Adını koymadan yüzleşebilmek

Bugün 24 Nisan 2015…İttihat ve Terakki Dâhiliye Nazırı Talât Bey’in aldığı “Ermeni Komite merkezleri ve şubelerinin kapatılması, başkan ve üyelerinin tutuklanmaları ve tehcir edilmesi” kararının yüzüncü yıldönümü. “Ermeni komitelerinin Osmanlı memleketlerindeki siyasî ihtilâl teşkilâtları ile öteden beri, kendilerine idarî bir özerklik teminine yönelik teşebbüslerinin” gerekçesini oluşturduğu bu karar sadece komite üyelerine değil, aralarında yazar, şair, sanatçı gibi aydınların bulunduğu daha birçok insana da uygulanıyor.Kabul etmek gerekir ki 24 Nisan kararı 27 Mayıs 2015 tarihli “savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında geçici kanun” ya da bilinen adıyla Tehcir Kanunu’nun öncüsü niteliğini taşıyor. İttihat ve Terakki hükümeti bu kanuna dayanarak yüzbinlerce vatandaşını Ermeni oldukları, dolayısıyla asi olabilecekleri ya da onları koruyabilecekleri gerekçesiyle memleketin ücra köşelerine sürme kararı alıyor. Yolda ölenler, öldürülenler ve bugünkü Türkiye sınırlarının dışında kalanlarla birlikte bir milyon dolayında insan söz konusu.Ermenilerin “Medz Yeğern” dediği “bu Büyük Felaket ’in sonraki kuşaklarda yarattığı büyük acıyı paylaşabildik mi Türkiye’de” sorusuna olumlu yanıt vermek kolay değil. Bu felaketin soykırım sözcüğüyle anılmasına, soykırımcılığı kendimize, dolayısıyla atalarımıza haksızlık saydığımız için tepki göstermekten, tehcirin ne kadar gayriinsani bir uygulama olduğunu bir tarafa bıraktık. Bunun yerine tehcirin soykırım olmadığını kanıtlamaya yöneldik ve işin daha tuhafı bunu yaparken felaketin baş sorumlusu İttihat ve Terakki hükümetini aklama noktasına kadar vardık.Aslında konuyu tehcirin soykırım olup olmadığı noktasına getirenin ve Türkiye’yi İttihat ve Terakki’yi savunma pozisyonu üzerinden uluslararası arenada zor duruma düşürmeyi hedefleyenin Ermeni tarafı olduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim diasporanın önayak olmasıyla uyruğunu taşıdığı giderek artan sayıdaki ülkenin parlamentolarından tehcirin soykırım, hatta bunu inkârın nefret suçu olduğuna ilişkin yasalar çıkarılmış bulunuyor.Bugün dünyada sadece parlamentolar değil, bazı ülkelerin devlet başkanlarına kadar tehcirin soykırım olduğunun altını çizen siyasetçiler var. Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande geçen yıl Paris’teki 24 Nisanı anma törenlerinde “bu trajedinin bir adı, tek bir adı var. O da soykırım” demişti. Başka türlü de diyemezdi zira Fransa’da yürürlükte olan 2001 tarihli yasa Ermeni soykırımını resmen tanıyor. Hollande bugün de Erivan’da düzenlenen soykırımı anma törenlerine katılan devlet başkanlarından biri ve “Ermeni soykırımını tanımanın herkes için bir anma görevi (devoir de mémoire) “ olduğunu vurguluyor. ABD Başkanı Barack Obama ise Ermeni tehcirini henüz soykırım olarak nitelemiş değil. Her 24 Nisanda 1915 felâketini Ermenice “Medz Yeğern” sözcüğüyle anmayı tercih ediyor. Bu defa da – tehcirin yüzüncü yıldönümünde de- aynı sözcüğü mü kullanacak henüz bilmiyoruz.Buna karşılık Türkiye’nin resmi tezine göre tehcir soykırım değil. Gerekçesi soykırımın hukuken ilk kez Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (1948) ile tanımlanmış olması. Yaptırımlar geriye doğru işlemediği için Ermeni tehciri sözleşmenin 2. maddesinde tanımlanan suça uyuyor olsa bile “soykırım” olarak nitelenemez.Kabul etmek gerekir ki bu tezin insani olmasa da mantıki bir yönü var. O da tehcirin hukuken soykırım olarak tanınmasının sadece Osmanlı Ermenilerinin ardıllarının haklı tazminat istemlerinin değil, aynı zamanda Ermenistan’ın Türkiye’den toprak taleplerinin de önünü açacağı gibi iki ülkenin aşırı milliyetçilerince karşılıklı pompalanan iddialara karşı kalkan oluşturuyor olması. CHP eski milletvekili Emekli büyükelçi Onur Öymen sadece beş yıl önce “ 23 Ağustos 1990 tarihli Ermenistan’ın Bağımsızlık Bildirisi’nin 11. maddesinin Türkiye’nin Doğusunu Batı Ermenistan olarak tanımlamasını, Anayasası’nın 13. maddesine göre, Ağrı Dağı’nın Ermeni arması üzerinde yer almasını” bu iddialara gerekçe olarak göstermişti.Resmi tezde insani olmayan ama anlaşılabilir bir başka husus da kurbanların sayısının düşük gösterilmeye çalışılması. Bu yaklaşım ciddiyet taşımayan “toprak ve tazminat taleplerine” gerekçe olsun diye kurban sayılarının olduğundan fazla gösterilmesine karşılık geliyor. Sanki yüzbinlerce masum insanın yaşamını yitirmesi kurban sayısı azalıp arttıkça yaşanmış trajedi anlam yitiriyor ya da derinleşiyormuş gibi. Bir insanlık trajedisini toprak taleplerine gerekçe olarak kullanmanın da, bağlamından koparıp yok saymanın, “dönemin savaş koşulları içinde” kaçınılmaz göstermenin de kabul edilebilir bir yanı yok elbette.Aslında 24 Nisan 1915’te başlayan bu büyük insanlık trajedisi öncelikle bizim trajedimiz; bu topraklarda yaşayan insanların, Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlarının trajedisi. Nitekim Başbakan Davutoğlu, daha Dışişleri Bakanı iken, ABD’de Büyükelçi ve Başkonsoloslarla yaptığı toplantıda, “Anadolu topraklarından göç etmiş her birey bizim diasporamızdır; dini ve mezhebi ne olursa olsun” demişti. Altı henüz tatminkâr ölçüde doldurulamamış olsa da, doğru yaklaşım buydu kuşkusuz.Bu vesileyle dört yıl kadar önce başka bir yayın organında kaleme aldığım “Bizim Diaspora” başlıklı yazımda bir hususun altını çizmiştim. O da şuydu: “sorun bir sözcüğün veya hukuki kavramın kabulü veya reddi değil aslında. Onların (bizim diasporada yaşayanların) kalbini kazanmak için önemli olan, kendi hikâyemizi anlatmayıp onlarınkini dinlememiz, dededen toruna aktarılan o trajik olayları paylaşmamız ve o büyük acının anısına saygı göstermemiz.”Başka bir deyişle tehcirin soykırım olduğunu ya da bu anlama geldiğini kabul etmek değil önemli olan. Bu topraklarda yaşayan insanları, hangi gerekçeyle olursa olsun dinsel/kültürel farklılıklarından ötürü evlerinden barklarından koparıp uzaklarda bir yerlere dönemin içler acısı koşullarında nakletmenin bile kabul edilebilir olmadığını anlamak.Ermeni diasporası bizim diasporamız kuşkusuz. Bugün torunları dünyanın dört bir köşesinde yaşamak zorunda kalmış bu insanlar kendimizden başkası değil. Konuya böyle baktığımızda, İttihat ve Terakki’nin yüzyıl önce uygulamaya koyduğu politikaları şu veya bu gerekçeyle kaçınılmaz değil de, tarihimizin kara sayfalarından biri olarak gördüğümüzde, Ermeni veya daha doğrusu bizim bizimle sorunumuz kalmayacak gibi geliyor bana.

Önceki İçerikDemokratik ortaklaşmaya davet
Sonraki İçerikBarışın newrozu