Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Suriye’de kimler kazandı, kimler kaybetti?

Suriye’de kimler kazandı, kimler kaybetti?

Bu işin en çok kazananı Suriye oldu. Türkiye’nin Kürt fobisi sayesinde çok fazla kan dökmeden büyük toprak parçalarını, petrol yataklarını ve barajları kontrol altına almayı başardılar.
6
Le désordre héroïque reste du désordre.” “Kahramanca düzensizlik, yine de düzensizliktir” GÉNÉRAL DE GAULLE

“Amerikalılar Kürtleri yine sattı” ; Türkiye’de analiz kılıfına sokulmuş bu sefil sevinç, 30 Ocak 2026 tarihinde Amerikalıların ve Fransızların arabuluculuğunda Şam’da imzalanan antlaşmayla yine kursaklarda kaldı. “Ey Kürtler, sizi ezsek de dilinizi yasaklasak da yaşadığınız yeri, çocuklarınızın adını bile değiştirsek; bunlardan gına gelip dağcılığa merak salsanız ve sizleri oralarda bile gelip katletsek de bizden iyi efendi bulamazsınız “şuuraltıyla ya da şuursuzluğuyla artık bunaltan “Batı sizi sattı, satacak” nakaratlarının nihayet kesilmesinden bile bu antlaşmaya sevinmemek mümkün mü?

Bu 23 günde Türkiye’de Kürt dostu denebilecek bir iki mecradan olan Serbestiyet’in sitesi bile Dışişleri bültenine döndü; bir ara Hakan Fidan görevini bırakıp Serbestiyet genel yayın yönetmenliği koltuğuna oturdu zannettik. Eğer bu cümleyi şu an Serbestiyet sitesinden okuyorsanız endişe   etmenize gerek yok;   Yıldıray Oğur hâlâ  Serbestiyet’in başında, Serbestiyet adına yaraşır şekilde yine de yoluna devam ediyor olduğunu görüyorsunuz ve beni bu abartılardan dolayı yadırgayabilir; yine de “en iyisi burası” deyip buraya Patreon’dan ya da YouTube’dan destek olabilirsiniz.

Tabii her şey bu kadar da kötü olmadı; hiç değilse ilginç teselliler duyduk. Mesela Etyen Mahçupyan, iyi kalpli insan refleksiyle geçen hafta kaybetmiş gibi duran üzgün Kürtlere; “15 milyar dolarlık ekonomisinin sunacağı müthiş eğitim fırsatıyla kendinizi geliştirme şansı verecek bir Suriye sayesinde İlluminati’ye kadar yükselebilirsiniz, tozu toprağı ne yapacaksınız, bırakın bu işleri artık” tavsiyesi verdi. Yahudi bankerlerin hırsından günah keçisi ilan edilip 6,5 milyonu fırınlara girmiş Yahudilerin o zamanlar “ne kadar akıllıca bir iş yaptığını”, asıl “şu an yanlış yolda olduklarını” anlattı; böyle işlere tevessül etmekte bir fayda olmadığını bir güzel tembihledi.

Esasında etik olarak Türkiye’de yaşayanlar için bu meseleyi ele alırken her şey çok basitti ve cevabı tek bir soruda gizliydi. Soru şudur:

Bu kanlar henüz dökülmeden, kaostan bir hafta önce, mesela 7 Ocak 2025 tarihinde bir Türk’e, ailesiyle yaşamak için sadece iki yer seçme şansı olduğunu sorsak ve önüne Musul mu yoksa Erbil mi, ya da İdlib mi yoksa Qamışlo mu diye sorsaydık, cevabı eğer ağır derecede Selefi itikadına bağlı değilse açık şekilde Kürt şehirleri olacakken, buna rağmen bu bölgelere saldırılmasından yok edilmesinden memnun olmasını katıksız bir Kürt düşmanlığından başka ne açıklayabilirdi…

KÜRTLER VE DONALD TRUMP

Doug Milles’ın Trump’ın kulağını sıyırdığı mermiyi yakaladığı an-13 Temmuz 2024   Ve belki de Suriyeli Kürtlerin de kaderinin değiştiği an.

Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde  Iraklı ve Suriyeli Kürtler Afrin’i, Kerkük’ü, Tel Abyad’ı, Serêkaniyê’yi Munbiç’i ve daha birçok yeri kaybetmişlerdi. İkinci döneminde ise Arapların yaşadığı birçok yer  yine Kürtlerden Araplara geçti. Bağımsızlık referandumu hikayesinde Brett Mcgurk suçlansa da Trump’ın da hoşuna gitmedi yeni  bir devlet fikri.Yani her başkan olduğunda Kürtlerin kaybettiği bir uğursuz sarışın var karşımızda. Sadece bu bile devletlerin, hatta en büyük devletin bile çok uzun ve derin planlarının mevcut olmadığını göstermesine rağmen, “Amerika devletlerle çalışır” gibi uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan öğrencilere söylenmesinden fazla yararı olmayan laflar, 23 gün içinde en havalı olanlarıydı. Kürtlerin menfaati konusunda Demokrat–Cumhuriyetçi ayrımı olmasa da, en büyük Kürt kazanımı sayılabilecek Irak Kürdistan Yönetimi zamaninda Başkan Bush’un tam desteğini alsa da, Trump Cumhuriyetçiler için bile  bazı konularda tam bir baş belası. Nazi Almanyası’nda bile bugünün Amerika’sından daha fazla devlet aklı ve kurumların gücü vardı.

Jim Mattis Kandahar’da 

Kendi gibi emlakçı olan ve Türkiye’yi memnun etmeyi görev listesinin başına yazan 40 yıllık dostu Tom Barrack’a tam yetki veren Trump, ilk döneminde de Kürtleri yüzüstü bırakmaya çalışırken Suriye’nin o zamanki asıl patronu Vladimir Putin’i memnun etmek istemişti. O zaman henüz bir diktatöre dönüşmemiş Trump’a, zamanın Savunma Bakanı “Mad Dog” lakaplı, ta Irak operasyonlarından Kürtlerle gönül bağı güçlü Jim Mattis, Brett McGurk ve Pentagon büyük engeller çıkarmış; Amerikalılar Suriye’de kalmaya devam etmişti. Dönemin Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “YPG’lileri kazdıkları çukura gömeceğiz” lafından hiddetlenip Beyaz Saray’a çıkarma yapan Jim Mattis, vefa sözcüğünden, müttefik olmanın saygın prensiplerinden bihaber Donald Trump’ın lakayt ve küstah tavrını görünce istifa etmiş; dönemin The New York Times dâhil büyük gazetelerinde bu Cumhuriyetçi askerin tavrına büyük övgüler yapılmıştı. Kütüphanesinde sadece tarih ve askerî stratejiler üzerine okuduğu 7 bin küsur kitabı olan, okurluğuyla nam salmış bu müstesna adam Suriye’deki en vahşi operasyonlar sırasında ABD’nin Savunma Bakanı’ydı ve bugün bile derin ve ağır bir saygıyla hatırlanırken, ABD’yi iyice kişiliksizleştiren Donald Trump sayesinde şu an hiç kimse ABD’nin Savunma Bakanı’nı tanımıyor; ekranlara Ash Wednesday günü alnının ortasına  palmiye komuruyle haç çizip çıkmasa ve anavatanı Küba’ya olan takıntısı olmasa, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’yu bile tanıyan olmayacaktı.

Unutulan ve o zamanlar gözden kaçan bir bilgi de verelim ve Suriye’nin nasıl kaotik bir satranç sahası olduğunu göz önüne serelim. Türkiye, Tel Abyad ve Serêkaniyê bölgelerine operasyon düzenlediğinde Amerikalılar oradaki askerlerini çekmişler ve Kürtler ile Türkler arasında bir güç kalmamıştı. Emmanuel Macron, İranlılar ve İsrailli yetkililer o dönemde Kürtleri Türkiye’nin hışmından kurtarmak için çare olarak Putin’den yardım istediler; İsrail her hafta Devrim Muhafızları’nı vurduğu İran’la beraber Fransa’ya başvurmuş, Fransızlar da Türkiye’nin dostu olmasına rağmen Türk destekli muhalifleri acımasızca her gün vuran Putin’den Türkleri durdurmasını istemişlerdi… 2011 yılından beri Suriye böyle bir yer.

