edilmiş bir hukuksuzluğun neticesidir. 2- Her ihtimalde, ben böyle bir notu yazdığımı hatırlamamaktayım 3- Böyle bir not şahsım tarafından yazılmış olsa bile, bu notun Necip Hablemitoğlu Cinayeti ile zamansal olarak herhangi bir ilişkisi olamaz. 4- Bu not gerçekten var olduğu kabul edilse bile, bu notun kim tarafından yazıldığı belli olmadığı gibi, birilerine gönderilmiş olup olmadığı da belli değildir. 5- Her halükârda savcılığın bilmesi gerektiği husus şudur: Bu dosyada adı geçen veya geçmeyen herhangi bir kimse ile bu cinayetle ilgili olabilecek en ufak bir görüşmem, bilgi veya fikir alış-verişim olmamıştır.

“Almanya’nın Alman vatandaşı Enver Altaylı’nın dosyasıyla ilgilenmesi insanidir”

Almanların benim dosyamla ilgilenmekte olmasının benimle ilgili bir şaibe olarak yansıtılmaya çalışılıyor olması konusuna da açıklık getirmem gerekmektedir. Çünkü bu konu benim adım geçerken sürekli olarak gündeme getirilip sanki ortada çok şaibeli bir durum varmış gibi lanse edilmektedir. Mesela en son Halk TV’deki bir programda Hablemitoğlu Cinayeti konuşulurken bir anda bir katılımcı ‘Enver Altaylı hapiste ve Almanya’yla bağlantılı suçlanıyor’ iddiasında bulunmuştur.

Bu ve bu gibi iddiaların zerre kadar hakikatle bir bağlantısı yoktur. Benim Almanya’ya çalıştığım ya da Federal Alman Devletiyle, vatandaşlık dışında, herhangi bir bağlantım olduğuna dair tek bir iddia dahi bulunmamaktadır.

Benim Almanya ile bağlantılı suçlandığıma dair tek bir iddia bile yoktur. Ben gazetecilerin bu iddiaları nasıl dile getirip beni zan altında bıraktıklarını anlayamıyorum. Mesela programın bir katılımcısı açıkça doğru olmayan bir bilgi vermiştir ve görüldüğü üzere ben bu hiçbir tutar tarafı ve dayanağı olmayan iddia hakkında kendimi savunmak zorunda kalıyorum. Normal şartlarda özür dilemesi gerektiği kanaatindeyim.

Ancak özür dilemesini gerektirdiğini düşündüğüm tek sözleri bunlar değildir. Bu iddiasından sonra, Almanya Eski Başbakanı Merkel’in ‘Enver Altaylı ile bu kadar ilgilenmesi’ de bu gazeteciyi dehşete düşürmüş.

Bu noktada bütün kamuoyunu ve savcılığı bilgilendirmek için açıklayayım. Alman Devleti’nin benim davamla neden ilgilenmiş olduğunun öyle anlaşılmaz bir tarafı bulunmamaktadır.

Birincisi, Alman Devleti siyasi saiklerle özgürlüğünden mahrum bırakılan her vatandaşının davasını takip etmektedir. Mesela hatırlarsanız Alman Devleti İlker Deniz Yücel’in ya da Meşale Tolu durumuyla da yakından ilgilenmişti. Hatta cezaevinde beni cezaevinde ziyaret eden bir önceki Büyükelçi’nin benim ‘delilsiz ve suçsuz yakalanıp kapatılmış’ olduğumu düşündüğünü bizzat şahsıma ifade etmiştir ki bu bilgi de Almanların bir Alman vatandaşı olan Enver Altaylı’nın durumuyla neden ilgilenmekte olduğu konusunda kamuoyuna ışık tutacaktır.

Bu bakış açısıyla bakılırsa, o zaman Deniz Bey’in ya da Meşale Hanım’ın da en baştan kötü insanlar olduğunu kabul etmemiz gerekir ki kimsenin, en azından demokratik toplum değerlerine inanan hiç kimsenin, böyle çıkarımlar yaptığını da duymadım.

Almanların Enver Altaylı’nın durumuyla ilgilenmesinin haklı ve zorunlu kılan ve yukarıda dile getirdiğimden çok daha önemli iki sebep daha bulunmaktadır. Bunlardan birincisi insanidir.

Bu insani sebep, bir Alman vatandaşı olan 78 yaşındaki Enver Altaylı’nın yaklaşık beş yıl boyunca 8,5 metrekarelik bir hücrede tehlikeli tutuklu olarak mutlak tecrit altında tutulmuş olmasıdır ki bu durumu tip doktorlarından oluşan bir uzman heyet işkence ve kötü muamelenin bir tezahürü olarak tanımlamışlardır. Dahası hatırladığım kadarıyla, bu bilgi avukatım tarafından İsmail Saymaz’a aktarılmıştı.

