AK Parti döneminde Kürt Sorunu’na çözüm çabaları (2)

     

    Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) 3 Kasım 2002 seçimlerini kazanıp tek başına iktidar olması, Kürt Sorunu’nun tarihsel temellerini ve sosyolojik veçhesini görmezden gelen, onu salt bir terör vakası olarak tanımlayan statükocu yaklaşımlar için alarm verici bir gelişme oldu. Çünkü bu nevzuhur parti, gerek içinden çıktığı Refah Partisi’nin (RP) gerekse de öbür geleneksel partilerin sindiremeyecekleri birçok politika değişikliği vaat ediyordu; Kürt Sorunu da bu vaat alanının içinde yer alıyordu.

     

    AK Parti, Kürt Sorunu’nda önceki iktidarlardan farklı bir çizgi izleyeceğine nişâne niteliğindeki ilk adımını hükümetin kuruluşunu izleyen on ikinci günde attı ve 19 Temmuz 1987’de 13 ilde ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasına son verdi (30 Kasım 2002). 

     

    Ne var ki bu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da yaptığı ve zihinlere “Kürt sorunu benim sorunumdur” cümlesiyle kazınan ünlü konuşmaya kadar atılan ilk ve son ciddi adım oldu.

     

    Bunun bir nedeni, çözüm iradesi her ne kadar önceki hükümetlerden daha güçlü olsa da, AK Parti iktidarının gelenek ve zihniyet bagajlarından kaynaklanan sınırlılıklarıydı.

     

    Bir başka önemli neden ise, AK Parti’nin, hükümeti seçim dışı yönemlerle devirmeye çalışan asker-sivil geleneksel bürokratik güçlerin eline bu yolla ilave bir koz vermeme yönündeki kaygılarıydı.

     

    Nihayet, o dönemde Abdullah Öcalan’ın, askerlerin siyasetteki güçlü konumu nedeniyle Kürt Sorunu’nun sivil siyasetçilerle değil orduyla müzakere ederek çüzülebileceğine dair geliştirdiği fikirler de 2005’teki Diyarbakır konuşmasından sonra neden somut adımların atılamadığını açıklayan faktörler arasında sayılmalı…

     

    Kürt Sorunu’nun yakın tarihinde yer alan ve pek fazla bilinmeyen bu ara dönemi kısaca hatırlamak yerinde olur.

     

    PKK, 1 Haziran 2004’te beş yıldır sürmekte olan tek taraflı ateşkes ilanını bozduğunu açıkladı. Gerekçe, “AK Parti’nin Kürt sorununa kayıtsız kalması” ve “Öcalan’ın İmralı’daki kötü maddi koşulları”ydı.

     

    Böylece açılan yeni dönemin en ilginç gelişmelerinden biri de, Abdullah Öcalan’ın eski deniz subayı Sarp Kuray’ı kendi fikirlerini Türk medyasına anlatmak üzere görevlendirmesiydi. Böyle bir görevlendirmenin gerçek olamayacağına dair beliren kuşkular üzerine Öcalan avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajda Sarp Kuray’ın “güvenilir biri” olduğunu söyledi ve görevlendirmeyi teyit etti.

     

    Fakat Sarp Kuray’ın ziyaretler sırasında Öcalan’ı temsilen aktardığı fikirler görevlendirmeden de ilginçti. Kuray, Öcalan’ın avukatı olduğu söylenen biriyle birlikte ziyaret ettiği gazetecilere AK Parti’nin “Amerikancı ve gayrı milli karakteri”ne vurgu yaparak, “Kürt Sorunu’nun çözümü için tarihsel bir fırsatın doğduğunu, devletin de çözüm istediğini, fakat iktidar partisinin çözümü bilerek engellediğini” anlatıyordu. Yani Öcalan o dönemde AK Parti’yi Kürt Sorunu’nun müzakere edileceği bir partner olarak değil de, sorunun önündeki en büyük engel olarak görüyordu. https://t24.com.tr/haber/solun-cozum-sureci-karsisindaki-paralize-olmus-halinin-nedenleri,226250

     

    O ara döneme ait yine pek fazla bilinmeyen bir başka nokta da şuydu: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne en fazla yakınlaştığı 2004-2005’te PKK, Avrupa Birliği (AB) üyesi bir Türkiye’yi de kendi tahayyülüne uygun bir çözümün önündeki engellerden biri olarak görme eğilimindeydi. (Türkiye, 17 Aralık 2004’te AB’den müzakere tarihi almış, 3 Ekim 2005’te de müzakerelere başlamıştı.) Bu, o dönemde Öcalan’ın da müstear kullanarak yazılar kaleme aldığı Gündem gazetesinin bir başyazısının da konusunu oluşturmuştu.

