“Fotoğraf siyaseti siyasi akıl boşluğuna işaret ediyor…”

“Bir siyasetçinin etrafındaki gazetecilere bakarak o siyasetçiyle ve siyasetiyle ilgili hüküm vermek, o gazetecilere ve onların ifade ettiğine duyulan nefretin bir tür ifşası ve ne denli yönlendirici ve hastalıklı olabildiğinin göstergesi. Bunun Türkiye için acınası bir durum olduğunu söylemek lazım. Türkiye’nin tartıştığı şeyler imajlar, kişiler, kişilikler olduğu sürece zihniyet ve takıntılar bakımından hiç yol almadığımız ortaya çıkmış oluyor.”

Programın tamamını Serbest TV’de izlemek için:

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisi ve bu gezide gazeteciler ile çektirdiği bir fotoğraf çokça tartışıldı, hâlâ da tartışılıyor. Sizin bu geziyle ve fotoğraf etrafında dönen tartışmayla ilgili gözlemleriniz ve değerlendirmeleriniz nelerdir?

Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisi başlı başına önemli bir olaydı. İmamoğlu, İBB Başkanı olmakla birlikte cumhurbaşkanlığına aday olarak öne çıkan isimlerden biri. Hem kendisi bunu arzu ediyor hem de onunla ilgili bir lobi yapılıyor basında ve başka yerlerde, ekibi de bu doğrultuda hareket ediyor. Dolayısıyla Karadeniz gezisini bu açıdan değerlendirmek lazım.

Fakat ilginçtir ki bu gezi, içeriğinden ziyade İmamoğlu’nun seçtiği gazetecilerin profili üzerinden gündeme geldi. Daha sonra İmamoğlu’nun eleştirilere, “akıllı olun” gibi ifadelerle verdiği uygunsuz cevaplar geldi.

Bu noktada altını çizmeden geçemeyeceğim bir şey var: Neden cumhurbaşkanlığına aday olacak bir belediye başkanının yanında götürdüğü gazeteciler grubuyla bu kadar ilgili başka bazı gazeteciler var? İşin bu tarafını diğer her şeyin önüne neden geçiriyorlar?

Bu, tabii, basın üzerinden toplumda da yansıyor ve kritik bir ruh haline işaret ediyor. Türkiye, evet, zor bir dönemden geçiyor. Bundan 20-25 yıl önce büyük umutlarla başlayan bir öykü kötü bir şekilde son buldu. Öykü; Türkiye’nin AB’ye girmesi, demokratikleşmesi, askeri vesayet rejiminin geriletilmesi, sivil alanın genişletilmesi gibi iddialar üzerine oturuyordu. Bir umut devresi yaşandı. Sonra dengeler değişti. 2010’lar malum. 2013 Gezi olayları, 17-25 Aralık hadiseleriyle iniş başladı. 2016’dan sonra artık iş çığrından çıktı ve öykü, en azından siyasi bakımdan son buldu.

Ama hiçbir zaman sahte bir süreç yaşanmadı. Bu, Türkiye’nin bir değişim ve dönüşüm hamlesiydi. Fakat bu hamle çeşitli nedenlerle; iç nedenlerle, dış nedenlerle, tarihi belirleyenler marifetiyle iflas etti. Bu iflasın bugün yarattığı mutsuzluk, huzursuzluk, bu döneme, öne çıkan aktörlerine, iddiayı taşıyanlara yönelik itibar sorunlarını, öfkeyi de beraberinde getirdi. Bu, bir yere kadar doğal, anlaşılabilir bir şeydir. Bir dönemi simgeleyen insanlara, gazetecilere, yazarlara yönelik tepki de olabilir kimi kesimlerde. Ama bu tepkilerin siyasal hayatı yönetecek/yönlendirecek kadar ağır olması, tepkilerin bizzat kendisinin hastalıklı haline işaret ediyor. Bir siyasetçinin etrafındaki gazetecilere bakarak o siyasetçiyle ve siyasetiyle ilgili hüküm vermek, o gazetecilere ve onların ifade ettiğine duyulan nefretin bir tür ifşası ve ne denli yönlendirici ve hastalıklı olabildiğinin göstergesi.

Bunun Türkiye için acınası bir durum olduğunu söylemek lazım. Türkiye’nin tartıştığı şeyler imajlar, kişiler, kişilikler olduğu sürece zihniyet ve takıntılar bakımından hiç yol almadığımız ortaya çıkmış oluyor.

Oradaki gazeteciler, beğenirsiniz beğenmezsiniz, bir siyasi tarafından davet edilmiş ve görevlerini yapmak üzere oraya gitmiş gazetecilerdir. “Niye onları çağırdı?” sorusunu bu kadar kuvvetli sorarak Karadeniz gezisini arka planda bırakmak ise siyasi akıl boşluğundan başka bir şey değildir.

İşin aslına gelecek olursak; Karadeniz gezisi bir belediye başkanının yaptığı önemli bir geziydi. Çünkü biliyoruz ki bu belediye başkanı cumhurbaşkanı olmak istiyor, biliyoruz ki bu belediye başkanı bir siyasi partinin üyesi ve yine biliyoruz ki bu siyasi partinin genel başkanı onu cumhurbaşkanı adayı yapmak istemiyor.

Bu koşullarda bu belediye başkanı kendisini aday masasına getirecek bir dizi stratejik ve politik hamleler yapma durumuyla karşı karşıya. Üstelik adayım da diyemiyor, aday değilim de. Anlaşılan yapmaya çalıştığı şey Erdoğan’ın memleketinde, Rize’de bir iddia, bir söylem yükseltmesi başlatmak. Belediye başkanı kimliğinin ötesine geçip Türkiye’nin meselelerini konuşması, Erdoğan’a meydan okuması, Türkiye’nin bir değişim talep ettiğini dillendirmesi, yanındaki ulusal gazeteci ekibiyle bunu ülkeye aktarmasının anlamı bu.

İmamoğlu, adayı belirleyecek olan mekanizmaya, altılı masaya toplumsal bir rüzgâr ile gelmeye çalışıyor. Kaldı ki bu masada dengeler her gün hatta her an değişebiliyor.

Karadeniz gezisi ile ilgili şunu da söylemek isterim: Siyasi müktesebatı güçlü olmayan,  siyasi geçmişi çeşitli merhalelerden, çeşitli zorluklardan geçmemiş, sınanmamış kişilerin attıkları adımların iki tür zaafı olabiliyor. Bir tanesi, atılan her adımın toplumun o günkü psikolojisi ile bir anlam kazandığını unutmak. Örneğin İmamoğlu’nun 2019 seçimlerinde kazandığı popülarite ya da imaj yükselmesinin sürekli ve daim olacağını sanması gibi. İkincisi bu işin sadece imajla yürüyebileceği yanılgısı. Bugünden itibaren aday olacak kişi her kim olacaksa ya bir program ile ya da kendisi etrafında programatik bir inşa ile yol almak zorundadır. İmamoğlu’nun Karadeniz gezisi bize bunu gösterdi.

Altılı masanın önüne bu tür durumlar çokça gelecektir diye düşünüyorum. Şimdi sırada Mansur Yavaş meselesi var. Onu da yakında görürüz.

Ekrem İmamoğlu, Türkiye’de muhalefetin cumhurbaşkanı adaylığı için en çok adı geçen isimlerinden biriydi. Fakat bu olayda yine muhalefetten gelen muhalefet ile yıpratıldı. Muhalefetin aday ya da adaylarının kendilerine yönelik en büyük muhalefeti yine Türkiye’deki muhaliflerden görmeleri durumunun (İmamoğlu, Kılıçdaroğlu, Gül gibi) sebepleri ve sonuçları sizce nelerdir?

Yıpratma kelimesi çok doğru mu emin değilim. Sonucu itibariyle doğru tabii ama siyaset biraz böyle bir şey değil mi? Siyasi sahaya girdiğinizde yıpratmayı, yıpranmayı içeren bir yarış yok mu? Amerikan seçimlerinde örneğin, Demokrat adaylar ya da Cumhuriyetçi adaylar önce kendi içlerinde yarışmıyor mu? Bu yarışlar diğer adaylar için elbette yıpratıcıdır ama unutmamak gerekir ki bu yarışlar aynı zamanda seçmen ile siyasetçi ilişkisini kuran önemli çerçevelerdir. Biz burada görürüz, burada anlarız, burada sınarız toplum olarak. Dolayısıyla bu yıpranma boyutu elbette var ama bunu yönetebilecek güçte bir aday çıktığı andan itibaren de bunun güçlü bir dalgaya dönüşmesine ramak kalır.