Ancak nedense İsmail Saymaz’a bir işkence ve kötü muamele vakasının varlığına dair bir tıbbi değerlendirme raporu bildirilmesine rağmen bu rapordan hiç bahsetmeden benimle ilgili şaibe oluşturacak nitelikte bir açıklama yapılma cihetine gidilmiştir. Neden? Ben, beni itham altında bırakacak nitelikte bütün bu açıklamaların hep hakikatin bir kısmının eksik veya yanlış aktarılması neticesinde ortaya çıktığını üzülerek görmekteyim.

Bu noktada dosyayı inceleyen herkesin görebileceği bir bilgi daha vermemim faydalı olacağı kanaatindeyim: Federal Alman Devleti, bir Alman vatandaşı olan ve şartları işkence ve kötü muamele teşkil eden hücrede mutlak tecrit altında tutulmayla ilgili olarak birkaç tane diplomatik nota ihdas etti.

Benim tutulma şartlarımı, tutulma şartlarının işkence ve kötü muamele teşkil ettiğini ortaya koyan rapor göz ardı edildiğinde, bu diplomatik notaların da insanlara garip gelmesi, hatta gazetecinin ifadesiyle ‘dehşete’ düşürmesi gerekir. Ancak görünürdeki maddi hakikati yansıtacak şekilde olaya bakıldığında burada gösterilen ilginin gayet insani olduğu görülecektir.”

“Özgürlüğüm karşılığında Almanların Türkiye’de Gezi benzeri hazırlıklar içinde olduğunu söylemem teklif edildi”

“Dava dosyasına bakan herkesin görebileceği üzere şahsıma, gözaltında, özgürlüğüm karşılığında Alman Devletinin aleyhinde ifade vermem, Almanların Türkiye’de Gezi benzeri hazırlıklar içinde olduğunu söylemem teklif edilmiş; kabul etmediğim takdirde hücrede çürütüleceğim bana açıkça beyan edilmiştir.

Ben, Zafer Ergün’ün hakkımdaki arama ve el koyma talep yazısına bakıldığında da görüleceği üzere, suç işlediğim için ya da bir suç işlediğime dair hakkımda bir şüphe bulunduğu için değil, bu teklifi kabul etmediğim için şu anda hapiste tehlikeli tutuklu olarak tutuluyorum. (Bu arada belirteyim, bildiğim kadarıyla ben şu anda Türkiye’deki en yaş tehlikeli tutukluyum.) Bu teklife avukatım Adem Eroğlu da şahit olduğunu tutanak altında beyan etmiştir. Şahsıma Alman Devleti aleyhinde ifade vermem için yapılan ve tarafımca reddedilen bu teklif görmezden gelindiğinde, gazetelerde benim hakkımda yazılıp çizilenlerin maddi hakikatle açıkça çeliştiğinin tartışmaya çok da açık bir husus olduğunda aklı başında herkesin ittifak edebileceğini sanıyorum.

Şahsıma kendisine gözaltında yapılan muamelenin ve Almanya Devleti aleyhinde yapılan teklifin araştırılması talebinin yargılamanın 21. Celsesinde Ankara 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılamaya katkı sağlamayacağı gerekçesiyle reddedilmiş olması da nedense Türk matbuatında hiç kimsenin dikkatini çekmiyor. Kızımın nişanı sanki bir skandalmış gibi insanların dilinde dolaşıyor ama nedense bu olayı bütün Türk matbuatı sanki üzerinde ittifak edilmiş gibi kesinlikle tek kelime olsun ağzına almıyor. Acaba bu iddianın araştırılması gerçekten de dava dosyasına katkı sağlamayacak mahiyette midir? Üstelik de mahkeme safahatında ben hangi kişilerin bana bu teklifi yaptığını da açıklamış olduğum halde! Türkiye’de şimdiye kadar polisler tarafından bir başka devlet aleyhine ifade verilmesi karşılığında özgürlük teklifinin söz konusu olduğu başka bir dava da hatırlamıyorum ben. Böyle bir teklifin her halükârda araştırılması gerekli bir skandala işaret ettiği çok açıktır. Ancak bana gözaltında yapılan teklifler ve tehditler hasır altına itilince, Federal Alman Devletinin şahsımın, Enver Altaylı’nın tutukluluğuyla ilgilenmiş olmasını benim açımdan sanki şaibeli ve insanları dehşete düşüren bir durum olarak aktarmak çok daha kolay hale geliyor.

Normal şartlar altında, zaten belli bazı insanlar tarafından hâlihazırda aile olarak yeterince linç edilmekteyiz. Bunlara bir de son zamanlarda üzerime atılmış olan bu iftira eklenince hapis hayatım gerçekten çok zorlaşıyor.”

“17 Aralık’tan sonra Mustafa Özcan’a benimle iletişime geçmemesini söyledim”

İfadesinin son kısmında Mustafa Özcan’la 2002 yılında da devam eden bir irtibatı olup olmadığı sorulan Altaylı şöyle yanıt verdi:

“Ben 1990’ı yıllarda Avrasya isimli bir Vakfın kurucusuydum. Daha öncesinde tanık ifademde de belirttiğim üzere Türki Cumhuriyetlerdeki gelen öğrencilerin yurtlara yerleştirilmesi münasebetiyle dönemin Başbakanı tarafından görevlendirildiğim için Mustafa Özcan da görevlendirildiği için kendisiyle ilk defa tanışarak görüşmelerim oldu. Hatta benim bu Avrasya Vakfı’nda dönemin Özbekistan büyükelçiliğinin yerleşkesi olmadığından ötürü Büyükelçiliğe vakıf içerisinde bir yer vermiştim.

O tarihler itibariyle cemaat kavramı Türkiye’de bu manada bilinmediği için Mustafa Özcan ile öğrenci işleri ile ilgili görüşmelerim oldu.

Özbekistan Büyükelçisini Mustafa Özcan ile tanıştırdım. Sonrasında onların da diyalogları devam etti. Daha sonrasında büyükelçilik görevinden ayrılıp ülkesine döndükten sonra rahatsızlandı, hastalık sürecinde Mustafa Özcan’ın o tarihte kurucusu olduğu Fatih Hastanesinde tedavisiyle ilgilendim.

Hatta Süleyman Demirel bunun için beni aramıştı, büyükelçinin tedavisi için Mustafa Özcan’ı ara hastanesine yatırsan demişti. Mustafa Özcan ile bu şekilde devam eden bir diyaloğum oldu. Sonrasında benim arkadaşım olan Serhat Ilıcak’ın annesinin rahatsızlığında da keza kendi rahatsızlığımda da Mustafa Özcan’ın tedavi sürecinde katkıları oldu.

Bu kapsamda Ankara’daki Fatih Hastanesine ve İstanbul’daki Sema Hastanesine şahsi ilişkilerim nedeniyle gidip gelmelerim oldu. Ayrıca ben 2013 yılından sonra Mustafa Özcan ile bir daha görüşmedim. Çünkü o tarihte 17/25 Aralık 2013 süreci yaşanmıştı. Bu sebeple kendisiyle bir daha görüşmek istemedim.

Son görüşmem dava dosyamdan anlaşılacağı üzere 2013 yılı sonunda bir kez olmuş, o aramada kendisine nezaketen benimle bir daha iletişime geçmemesini ifade etmiştim. Sonrasında 2014 yılı Ocak ayında da bir sefer daha beni aramış, onda da hatırladığım kadarıyla 19 saniyelik bir görüşme olmuş, kendisine meşgul olduğumu belirtmiştim.

Ayrıca şunu da ifade etmek istiyorum 2002 yılında Mustafa Özcan dönemin birçok siyasi ismiyle görüşmeleri olurdu. Sonraki süreçte de devlet yetkilileri ile de görüşen biriydi. Bu hususun da göz önünde bulundurulmasını istiyorum.”

Soruşturma şüphelilerinden Aydın Köstem ile tanışıklığı sorulan Altaylı şöyle yanıt verdi:

“Aydın Köstem benim imkanlarımdan, kontaklarımdan yararlanmak isteyen bir kişidir. Orta Asya’daki Türki Cumhuriyetlerinde Genelkurmay teşkilatlarıyla ticari olarak iş yapabilmesi amacıyla kurmuş olduğum Avrasya Vakfı’na gelerek benimle tanışan biridir. Ayrıca maddi durumu da iyi olmayan biridir. Kendisine maddi yardım etmem için etrafımda bulunurdu.

Şunu ifade etmek istiyorum, benim telefonumda gözaltına alındığımda binlerce kişinin ismi bulunmaktaydı. Bu kapsamda çok kişi benimle görüşmüş olabilir. Ancak benim ne Aydın K ile ne Mustafa Özcan’la ne Halil Şıvgın ile Necip Hablemitoğlu konusu ile ilgili tek bir görüşmem bile olmamıştır.”