     

    “Komplo ve Öcalan’a Yaklaşım” başlıklı başyazı, Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinin (“Komplo Süreci”) başlangıç tarihi olarak kabul edilen 9 Ekim 1998’in yıldönümlerinde PKK’nın düzenlediği kitlesel protesto gösterilerinin 2004’teki sonuncusunun sönük geçmesine dairdi. Başyazıya göre bunun en önemli nedenlerinden biri, Türkiye’nin AB ile kurduğu yoğun ilişkilerin Kürtler üzerinde yarattığı “sosyal, ruhsal ve düşünsel farklılıklar” olabilirdi:

    “6. yıldönümünde Kürtler, çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Özellikle Avrupa’da yaygın geçti. Ancak Türkiye’de aynı yoğunlukta geçmedi. Hatta belli alanlar dışında ciddi bir tepki, eylemlilik söz konusu olmadı… Çok sınırlı bazı etkinlikler gerçekleştirildi. Kürt demokrasi güçleri, özellikle kurumsal yapılar ve kadrolar, yıldönümünde komployu derinden hissetmedi… Bunun, Güney eksenli gelişme ve özellikle de AB süreciyle ilişkisi var mı? Bizce tartışılır. Bu iki olgunun, genelde Kürtler, özelde Kürt demokratik yapılarında sosyal, ruhsal ve düşünsel farklılıklar yaratıp yaratmadığı, soruna ve sürece bakış açılarını etkileyip etkilemediği önemli tartışma konusudur ve bizce tartışılmalıdır…” (Gündem, 12 Ekim 2004).

     

    PKK içindeki bu tartışmayı, o dönemde örgütün AK Parti’yi bir çözüm partneri olarak görmemesinin nedenlerinden biri olarak zikretmek yanlış olmaz.

     

    AK Parti’nin AB’ye en yakın, illegal Kürt siyasetinin ise biraz da bu nedenle AK Parti’ye en uzak olduğu bir momentte gerçekleşen Diyarbakır konuşması, başlıca iki açıdan ezber bozan bir niteliğe sahipti.

     

    Birincisi: Eski başbakanlardan Süleyman Demirel “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti ama, yaklaşımında, bu “realite”nin bir kimlik sorununu, onun da devletin çözmesi gereken bir anayasal sorun alanını imâ ettiğine dair bir netlik yoktu.

     

    Başbakan Erdoğan, devleti temsil konumundan “Kürt Sorunu benim sorunumdur” deyince, bu doğal olarak devletin artık sorunu sahiplendiği, çözüm için de somut çaba göstereceği şeklinde algılandı.

     

    İkincisi: Konuşmaya ezber bozucu karakterini veren ikinci nokta, devletin geçmişte yaptığı hatalara dairdi:

    “Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır. Her ülke geçmişinde zor günler yaşamıştır. Türkiye gibi büyük bir devlet ve güçlü ülkede pek çok zorluğun harmanından geçerek bugünlere geldik. O nedenle geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere asla yakışmaz.

     

    “Büyük devlet, güçlü millet kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir. İktidarımız bu bilinçle ülkede hizmete soyunmuştur. Ben milletimin ve devletimin öz güvenine, tarih bilincine ve coğrafya şuuruna inanan bir kadronun Başbakanı olarak huzurunuzdayım.” http://www.hurriyet.com.tr/gundem/kurt-sorunu-benim-sorunum-341847

     

    Devleti temsil konumundan dile getirilen bu sözler, değil soruna dair hatasını itiraf etmek, öyle bir sorunun mevcut dahi olmadığını on yıllar boyunca ısrar ede ede gelen bir devlet için çok önemli bir adımdı.

     

    Yarın: İlk somut hamle: Demokratik Açılım (2009).

     

    Önceki İçerik16-19 Mayıs arasında 4 gün sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak
    Sonraki İçerikMustafa Yeneroğlu: İktidarın dili kötülüğü teşvik ediyor