Bugünkü tablodaki sorun başka, yıpranmanın kökü farklı. Mesele, muhalefetin ne yapacağını tam olarak bilmemesinden kaynaklanıyor. Muhalefet şunu söylüyor: “Ben bu seçimleri kazanmalıyım. Bunun için bir arada olmalıyız. Kürtleri dahil edemiyoruz, idare edin.” Peki bu bir aradalığı taşıyacak olan şey ne olacak? Program mı kişi mi olacak? Bununla ilgili bir boşluk varsa, imaj hamleleri kaçınılmaz olarak ortaya muhalefetin tamamına yönelik bir aşağı çekme mekanizması çıkarır. Bu noktada siyasi özgül ağırlığı arttırmak lazım.  Ülkenizde toplum-siyaset ilişkisi nitelik olarak yukarı çıkabiliyorsa, o zaman bu yıpratma olarak değil tam tersine inşa ilişkilerinde karşımıza çıkabilir.

Sırada Mansur Yavaş’ın adaylığı ile ilgili tartışmalar olacak dediniz. Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu’ndan farklı bir politika izliyor. Adaylıkla ilgili konuşmuyor, bir icraatta bulunmuyor. Bazı gazeteciler ve araştırmacılar da bunun daha başarılı bir yöntem olduğunu belirtiyor. Peki siz; bu süreçte en az konuşan ya da en az kendini yıpratan kişinin adaylıkta elinin güçleneceği yönündeki tezi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu söylediğin doğru. Toplum-siyaset ilişkilerinin bozuk olduğu dönemlerin sonuçlarından biri bu aslında. Bugün Türkiye’de internet siteleri ve birkaç gazete dışında basın diye bir şey kalmadı. Basın, toplumun karar merkezleri ile bağını, ilişkisini kurar. Böyle bir yapının olmadığı yerde bizi ne yönlendirir? İmamoğlu’nu ya da Yavaş’ı öne çıkartan ne? Kamuoyu araştırmaları. Yani kamuoyu araştırmalarının örnekler üzerinden toplumun nabzını ölçmesi ve topluma dönüp “Bak sen böyle düşünüyorsun” demesi. Marazi bir durum bu. Erdoğan’ı yenebilecek birinin arayışı üzerinden kamuoyu araştırmalarına dikkat kesiliyor herkes. Bu hakiki bir siyaset değil. Popülist özellikler içeren bir siyaset.

Mansur Yavaş’ta da aynı şey ortaya çıkıyor:

Mansur Yavaş kim? Benim hiçbir fikrim yok. Ankaralı da değilim. Birkaç gazete haberi dışında onunla ilgili hiçbir fikre de sahip değilim. Bu kadar önemli bir yürütme gücünün başına neden o geçsin, ben muhalifsem neden ona oy vereyim? Bu soruların cevaplarını bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Bilmeden oy verilecekse, bu absürt bir şey. Öyle bir iktidar değişimi olduğu zaman, öngörülebilir bir yol haritası çizemezseniz, belirsizliklerin içine girersiniz.

Mansur Yavaş’ı öne çıkartan şeyin ne olduğunu tahmin olarak söyleyebilirim. Onu ön plana çıkartan şey, geri planda olan bir kişi olması. Toplumda bunun için öne çıkıyor. Az konuşan az hata yapıyor ve bu siyaseten toplum tarafından bugünün acınası koşullarında satın alınıyor. Siyasette öne çıkmasının bir başka nedeni daha var. Mansur Yavaş devlet adabı olduğu varsayılan, muhafazakâr gelenekten gelen bir kişi, devletin de benimseyeceği bir kişi. Kimilerine göre geçiş dönemini daha iyi taşıyabilecek, diğerlerinden daha iyi yönetebilecek, bir cumhurbaşkanından çok bir CEO modeli. Mansur Yavaş’ın adı bunun için bu kadar çok geçiyor.