Altaylı, “2002 yılında Özel Kuvvetler Komutanlığı içerisinde görev yapan üst rütbeli herhangi bir subay tanidiginiz var mıdır” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Benim bahsettiğiniz tarihlerde Özel Kuvvetler Komutanlığı içerisinde tanıdığım hiçbir kimse yoktur.”

“Halil Şıvgın’ın benle ilgili iddialarının nedeni kendisinin FETÖ’cü olmadığını göstermek”

Altaylı’nın savcılık sorgusunun son kısmında şu sorular ve şu yanıtlar yer alıyor:

“Savcı:

Halil Şıvgın’ın ifadesinde sizinle ilgili 2002 yılı içerisinde bir seferinde Halil Şıvgın’ın Nenehatun Caddesi üzerindeki ofisine gittiğinizde Necip Hablemitoğlu ile birlikte Ramazan Toprak isimli kişinin ofisten çıktıkları sırada sizin geldiğinizi Halil Şıvgın’a ‘kim bunlar’ diye sorduğunuzu belirtmekte olup, Halil Şıvgın ifadesinde size Necip Hablemitoğlu ile konuştukları konuyu ilettiğini belirtmiştir. Yine aynı ifadenin devamında sizin beraberinizde Mustafa Özcan ile birlikte İstanbul ilinde Halil Şıvgın’ın Samanyolu isimli TV kanalında çıktığı sırada dışarıda beklediğinizi Halil Şıvgın’ı Mustafa Özcan ile tanıştırdığınızı, Mustafa Özcan’ın Halil Şıvgın’a Necip Hablemitoğlu’nun Fetullah Gülen ile ilgili yapmış olduğu çalışmaları söylediğini, bu kişi ile nasıl görüşebiliriz şeklinde soru sorduğunu, Halil Şıvgın’ın da ‘ben bu konuya karışmam , beni ilgilendirmez , konuşmak istiyorsa konuşur’ diye cevap verdiğini ifade etmiştir . Siz Halil Șıvgın’ın ofisinde Necip Hablemitoğlu ile karşılaşıp Halil Şıvgın’la Necip Hablemitoğlu ile yapmış olduğu konuşmaları dinlediniz mi? Mustafa Özcan ile birlikte İstanbul ilinde Halil Şıvgın’ın yanına giderek, Necip Hablemitoğlu ile birlikte Mustafa Özcan’ın görüşebilmesi konusunda aracılık yaptınız mı?”

Altaylı:

“Ben Halil Şıvgın’ın ofisindeki böyle bir karşılaşmayı hatırlamıyorum. Kaldı ki zaten karşılaşma dediğiniz konu, birisi çıkarken birisinin girmesi konusu şeklindedir. Bunu hatırlamam da mümkün değildir. Bana Necip Hablemitoğlu ile ilgili Halil Şıvgın bana herhangi bir şey anlatmadı. Sormuş olduğunuz Samanyolu TV konusuna gelince, o tarihte Mustafa Özcan üst düzey konumda biri, öyle tv kapısında benimle beraber beklemesi söz konusu olamaz. Ayrıca ben kesinlikle Samanyolu TV binasında Mustafa Özcan ile beraber Halil Şıvgın ile böyle bir konu konuşmadım.

Ayrıca buna ne benim ihtiyacım var, ne de statüm buna müsait. Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum basından duyduğum kadarıyla maktulün eşi Şengül Hablemitoğlu’nun beyanında eşinin kendisine Halil Şıvgın’ı kastederek benim Mustafa Özcan ile görüştürmek istiyor dediğini hatırlıyor.

Ben Enver Altaylı olarak Necip Hablemitoğlu ile birini görüştürmek için aracı kılmam, böyle bir görüşme yapacak olsam aracı olmaksızın arar görüşürüm. Ayrıca benim eniştem Orhan Kavuncu öğretim görevlisidir, itibarlı bir öğretim görevlisidir. Bildiğim kadarıyla Necip Hablemitoğlu’nu tanır. Eğer bir aracı kılacak olsaydım eniştemi aracı kılardım. Hatta eniştemin öğrencisi Şengül Hablemitoğlu’dur.

Her ne kadar Halil Şıvgın benim hakkımda iddialarda bulunmuş ise de asıl amacının kendisinin FETÖ’cü olmadığını göstermek olduğunu düşünüyorum. Kendisinin de bu cinayet ile ilgisi olduğunu düşünmüyorum.”

Savcı:

“2002 yılında Özel Kuvvetler Komutanlığı Muhabere Arama Kurtarma Alay Komutanı Mustafa Levent Göktaş ile herhangi bir görüşmeniz oldu mu? Bu kişiyle bir diyaloğunuz var mıydı?”

Altaylı:

“Ben bu kişiyle tek bir görüşme yapmış olabilirim. Çok kısa bir süreydi. 2002 yılında olması mümkün değil diye düşünüyorum. Aradan 30 yıl geçmiş bir soru soruyorsunuz, o yüzden kesin bir şey hatırlamıyorum. Bu bir görüşmeyi de tam olarak hatırlamıyorum. Yapmış olsam bile kesinlikle suç içerikli bir şey görüşmedim. Necip Hablemitoğlu ile ilgili bir şey görüşmedim.

Levent Göktaş’ın babası Ceyhan ilçesinde sevilen bir Askerlik şubesi başkanı idi. Babam Ceyhan ilçesinde yaşadığı için kendisini babamdan duymuştum, bir de Levent Göktaş’ın kahramanlıkları ile ilgili duyumlar alıyordum, bu sebeple vatanıma hizmet etmiş biri olduğundan kendisiyle tanışmış olabilirim.

Sonrasında Ergenekon süreci yaşadıktan sonra kendisiyle görüşmüş olabilirim. Çok olmamakla birlikte zaman zaman görüşmüş olabilirim.”

Savcı:

Cumhuriyet Başsavcılığımız 2002 yılında sizin ve diğer şüphelilerin HTS kayıtlarını incelemek suretiyle analiz yapmış olup, olay döneminde sizin GSM yolu üzerinden Mustafa Özcan ile irtibatlandıktan ve fiziki olarak bir araya geldiğinizi tespit edildikten sonra çoğu kere sizin Aydın Köstem ile irtibatlandığınız, bir araya geldiğiniz ve aynı zaman da Aydin Köstem’in de Levent Göktaş ile irtibatlandığı, bir araya geldiği, bu şekilde birlikte hareket ettiğiniz değerlendirmesi yapılmış olup, bu kapsamda ifadenizi veriniz?

Altaylı:

Ben ne Aydın Köstem ile ne Mustafa Özcan ile ne de Levent Göktaş ile Necip Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili görüşmem olmadı. Ben HTS kayıtlarında hiçbir suç teşkil eden görüşme yapmadım.

Siz benim ne zaman nerede böyle bir görüşme yaptığımı iddia ediyorsunuz? Aydın’la ne konuştum içeriği nedir, Mustafa Özcan’la ne konuştum içeriği nedir, Aydın ile Levent ne konuştu içeriği nedir, zamanı nedir. Siz konuşma içeriklerini bilmeden beni itham ediyorsunuz. Ben Aydın Köstem ile Mustafa Özcan ile Levent Göktaş ile Hablemitoğlu’nun isminin geçtiği bir görüşme yapmadım.

Beni cinayetle itham ediyorsanız, yapmış olduğum görüşmenin içeriğini vermek durumundasınız.

Savcı:

03/10/2002 tarihinde Levent GÖKTAŞ ile Kızılcahamam’da bir görüşme gerçekleştirdiniz mi?

Altaylı:

Kesinlikle yalandır. O tarihte böyle bir görüşme olmamıştır. Siz bu tespiti nereden çıkartıyorsunuz, elinizde bir tarihli fotoğraf mı var? Neden beni bu konuda suçluyorsunuz? Kesinlikle ve kesinlikle belirttiğiniz tarihte Levent Göktaş ile Kızılcahamam’da görüşme yapmadım.

Ben Levent Göktaş ile 2002 yılı öncesi veya sonrasında Necip Hablemitoğlu ile ilgili adinin geçtiği hiçbir görüşme yapmadım. Bunu doğrulayacak bir tek kişi vardır o da Levent Göktaş’tır.

Onunla görüşmüş isem onun doğrulaması lazımdır. Ben Levent Göktaş ile görüşmedim.

Savcı:

14 Kasım 2002 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığında Aydın Köstem üzerinden Levent Göktaş ile bir araya geldiniz mi?

Altaylı:

 Benim Levent Göktaş ile bir görüşmem olmuştur, bu görüşme o görüşme olabilir Orada Aydın var mıydı yok muydu hatırlamıyorum. Hafızamı zorluyorum, o görüşmenin bahçeli bir yerde olduğunu hatırlıyorum. Ancak mekânın neresi olduğunu hatırlamıyorum.

Savcı:

Fikret Emek, Ahmet Tarkan Mumcuoğlu, Nuri Gökhan Bozkır isimli kişileri tanıyor musunuz?

Altaylı:

“Hayır bu kişileri tanımıyorum. Görüştüğümü hatırlamıyorum.”