AK Parti ve liberal veya sosyal demokrat seçmen

Diyelim AKP’nin oyları iyice düştü ve zamanın diğer sağ partileri gibi yok olup gitti. Bunun anlamı AKP’nin zamana ayak uyduramayıp halk tarafından bertaraf edilmesidir. Bu parti elindeki potansiyeli değerlendiremezse, eleştirilere kulak asmayıp yok olup giderse ne yapılabilir ki?

Etyen Mahçupyan “Olağanüstü hal çağrıları ve normalin kendisi” başlıklı yazısında, AKP’lilerin “ tehditkâr bir siyasetten, fazla İslami bir dilden, tarihsel hamasetten giderek daha az hoşlandıklarını” ve “AKP’nin Türkiye’yi bütün çeşitliliği içinde ve herkese ulaşarak yönetebilmesini” ve bunun dilini duymak istediklerini” belirtiyor. Ardından “AKP içindeki eleştirel bakış ve hoşnutsuzluğun bu seçimde oy vermemiş olanları çok aştığını” ama “büyük çoğunluğun çeşitli memnuniyetsizliklere rağmen yine de partisini desteklediğini” vurguluyor.

Aslında AK Parti’nin aldığı oylar kendi toplumsal tabanını oluşturan muhafazakâr dindar seçmeninkinden ibaret değil. Muhafazakâr dindarlar içinde Türk milliyetçisi bir damar da var kuşkusuz ama özellikle Kürt seçmen, değişimden ve demokratikleşmeden yana adım attıkça AK Parti’ye yakınlaşıyor, durağanlaştıkça partiden uzaklaşıyor. Kendini liberal ya da sosyal demokrat olarak tanımlayan seçmen de benzeri şekilde hareket ediyor. AK Parti’nin 2010 referandumunda ulaşmış olduğu yüzde 58’lik, 7 Haziranda alabildiği yüzde 41’lik çoğunluk bunu açıkça ortaya koyuyor. O bakımdan Mahçupyan’ın da vurguladığı gibi “AKP yönetimi kendi seçmenlerinin bu ülkedeki en demokratik seçmen olduğunu kavramak zorunda”.

AK Parti’yi 7 Haziranda her şeye karşın destekleyenler arasında liberal ya da sosyal demokrat bir kesim de var. Yürümekte olan Çözüm Süreci’ne karşın Gezi olaylarıyla birlikte bir hafta içinde muhalif cepheye geçen ve Batı medyasına bazen Türkiye aleyhtarlığına kadar varabilen abartılı “Erdoğan karşıtlığını” pompalayan “liberal aydınlar” Türkiye’deki liberal ve sosyal demokratların tümünü temsil etmiyor. Her ne kadar Türk ve Batı medyasına “liberaller AK Parti’den desteğini çekti” imajı verilmiş, demokratlar üzerinde mahalle baskısı arttırılmış olsa da. Çünkü resmin bütününe baktıklarında, AK Parti’nin bütün yanlışlarına karşın, diğer siyasi partilerin değirmenine su taşımanın, dondurulması hata olan Çözüm Süreci’ni tümden ortadan kaldıracağını açıkça gören demokratlar var.  

Kabul etmek gerekir ki Çözüm Süreci’nin başlamasıyla birlikte ortaya atılan “Türk usulü başkanlık sistemi”  AK Parti’nin yaptığı en büyük hataydı. Bir kere, anayasayı halkoyuna sunabilecek beşte üç çoğunluğu olmadığı için uygun zaman değildi. İkincisi, sistem konusu, ne kadar önemli görülürse görülsün, Türkiye’nin acilen ihtiyaç duyduğu Yeni Anayasa içinde sadece bir başlıktı ve AK Parti yeni anayasayı başkanlık sistemi için istiyor izlenimi vermek yanlıştı. Unutmayalım ki Batı medyası daha Gezi olayları başlamadan bu doğrultuda haberler yayımlanmaya ve kamuoylarına “değişen ve otoriterleşen Erdoğan” imajını enjekte etmeye başlamıştı.  

Bütün bu olumsuzluklara karşın, AK Parti’nin seçim kampanyası sırasında başkanlık sistemi, tam da aleyhte propaganda yapanların istediği gibi, Yeni Anayasa’nın maalesef önüne geçti. Madem böyle oldu o zaman nasıl bir sistem öngörüldüğü de ayrıntılı biçimde seçmenin önüne konulmalı ve modelin sanıldığı kadar “kötü” olmadığı kanıtlanmalıydı. Ama sadece her tarafa çekilebilecek “Türk usulü” kavramıyla yetinildi. Bu arada bir de “otoriter başkan” bağlamında bu sistemin belki de en sorunlu örneği olan Meksika sistemine atıfta bulunuldu.

Yukarıda belirttiğim gibi, Türkiye’nin öncelikle evrensel demokrasi ilkelerine dayalı yeni bir anayasaya gereksinimi var. Böyle bir anayasa, dünyadaki demokratik ülkeleri örnek almak kaydıyla parlamenter, yarı başkanlık veya başkanlık sistemine dayanabilir. Dolayısıyla sistem birincil değil, ikincil derecede önem taşıyan bir konudur. Liberal demokratlar için sistemler değil demokrasinin kalitesi öncelik taşır doğal olarak.  

Bununla birlikte, AK Parti’nin 7 Haziranda ulaştığı yaklaşık yüzde 41’lik çoğunluk içerisinde, yukarıda belirttiğim gibi, resmin bütününü göz önüne alan liberal ya da sosyal demokratların payı da var. Genel seçimler öncesinde benim ve bazı Serbestiyet yazarlarının görüşlerini alan Arte’nin eski Türkiye temsilcisi Ariane Bonzon, bu tutumu “Realpolitik” olarak niteliyor. Kendi görüş ve ideallerini bir kenara bırakmak anlamında değil ama Türkiye’nin çıkarlarını öncelemek bakımından.

Kabul etmek gerekir ki oldukları yerde duran ve sadece AK Parti’nin yıpranmasıyla sıranın kendilerine gelmesini bekleyen CHP ve MHP’nin, hangi akla hizmetle onların yanında yer almış olduğunu hâlâ anlayamadığım HDP ile birlikte ulaştıkları salt çoğunluğa sandıkta katkı sunmak Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı anlamı taşımıyordu. Her ne kadar muhalefet cephesi ve Batı medyası seçim öncesi ve ertesinde koro halinde tersini dile getirmiş olsa da. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun abartılı bir yaklaşımla yüzde 60 olarak ifade ettiği AK Parti karşıtı bloktan baştan belli olduğu gibi “daha çok demokrasi” çıkmıyor. Bu blokta kırmızıçizgisi olmayan demokratik bir anayasa yapılmasına ve Çözüm Süreci’nin başarıyla tamamlanmasına desteğin oranı HDP oylarından ne kadar fazladır acaba? 

Bu sorunun yanıtı aşağı yukarı tahmin edileceğine göre daha çok demokrasi talep edenlerin büyük çoğunluğunun yüzde 60’lık blokta değil, AK Parti cephesinde bir araya geldiklerini söylemek yanlış olmayacak ki bu da Mahçupyan’ın başlangıçta aktardığım görüşleriyle bire bir örtüşüyor. O halde seçim sonuçlarının ardından nerede hata yapıldığını araştıran AK Parti kurmaylarının öncelikle bugüne kadar yeterince dikkate almadıkları liberal demokratların görüş ve uyarılarına daha çok itibar etmelerinde yarar var.

Aslında Başbakan Davutoğlu Etyen Mahçupyan’ı “başdanışman” atamak suretiyle bu konuda ne kadar açık fikirli olduğunu ortaya koymuştu. Seçimlerden sonra yaptığı konuşmalarda da partinin yenilenmesi gerektiğini vurgulamaya büyük özen gösteriyor.  Davutoğlu’nun özetle “AK Parti yenilenecek ve yeni Türkiye kurulacak” sözleriyle ifade ettiği yaklaşımı sadece partide yeni isimlerin görev almaları değil, ayrıca parti politikalarının evrensel demokrasi ekseninde geliştirilmesi olarak da anlamak gerekir. Yeni Türkiye kavramı demokratik hukuk devletine dönüşmeyi simgelediğine göre…  

 

             

 

 

Önceki İçerikToplumu muhatap almak
Sonraki İçerikWhat if Öcalan were to enter the picture?