Trump’ın ikinci döneminde ise işler daha zor hâle geldi. Evvela Trump daha göreve gelmeden önce seçimlerde en büyük vaadi, kendisine mani olacak bürokrasiyi yok etmek ve kendine sadık bir ekip kurmak olduğunu duyurdu ve kazandıktan sonra dediğini de yaptı. İşte bu yüzdendir ki bütün bu kaos devam ederken Lindsey Graham ve Kongre üyeleri dışında ne Dışişleri’nden ne de Savunma Bakanı’ndan bir açıklama yapılmadı; çünkü Donald Trump’ın 40 yıllık yakın dostu Tom Barrack’ın işine kimse burnunu sokmak, ekmeğinden olmak istemedi. Fakat yine de işler Tom Barrack’ın istediği gibi gitmedi; SDG’ye bireysel katılım ya da Türkiye destekli Suriye ordusunun operasyonuyla yüzleşmek seçeneklerini dayatan Barrack birden bu tavrından vazgeçti. Bunun da üç sebebi var.

Birincisi, Türkiye Dışişleri’yle paldır küldür girişilen bu işte Irak Kürdistanı’ndan gelecek reaksiyonun hesap edilmemesi oldu. Bütün hikâyesi Sünni Araplarla mücadeleden gelen Iraklı Kürtler, tabiri caizse yönetimiyle, medyasıyla, sivil güçleriyle ayağa kalktı. Türkiye’nin Dışişleri sadece gündelik hesaplar ve çıkarlar odaklı bir risk planı üzerinden bir operasyona girişti ama Orta Doğu’da hafıza ve kimliğin askerî ve ekonomik tercihlerde hâlâ çok belirleyici olabileceğini hesaba katmadılar. Eğer büyük bir çatışma olsaydı Irak Kürdistanı bölgesinden insani ve askerî lojistiğin kesilmesi imkânsızdı; çünkü sadece Iraklı Kürtler değil, Irak hükümeti ve Şii milisler de Suriye’de olup bitenden memnun değildi.

İkinci neden ise başını Lindsey Graham’ın çektiği Kongre’nin baskısı oldu. İsrail’e de yakınlığıyla bilinen Graham’ın Kürtleri kurtarma tasarısı, Trump ve Barrack’ın gözünü korkuttu. Çünkü Donald Trump,3 kasımda ara seçimlere gidecek ülkede  azledilmek paranoyasına da kapılmış durumda ,kongreyle ilişkilerine ehemmiyet veriyor. Zaten 2021 yılında, Arapların “serving as the eyes, ears, and voice of the UAE” suçlamasıyla (Birleşik Arap Emirlikleri’nin gözü, kulağı ve sesi olmak) jüri karşısına çıkmış Tom Barrack hakkında İsrail menşeli bazı trol hesaplardan rüşvet iddiaları da tekrar ortaya atılınca, Tom Barrack birden Barzani için “His Excellency” ve SDG komutani içinse “General Mazloum” diye başlayan paylaşımlarla havayı yumuşatmaya başladı. Bu arada muhafazakâr sermayenin sesi WSJ’de Barrack’ı eleştiren çok sert yazılar yazıldı ve Washington Post’ta eski CIA ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Kürtlere ihanet etmenin hem ahlaki hem de stratejik açıdan bir felaket olacağı uyarısında bulundu (unutanlar için: Pompeo, Evanjelik cemaatin sadık üyelerinden biridir ve Rahip Brunson krizinde Trump’a Türkiye’yi tehdit ettirecek kadar Hristiyan cemaati temsil gücüne sahiptir).

Üçüncü sebep de Fransızlar oldu; özellikle Élysée’de eski bir “El Kaide” militanını ağırlama cüretini gösteren Emmanuel Macron, bilhassa Fransız sağının sert eleştirilerine maruz kaldı. En sert eleştiriler Le Figaro gibi sağcı medyadan ve Le Point gibi merkez medyadan geldi. Sol zaten her zamanki dayanışmayı eksik etmezken, Jean-Marie Le Pen ve Jean-Luc Mélenchon’un uzun yıllar sonra uzlaştığı tek konu yine Kürtler oldu ve bütün Fransa’yı daha ciddi reaksiyon göstermeye itti. Macron, Mazlum Abdi’ye bizzat teşekkür ederken, Abdi de Macron’un antlaşmayı imzalaması karşılığında Fransa’nın siyasi garantörlük sözü verdiğini ilan etti.

Le Point’in Batı’nın Kürtlere ihaneti başlıklı haftalık kapağı

Tom Barrack’ın   Osmanlı ile ilgili fikirleri çok sağlıklı olsa da bu fikirleri ne hayata geçirecek bir politik tutkusu var ne de kimseyi ürkütmek niyeti. Hayatının 79 yılını en ticari ve karlı olanı seçmekle geçirmiş Barrack’ın tercihi şuan herkese müssekin olmak. 

Peki, bu süreçten Kürtler, Türkiye ve Suriye ne kazandı, ne kaybetti; tek tek ele alalım.

KÜRTLER

Evvela Kürt halkı, doğrudan demokrasi fantezileri uğruna toprağa ekilen tohumların 10 bin Kürt gencinin kanıyla sulansa da Arap çöllerinde yeşermediği gerçeğinden sonra daha milliyetçi ama daha realist bir bilinç kazandı. Deyr ez-Zor’dan Rakka’ya uzanan bir coğrafyada, her aşiretin pala bıyığı kınalı bir reisi varken, 50 derece sıcak yere sürekli sararıp solması garanti Apo posterleri asmakla devrim yapılamayacağı, o posterlerin üzerinde tepinen Arap çocukları tarafından iyice vurgulandı. Eğer o Arap köyleri ve şehirleri için binlerce Kürt genci kendini feda edip DAEŞ’in sonunu getirmeseydi, bugün belki dünya medyasında ve siyasetinde Kürtlere karşı hissedilen vefa bu görüşmelerde arabuluculukla taçlanmayacaktı; ama yine de bunun bedeli bu kadar ağır mı olmalıydı, bu daha çok tartışılacak. 

Türklerin maceraperest  Cemal Paşa’sı  ve ordusu nasıl kovulduysa öyle kovulan Kürtler bilhassa PKK  sempatizanı Kürtler tarihinde hiç olmadığı kadar örgüt ideolojisine kuşkuyla bakmaya başladılar. 

Türkiye’nin medyası görmezden gelse de Kürtler ulusal bilinç ve birlik tavan yaptı; özellikle Mesud Barzani’nin cesur tavrı, PKK çizgisindeki kitlede de büyük bir değişime yol açtı. Daha “Kurdî” bir Kürt hareketinin Türkiye’de ortaya çıkacağının ilk işaretleri bu hadise oldu. İran’daki operasyonla beraber bu milliyetçi dalga çok daha fazla büyüme potansiyeli taşıyor.

Hakiki Rojava’da zaten ne Deyr ez-Zor ne de Rakka var. Kürtler, yarını henüz çok belirsiz Suriye’de kendi askerî güçlerini tek parça hâlinde koruyacak olmalarıyla büyük ve somut bir kazanım da elde etti. Bu ordu kâğıt üzerinde Şam’a bağlı olsa da kendi içinde yapısını ve hiyerarşisini korumaya devam edecek.

Adı özerklik olmayan ama her şeyiyle özerk bir bölgeleri olacak Kürtlerin.Rojavalı Kürtler antlaşmayla beraber Legal partisinin lideri bile 10 yıldır içerde olan Türkiye’deki Kürtler’e göre şuan çok daha ileri haklara ve özgürlüğe kavuşmuş vaziyetteler.

TÜRKİYE

Türkiye maalesef bu işin en büyük kaybedeni oldu. Ortaya çıkan en vahim manzarada Kürtlerin hakkını, yükünü Şam’a karşı korumaya çalışan Fransızlar ve o hakları minimize edip Şam’ın yanında duran Türkler, Türkiye’de zaten sakat yürüyen sürecin motivasyonunu paramparça etti. Artık zoraki, sevgisiz, duygusuz ama mecburi bir barış olacak.

Tarihin en sahipsiz Suriye’si elinin altındayken, orada devasa bir toprağın özerkliğini Kürtlere verip hamisi olup Suriye’de en sağlam şekilde kalıcı olma şansı varken, yeni bir Mursi ve Kahire vakası için zarları attılar, şimdi Şam’da Suudilerle yarım yamalak Arapçalarıyla ile güç mücadelesine girecekler. Kürt korkusunu aşamamış, kendine bin yıllık devlet aklının mirasçısı payesini layık görenler, Zafer Partisi gençlik kollarından herhangi birinden çok da farklı politika üretemediler.  Her ağızlarını açtıklarında Irak’taki hatayı yapmamaya odaklandıklarını tekrar eden bu akla, “Irak Kürdistanı’ndan fayda dışında ne gördünüz, bu nasıl bir nankörlüktür?” diyebilen ne namuslu bir entelektüel çevre kaldı ne medya, ne akademi ne de bu faydayı sahiden banka hesabında bulan, söz hakkı kalmış bir sermaye.Bütün tarihini “yedi düvelle savaştık” hikâyesinin üstüne kurmuş bir devlet ve milletin, yedi düvelden en büyük iki düvelin çizdiği sınırlar konusundaki hassasiyetini Sir Mark Sykes ve François Georges-Picot’nun dördüncü nesil torunları bile göstermiyordur; dedelerinin mirası üzerinde bu kadar hassas bir hariciye geleneğine sahip bir ülke olduğundan haberdar olsalar epey gururlanırlardı. Kemalizmin kafalarına çaktığı çivileri çıkardığını zannedenler, çividen arta kalan pasın beyin sıvılarında öylece durduğunun farkında bile değiller; nasıl olsunlar ki, farkındalık için yine aynı zihni kullanmak zorundayken. Ve devlet millet elele bu köhne korkulara sarılınca o çok sözü edilen duygusal kopuş bu defa  gerçekten yaşandı; tabii duygusal kopuş somut anlamda ne ifade ediyor ki diye düşünenler de olacaktır. Bu daha çok, bazılarının diğerlerine nazaran daha mutsuz olduğu eve benzer; mutsuz kişinin hır gür çıkarmaya mecali yoksa da geri kalan herkesin modunu düşürme kudreti vardır ve mutsuzluk çok mühim bir meseledir, bu hayatta hemen herşeyi daha iyi hissetmek yani daha mutlu olmak için yaparız. Türkiye zaten yeterince mutsuzdu; bu patlamış ırkçılıkla, Suriyelilere “bir bardak su yok” dediği günleri unutmuş, Bolu isimli  şehrin belediye başkanının HTŞ emiri gibi “asın, kesin” noktasına savrulduğu, en meşhur Kemalist Arap düşmanlarının “madalya isteriz bu işe” diye ortaya çıktığı hâli gören Kürtler için bazı defterler kesin kes kapandı.

SURİYE

Bu işin en çok kazananı oldu. Türkiye’nin Kürt fobisi sayesinde çok fazla kan dökmeden büyük toprak parçalarını, petrol yataklarını ve barajları kontrol altına almayı başardılar. Demokratik bir ülke kurmaları bu kaos içinde pek mümkün değilse de Suudilerin ekonomik desteğiyle Şam’da nispeten bir istikrar sağlanabilir. Hatta eğer  Şam’daki saraylar da bolca yiyip içip şımarıp şeriat düzeni kurma heveslerine kapılmazlarsa, Türkiye’den çok daha mutlu bir ülke bile olabilirler ( muhtemelen şimdi bile öyleler).

Son olarak, 100 yıl daha kazanmak ya da kaybetmek gibi büyük laflar etmenin manası yok 1925 sendromuna  ise hiç gerek yok( Kürtler için 1925 sendromu diye bir terim henüz yoksa da ilk defa burda biz icat etmiş olalım.); insanlık tarihi eskisi gibi akmayacak.Yarının yapay zekâlar dünyasında 10 yıl bile çok çok uzun ve ilginç olacak. Daha sıkıcı ama çok daha adil bir dünya olacak. Yarının dünyası mazlumlar için daha vaatkâr . Murathan Mungan’ın dediği gibi: “Uzağı gören çocuklar bilir, gelecek uzun sürer.”

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın