Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Deniz Kızı sahiden yaşadı patron (¹)

Deniz Kızı sahiden yaşadı patron (¹)

“Deniz ülkesinde yaşadı” ismi Eftalya. “Göze geldi”, “üşüdü rüzgârından bir bulutun”; Deniz Kızı Eftalya 87 yıl önce bugün 48 yaşında hayata veda etti.  Söylediği şarkıdaki gibi “Dalgalar dediler: Uğradı nazara…”

“Gel ey denizin nazlı kızı nûş-i şerâb et /Çık sâhile gel sînede bir âlem-i âb et. /Mestâne bakışlarla beni mest ü harâb et /Çık sâhile gel sînede bir âlem-i âb et.” 

Çocukluğumdaki potborilerin vazgeçilmezlerinden olan bu şarkının kendimce mealini ilk gençliğimde Timur Selçuk’un “meyhanesi”nin harcında hissetmiş, öyle anmıştım: “Gecelerden bir gece’ çık sahile de gel, ‘kararmış tahta masamıza’ otur, ‘vur kendini şaraba, aşka, daha içelim, daha içelim’, mest olalım”. 

Hakkıyla mânâsını, gerçek hikâyesini yıllar sonra öğreniyorum. Arapçayı, Farsçayı harmanlayıp zenginleşen “Osmanlı Türkçesi”nin de melodisini sevip, derinliğini anladıkça… Ki o dillerden birçok kelime “yabancı” gelmezdi çocukluğumuzda. 

Dizesi-dizisi bugün RTÜK’lük

Bu güftenin her dizesi bugün RTÜK’lük maalesef… Dizisini çeksen mozaikten görünmez. Daha ilk dizesindeki “gel nûş-i şerâb et”in anlamı “afiyetle şarap iç” zira. Tasavvuftaki mânâsıyla “aşk şarabı”nı… Esasında “denizin nazlı kızı”na zarifçe “aşk/işret meclisine katıl, kadehimizden iç” daveti. 

O devirde aşkını sevgiliye yekten, dümdüz söylemek “pek münasip” olmayınca dilin dolanıyor, dolanırken dünyanın diline, aşk’nâmesine de uğruyor olmalı… Ötesi “içki”ye içki, hatta güncel karakol lisanıyla içmeye “alkol almak” filan demek de şık ve “pek münasip” değil tabii. 

Yazımı uzatsa da aktarmazsam çatlarım… Kara çay tutkunu George Bryan (Beau) Brummel’in 200 yıl önce Mrs. Darcey’nin “Bir fincan çay alır mısınız?” sorusuna esprili ama sert yanıtı bu mevzuda da geçerli: “Madam, bir ilaç alınır, ama bir çay içilir…” 

Ki zaten bitki, onun deyişiyle “zerzevat çayı”nın yeri de mutfak değil “ecza dolabı”. Kahverengi şişedeki tıbbî “alkol”ün yanı muhtemelen… Gerçi bugünün ekonomisi tıbbî-ziraî alkolü “içki” eyleyince “alkol almak” -gereğince- sırıtmıyor bir bakıma.

“Âlem-i âb” da sakıncalı…

Güftedeki “âlem-i âb” da ayrı ritüel, “mesele” zaten. Dönemin kültüründe, edebiyatında bir dönem yaygın olan “suda düzenlenen içkili, mûsikîli eğlence”, zevk-i sefa meclisi. 

Şarkıdaki gibi denizde, sahilde de oluyor, “gidelim Göksu’ya bir âlem-i âb eyleyelim”le de…  ““Mehtâba çıkmak”, “Mualla’yı sandala atıp, Ruhumda Hicran’ı söyletmek” desen “milli ve manevi değerler, genel ahlâk, aile yapısı”. 

Denizin kızına ithafnâme

O şarkının hikâyesi de öyle bir efsane. 87 yıl önce bugün, 15 Mart 1939’da 48 yaşında hayata veda edenDeniz Kızı Eftalya’nın hikâyesi… Girişteki o ünlü şarkı ise Udi Yorgo Bacanos’un ağabeyi Aleko Bacanos’un “denizin kızı”na ithafnâmesi. Bacanos ölümünün ardından o şarkıyı Eftalya’nın mezarında da seslendiriyor.

Yani onun efsanesi, öyle Yavuz gemisinde askerlik yapan Mehmet Şükrü Nar’ın Ege’de gördüğünü söylediği, gazetelere haber de olan “kayalıklarda saçlarını tarayan deniz kızı” gibi değil… Gerçek efsanelerden. 

Boğaz’da, “Heybeli’de her gece mehtaba çıkılan, sandalları neşeyle doldurup, zevke kandıran” o geceler denizin kızı Eftalya’nın sesiyle ünlü.  Mûsikîşinas yüzbaşı Yorgaki Efendi’nin küçük kızı Atanasia Yeorgiadu… “Osmanlı Rumu”, 1891’de Büyükdere’de doğuyor. O lakabı da beş yaşından beri benimsiyor. Kendi anlatımıyla, “Hatta daha garibi Eftalya ismini yadırgarım. Asıl ismim ‘Denizkızı’ imiş gibi gelir…”

Tanpınar’a göre “ayışığı ibadeti” 

Daha 13-14 yaşlarında sâzende babasıyla mehtaba çıkıyorlar. Yıllarca sürüyor bu gelenek. Gazetelerde o “mehtâbiye” âlemlerinin, “Eftalya efsanesi”nin gerçek haberleri çıkarken, şiirde de “mehtâbiye, mehtapnâme” furyası… Öyle ki Ahmet Hamdi Tanpınar bu tutkuyu “ayışığı ibadeti” olarak tanımlıyor.

Eftalya Hanım’ın hayatı da, müziği de kendisinden sekiz yaş küçük olan besteci, kemanî Sadi Işılay’la evlenince etkileniyor. Kaynaklara göre mübadele yıllarında Yunanistan’a gönderilmekten o sayede kurtulurken, uzun süre eşiyle birlikte Fransa’da kalıyor. O dönemde Paris’te, Suriye’de, Mısır’da konserler veriyor. Taş plakları sarıyor ortalığı… 

1800’lerin ikinci yarısında Beyoğlu’nda Yunanistan’dan getirilen garsonlarla açılan Londra Birahanesi’nin yukarıdaki ilanında kadro muazzam… İstanbul’un ilk birahanesi (brasserie). İstanbulluları koyu kestâne renkli Alman Salvator birasıyla da tanıştıran mekân. 

Ama ne “birahane”; dönemin ünlü sesleri orada sahne alıyor. Eftalya dışında Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Seyyan Hanım, daha birçok ses sanatçısı (“muganni”), piyanodan neye, uttan, klarnetten, cümbüşten kemana kemençeye, ünlü saz heyetleri sahnesinde. 

“Efsane”ler birbiriyle yarışıyor

Eftalya’nın şarkılarını Atatürk’ün huzurunda da söylemesi ona hem ün, hem de başka “efsane”ler ekliyor. En ünlüsü Nâzım Hikmet’le ilişkilendirileni… Birçok kaynakta, farklı “tanık”larıyla birkaç ayrı versiyonu yer alan o meselenin gençken biz de daha “efsane” olanını bellemiştik doğrusu. Şair kahramanına onu yakıştırmıştık.

Hıfzı Topuz’un “Hava Kurşun Gibi Ağır” kitabındaki versiyonuna göre Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda söz ondan açılınca yaverlerine Nâzım’ı çağırtıyor. Polisler de kapısına gidiyorlar; “Hemen giyin, seni Atatürk istiyor”.

 Nâzım “Zorla mı?” diye sorunca, polis memuru “Aman efendim estağfurullah, emretmişler, şiirlerinizi dinleyeceklermiş” diyor… Nâzım da “Oğlum Reisicumhur hazretlerine benden selam söyleyin. Ben Deniz Kızı Eftalya değilim. Gecenin bu saatinde gitmek istemiyorum” karşılığını veriyor. 

Ancak başka mektuplarda, hatta Nâzım’ın o konudaki yalanlamasını bizzat aktaran kaynaklardaki hikâyeler farklı. Nâzım Hikmet’in Eftalya’yı, bir sanatçıyı (da) küçümseyen öyle bir ifadeyi asla kullanmadığı da vurgulanıyor… Hiç öyle bir mesele, hatta öyle bir davet olmadığı da.  Bir başka “efsane” de Atatürk’ün Safiye Ayla ile Deniz Kızı Eftalya’yı davet ederek “onları yarıştırdığı”, masadakilere oylattığı yönünde hikâyelerle…  

Deniz Kızı onuruna mehtâbiye 

Yıllar geçiyor… Şirket-i Hayriye 4 Ağustos 1936’da vapur taşımacılığına da bambaşka bir kıymet kazandıran Eftalya Hanım onuruna bir mehtâbiye düzenliyor. Işıklarla, çiçeklerle donatılmış özel bir salda sahne alacak. 

Gecenin biletleri de “37.5 lira”. Google’a bakarsan o günlerde İstanbul’da mütevazı evlerin kirası 15-30 lira arası… Ona rağmen vapurlar tıklım tıklım doluyor. Sandalları da dolduran insanlar Eftalya’yı rengârenk fenerler, meşalelerle karşılıyor. 

Akşam gazetesinin 5 Ağustos 1936’da attığı “Boğazda mehtab âlemi” başlığı da “Deniz Kızı efsanesi”nin gerçek haberlerinden birisi: “10 vapur, yüzlerce sandal sabaha kadar Boğazda gezdi.”

“Deniz Kızı, dizlerine kapansam”

Haberin spotunda Eftalya için gelen o kalabalığın nidâları da var: “Deniz kızı meded çakmıyor mu, bütün vapurlardan ‘Allah, yaşa’ sesleri geliyor… En uzak sandaldan birisi bağırdı sonra:

‘Deniz Kızı, dizlerine kapansam…’ Kısa bir sessizlikten sonra o ses yeniden duyuldu. ‘Dizlerine kapansam kana kana ağlasam /O güzel saçlarını ben çözüp ben bağlasam /Başka bir zevk istemem yanında sabahlasam /O güzel saçlarını ben çözüp ben bağlasam’ (Sadettin Kaynak). Sonra alkışlar, ıslıklar, çok yaşa, var ol, helal olsun bağrışları.

Deniz kızının salının arkasında ve vapurların etrafında deniz sandaldan görünmüyor… Vapurlar yüzlerce sandalı çiğneyip devirmemek için dehşetli manevralar yapıyorlar.” Salâh Birsel de anlatır o mehtâbiyeleri: “Tüm İstanbul vapurda… Vapur yürür, sal yürür. Eftalya Hanım salın üstünde lacivert pırıl pırıl payetiyle Kızkulesi gibi ayaktadır.” 

“Boğaz Havası çarpmış…”

Velâkin o görkemli gece 45 yaşındaki Eftalya için yıllarca süren bir rahatsızlığın da başlangıcı… O gece salın üstünde üşütüyor, ertesi gün hastalanıyor: “Boğaz havası çarpmış, bir daha da toparlayamamış kendini”… 15 Mart 1939’da kalp yetmezliği alıyor onu hayattan. Aya Triada Kilisesi’nde düzenlenen cenaze törenin ardından Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı’nda toprağa veriliyor.

Deniz Kızı Eftalya sesiyle benim hayatıma uğramadı. Sonrasında o dönemleri gezerken YouTube’dan birçok şarkısını dinledim. Kim bilir kaç kuşağın korosuna katıldığı “Biz Heybeli’de her gece” şarkısı yüz yıl önce ondan, “Heybeliden Bir Mehtap Hatırası” adıyla taş plak olarak çıkıyor.

“I”sı başka ortak denizlerden 

Bulgaristan dolaylarından söylediği bir şarkı o günün havası açısından da dikkatimi çekiyor: “Lofça’nin hanina vardım /Veresiye raki şarap aldim, /Canim Lofçali, Lofçali /Doldur fincani Sofyali, hadi gel!”

Şarkılarındaki tüm “ı”ları “i” olarak telaffuz etmesi, düzgün İstanbul Türkçesini, Boğaz’dan öte başka ortak denizlere bağlaması ayrı bir tat verdi bana. O eski kadınlar ve taş plakta çoğalan sesleri… O bildiğim, sevdiğim şarkıdaki gibi: “Kaçsam birakip senden uzak yollara gitsem /Kalbim yaniyor ismini her kimden işitsem”. 

“Nazar” şarkısı o geceye nazire

Sadece piyano ve ardından keman eşliğinde söylediği operet misali şarkısı, “Leyla (Nazar)” ise her dizesiyle sanki üşüdüğü,  “nazara geldiği” o mâhut geceye nazire, deniz kızının ardından bir ağıt. De ki Ay ile Deniz Kızı’nın “aşk meşk”i: 

“Gece, Leyla’yı ayın on dördü /Koyda tenha yıkanırken gördü /Kız vücudun ne güzel böyle açık! /Kız yakından göreyim sahile çık! /Baktı etrafına ürkek, ürkek /Dedi: Tenhada bu ses n’olsa gerek?

Kız vücudun sarı güller gibi ter! /Çık sudan kendini üryan göster! /Aranırken ayın olgun sesini, /Soğuk ay öptü beyaz ensesini, /Sardı her uzvunu bir ince sızı; /Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. /Soldu, günden güne sessiz, soldu! /Dediler hep: Kıza bir hal oldu! /Ta içindendi gelen hıçkırığı, /Kalbinin vardı derin bir kırığı.

 Yattı, bir ses duyuyormuş gibi lal. /Yattı, aylarca devam etti bu hal. /Sindi simasına akşam hüznü, /Böyle yastıkta görenler yüzünü, /Avuturlarken uzun sözlerle, /O susup baktı derin gözlerle. /Evi rüzgâr gibi bir sır gezdi, /Herkes endişeli bir şey sezdi.

 Bir sabah söyledi son sözlerini, /Yumdu dünyaya ela gözlerini. /Koptu evden acı bir vaveyla, /Odalar inledi: “Leyla! Leyla! /Geldi koy kızları, el bağladılar… /Diz çöküp ağladılar, ağladılar! /Nice günler bu şeametli ölüm, /Oldu çok kimseye bir gizli düğüm; /Nice günler bakarak dalgalar, /Dediler: Uğradı Leyla nazara!”

“Deniz ülkesinde üşüdü” 

Edgar Allan Poe’nun ta ortaokul sıralarında ezberimize yerleşen “Annabel Lee”si de uzun yıllar sonra, hikâyesini öğrendiğimde “Deniz Kızı”nı hatırlattı bana: “Seneler, seneler evveldi; /Bir deniz ülkesinde /Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz /İsmi Annabel Lee; /Göklerde uçan melekler bile /Kıskanırdı bizi.

Bir gün işte bu yüzden göze geldi, /O deniz ülkesinde, /Üşüdü rüzgârından bir bulutun /Güzelim Annabel Lee; /Götürdüler el üstünde /Koyup gittiler beni, /Mezarı ordadır şimdi, /O deniz ülkesinde.”

Ece Ayhan tarihteki gerçek efsaneleri “Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?” (¹) dizesiyle anar ya… Oradan muhabbetle, Deniz Kızı sahiden yaşadı, tüm efsanesiyle tanığım. Halim Şefik Güzelson da tanık, Ruhi Su da; “Denizkızı girmiş düşünceme /Ben iflâh olmam”. 

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın